25 Haziran 2009 Perşembe
17 Mayıs 2009 Pazar
İnkarcılığı Tercih Etme İmkanı (Yasin 66)
Yasin 66-) Dileseydik onların inkarcılığı tercih etme imkanlarını en başından yok ederdik. O zaman doğru yola erişmek için birbirleriyle yarışırlardı. Bunca ilahi ikaz ve uyarıyı anlamamakta ısrar eden o kafirler bunu böyle yapabileceğimizi nasıl kavrasınlar ki?!* *Not: Bu ayetin, bu orjinal çevirisini Doç. Dr. Mustafa Öztürk'ün Otto yayınlarından çıkan 'Kur'an-ı Kerim Meali, Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri' isimli meal çalışmasından aldım. Bu mealin; Türkçeye birebir çeviri yada Kur'an-ı Kerim'in yazı değil; söz, hitap olduğu gerçeğini göz önüne alınmaması vs. gibi nedenlerden kaynaklanan okuyanın anlamakta zorlandığı Türkçe cümleleri içinde barındırmamasıyla aradan sıyrıldığını söylememiz gerekiyor. Mealin 'Sunuş' kısmında da şöyle denmiş: Bu mealin kendi özgü hususiyetlerinde bir ve belki de birincisi, yediden yetmişe hemen herkesin son derece kolay bir şekilde okuyup anlayabileceği bir dil ve üslüba sahip olmasıdır. Bu bağlamda, mevcut Kur'an meallerinin pek çoğunun harfi harfine tercüme gayretiyle hazırlanmış olmasından dolayı oldukça bozuk bir Türkçeye sahip olduklarını dolayısıyla Kur'an'ı ister istemez son derece sıkıcı bir metin haline getirdiklerini belirtmemiz gerekir. Oysa Kur'an'da kuru, zevksiz, duygusuz ve didaktik bir dil değil, çoğu zaman lirik ve özellikle kıssalarda epik bir dil ve üslup hakimdir. Bu çarpıcı dili meale yansıtmak son derece önemlidir. Ayrıca, gene 'Sunuş' kısmında hem ayetlerin derinliği, üslübu, içindeki deyimler ve zamirler ile ilgili hem de diğer bazı mealler hakkında çok ilginç bilgiler var. Daha ayrıntılı bilgi için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz: http://haksozhaber.net/news_detail.php?id=5283 Meal edinmek isteyenlerin bir alternatif olarak değerlendirmelerini tavsiye ederiz. |
Gönderen
encodeum
zaman:
14:31
0
yorum
Etiketler: E-Kitap - İktibas -Tanıtım
19 Nisan 2009 Pazar
DOĞAYI KORUMAK HARAMDIR
Bugünlerde; 'Kahpe Kader' vs. gibi şarkıları dinleyen aynı insanların, bir müzik grubunun ayetlerle ilgili uygunsuz ifadeler kullanmasını kınadıklarını görüyorum. Bakara 284-) Göklerde ne var,yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz içinizde olanı açıklasanız da,saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker.(Sonra da ameline ve niyetine göre) dilediğinin günahını bağışlar,dilediğine azap verir.Allah’ın kudreti her şeye yeter. Allah hesap günü, insanın içindekini çıkaracak ortaya(AllahuAlem) - Ben müslümandım - Hayır; sen müslüman olmayı hiç seçmeden, sen sadece etrafındaki insanları taklit ettin ve o insanların İslam seçmesi dolayısıyla bu dine yöneldiğini sandın. Eğer etrafındakiler yahudi olsaydı, yahusi, putperest olsaydı putperest olacaktın. Yani, sen İslamı değil, etrafındakileri taklit etmeyi seçtin. Ki bunu hiçbir şeyini feda etmeye razı olmamış olmanla anlayabilirsin. - Ama ben gözyaşı döktüm, şunu yaptım bunu yaptım - Sen göstere göstere kahramanı oynadın. Feda ettiğini sandığın şeyler sadece itibar görmek içindi. (AllahuAlem) Allah ahirette insanın içinde gizlediklerini bir bir ortaya çıkaracaktır. Ve artık ne kandırma var, ne erteleme var, ne duygu sömürüsü var. Allah yardımcımız olsun inşallah! Bir öğretiyi Hak Din yapan şey, o öğretinin çıkarlarınla çatışmasıdır. İslamiyeti çıkarı ile çatışacak şekilde yaşayabilenlere selam olsun. |
Gönderen
encodeum
zaman:
22:05
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
15 Nisan 2009 Çarşamba
Cehenneme Karşı Cesur Olmak
Bilginin değeri tekrar edildikçe insanın gözünden düşer. Bilginin kendi sahip olduğu değer düşmez, insanın gözündeki değeri düşer. Ölüm bilgisinin uğradığı akibet de budur. Öleceğimiz o kadar çok tekrarlanıyor ki dünyanın en ağır, en keskin bilgisini umursamıyoruz. Hiç aklımızın ucundan bile geçmiyor. "Hepmizi öleceğiz... Tabi, tabi.. Hepimiz öleceğiz" diyerek öleceğimiz gerçeğini aslında sadece geçiştiriyoruz; düşünmüyoruz bile. İsra - 22 (EY İNSANOĞLU,) Allah'la beraber bir başka tanrı edinme ki kendini kınanmış ve bir başına bırakılmış olarak bulmayasınEğer "Belli bir süre kalır çıkarız" diyorsanız: Bakara 80. Ve onlar: "Ateş, bize birkaç günden fazla dokunmaz" derler. (65) De ki [onlara]: "Allah'tan bir söz mü aldınız -çünkü Allah hiçbir zaman sözünden caymaz- yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah'a isnad ediyorsunuz?" Ayetler son derece açık... Aslında hiç de kendimize yakıştıramadığımız o cehennem sandığımızdan çok daha yakın. Mümkün mertebe kul haklarından uzak duralım inşallah ve Cenab-ı Hak, dünyada cehenneme karşı cesaretimizi kırsın, sonsuz azapta yapayalnız kalmanın pişmanlığından korusun, bize rahmeti ile muamele etsin inşallah. |
Gönderen
encodeum
zaman:
23:17
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
28 Mart 2009 Cumartesi
Fethullah Gülen Cemaati Yazarlarının Bitmek Bilmeyen Edilgen Çatıları
Önceden böyle değildi. Önceden böyle şeyler yapmıyorlardı. Gerçi önceden Fethullah Gülen Hoca da böyle değildi. Ben Cebrail aleyhisselâmı çok severim. Onun mübarek ismi geçtiği zaman, gözlerim yaşarır; burnumun direği sızlar. Tabii ki mübarek yüzünü rüyada bile görmediğim bir melektir. O gelse de Türkiye'de bir parti kursa, onun partisini bile desteklemem Hazır Erbakan Hoca yapılan propogandalar(ki bunlar çoğunlukla göz boyamaktan ibaretti, boyanmanın kaçmaya vesile olacağını görenler için büyük bir fırsattı) sayesinde gözden düşürülmüş ve hala daha açıkça görülebilinecek herhangi bir davası, ilkesi olmayan (kendilerine yakın olduğunu bildikleri) bir parti iktidardeyken, üstelik seçimler yaklaşırken aynı Fethullah Hoca şöyle diyor: İnanan bir insanın -kendi ruh ve mana köklerinin yeniden neşv ü nema bulması niyetiyle- inandığı istikamette oyunu kullanması, üzerine bir vecibedir; bu görevini yerine getirmeyen bir insan günaha girmiş olur. Eee, şartlar değişince, "prensipler"(?!) de değişiyor. (Değişen şey presip olur mu?) Neyse konumuz bu değil... Konumuz Fethullah Gülen Cemaati Yazarlarının Bitmek Bilmeyen Edilgen Çatıları. Taha Akyol, bir kitabında -hatırladığım kadar ile- gençliğinde bol miktarda komplo teorilerine kapılmalarının nedenini olayların arka planını bilme, herşeyi açıklayabildiğini sanma duygusu olduğunu söylüyordu. İşin kolayına kaçma... Fakat, burada komplo teorileri ile edilgen çatıları birbirinden ayırmamız gerek. Komplo teorileri sanıldığı kadar kolay değildir çünkü tutarlı bir şekilde isim, yer, zaman yada belge koymanız gerekir. Ama, biraz sonra açıklayacağımız gibi, edilgen çatılar öyle değildir. Edilgen çatılar ile herşeyi kolay yoldan açıklayabiliyorsun, ne araştırma yapmana, delil bulmaya çalışmana ne de oturup bunları analiz edip sağlam tahlillerde bulunmana gerek var. Ne yazık ki son yıllarda, Gülen Cemaatinin yayın organlarında bunlara fazlası ile rastlamaya başladık ki neredeyse her yazarı ayrı bir seneryo üretiyor edilgen çatılı fiillerde donattıkları yazılarında. Ama şuna dikkat çekmek istiyorum bu yapılanlara komplo teorisi bile diyemiyoruz. Çünkü örn. Adnan Oktar'ın da kitapları var, komplo teorileri ile alakalı ama o kitaplarda şahısların isimleri, yer ve tarihler açık açık veriliyor. Ama edilgen çatı da o yok. Sadece edilgen çatı kuruyorsun: -*** ayarlandı. -*** yapıldı. -*** ortaya çıkarıldı. -*** tasfiye edildi. *** ediliyor. Kim ediyor, nerde ediyor nasıl ediyor? Delilin ne, neye binaen söylüyor? Hiçbir şey yok. Yani yazıda hiçbir şey yok. Hiçbir şey anlatmıyor yazı. Beğenmedikleri hemen "ajan" oluyor; bir yerde kaza meydana geliyor suikast deniyor vs... say say bitmez. Her işte kolaya kaçma vardır ya, yazarlıkta da kolay kaçma edilgen çatılara sığınma ile oluyor sanıyorum. "Avam" okuyucunun da hoşuna gidiyor edilgen çatılar. Belki yalan olduğunu bile bile okuyor, yalan olduğunu bile bile yazan yazarların yazılarını. Sanıyorum bu gelenek bu İslami cemaatte Aydoğan Vatandaş ile başladı. Bu yazar, Amerika'da yüzlerce çeşidi bulunan ve açıkçası insanların pek de itibar etmediği, komplo teorileri kitaplarında okuduklarının çevirileri ile derlediği kitaplarını 2000'li yılların başında piyasaya sürmeye başladı. Haarp Projesi, Philadelphia Deneyi, aya ayak basılmadı falan filan... Ben okumadım ama okuyanlardan duyduğum kadari ile bu Amerika'da yüzlerce çeşidini bulabileceğiniz (çoğunlukla kurgu-bilim) kitapların çevirisinin bile hakkını tam verememiş. Ne olduysa ondan sonra oldu sanıyorum, gerçi tüm cemaatler, partiler yani oluşumlarda böyledir, kendilerinden olduğunu bildikleri birisi bir konuyu bir yöntemle işlemeye başladı mı, ona arka çıkmak için biraz da, herkes o yönteme yönelmeye başlar. Böylece korkunç bir komplo teorisi kirliliği yaşanmaya başladı. Ama bunlara komplo teorisi demek bile yanlış. Çünkü isim yer zaman vererek, delilleri ile konuşanların hakkını yememek gerekiyor dediğim gibi. Çok fazla okuyup tıklamasam da gördüğüm okuduğum nerdeyse herşey hep aynı. Birbirinin kopyası ve çoğunlukla da yanlış. Bazen bu yanlışlık bir müslümana, üstelik İslam adına hareket eden insanlara iftira noktasına varabiliyorken( http://www.tumgazeteler.com/?a=3007068 ) kimi zaman magazinel konularda bile kendisini gösterebiliyor. Örn. Bir anektod olarak, geçenlerde rastgeldim: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=762882 (Yazara mezkur şarkıcının neden renginin değiştiğini bir bakmasını tavsiye ediyoruz madem hükmünü vermiş). Yani en ciddi meseleden en magazinel meseleye kadar kul hakları bu yazarların üzerine kalıyor. Ahiret mi unutuldu yada Allah katında kendilerini ayrıcalıklı sayıyorlar da "hesap sorulmaz ne de olsa Allah adına hareket ediyorum" yanılgısına mı düşülünüyor bilmiyorum ama bu "edilgen çatılı" yazılar hem ahirette büyük veballeri getirecekken hem de dünyada yazıların seviye ve kalitesini düşürecektir. Belki çok ilgi çeker ama inanın belli bir kaliteyi tutturmuş okuyucu kitlesine hitap edemezsiniz. Uzun zamandır ortaya çıkan haksızlıkların sonucu yazmanın elzem olduğu bu yazı ile, kendilerine, nacizane, işin kolayına kaçma işinden biran önce vazgeçmelerini kendi ahiretleri için tavsiye ediyoruz. |
08 Mart 2009 Pazar
Toplumları Yönlendirme Sanatı ve Taraftarlık
Profesyonel spor yani sporcunun çıktığı müsabaka başına ücret alması icat edilmiştir. Aynı ampulun icadı gibi. Ve aynı ampul gibi bu icadın da bir nedeni vardır. Profesyonel sporun icad edilmesinin nedeni amatörü özendirmektir. Yani amaç, profesyonel sporcu estetik, izlerken zevk uyandıran hareketler ile müsabakaya devam edecek ki seyirciler özenip spor yapmaya teşvik olsun. |
23 Ocak 2009 Cuma
İslamiyet ve Olmayan Evlilik Yaşı Üzerine Fetvalar
İslamiyette evlilik yaşı meselesi üzerine haberler herşeyden daha fazla dikkat çekiyor. Verildiği iddia edilen fetvaları(Örn. "1 yaşındaki kızla da evlenilir") vicdanlar kabul etmiyor. Tabiki de kabul etmeyecek. Birşey size mantıksız geliyorsa dünya üzerindeki herkese mantıksız gelecektir. Çünkü mantık, karakter yada kişilik gibi insandan insana değişen birşey değildir. Herkeste aynıdır ve sabitdir. Talak 4 (Yaşlılıklarından dolayı) hayızdan kesilmiş kadınlarınızdan şüphe ederseniz, bilin ki onların bekleme süresi üç aydır. 12 Henüz hayız görmeyenler de böyledir. 13 Hamile olan kadınların bekleme süresi doğurmaları ile son bulur. 14 Kim Allah'tan korkarsa (Allah) onun işine kolaylık verir. demiş Mevdudi yazdığı Tefhimul Kuran isimli tefsirinde. İşte bu, tam anlamıyla 2. grup yani gelenekçi ve modernizmden etkilenmediğini belirtme kaygılı bir açıklamaya örnektir. Peki burada nerede hata var? En ciddi hata -ki hemen hemen herkesin düştüğü- "kızlarla evlenmek" ifadesinin kullanılması. İster kabul edin ister etmeyin herkesin aklında bayanın kimle evleneceğine karar veren ebeveyn figürü vardır. Bayan hep pasif durumdadır, "evlenemez" "evlenilir". Ve bu, bilinç altından dışarı bu şekilde vuruluyor. Gelenekçi tutumda ebeveyn kızın sadece kimin evleneceğine değil aynı zamanda ne zaman eveleneceğine de karar verebiliyor. E hazır ayette de hayız görmemiş kızların/kadınların boşanma süreçleri de belirtilmişken... Görüldüğü gibi ayetin altına zulüm mekanizması haline dönüşebilecek gelenekçi bir ifadeyi eklemekten geri durulmamış. Hatta üstüne bir de İmam Şafi ve İmam Maliki'nin "ergenlik çağındaki kızı, babası cebren evlendirme hakkına sahiptir" fetvasını ekleyelim. Ki bu fetvaya delil olarak ayetlerde geçen "evlendirin" ifadesinin getirildiğini belirtelim. Dolayısıyla ikinci grup izahat yaklaşımı karşımıza şöyle bir tablo çıkarıyor: Ebeveyn tamamen keyfi olarak, çocuklarının istediği yaşta ve istediği kişi ile cebren evlendirebilmektedir. Buna dinde cevaz vardır. Hepsi bir yana, bunların üzerine bir de açıkça görülen adaletsizliğe karşı çıkmayı ise "modernizmden etkilenme" olarak yaftalanması ise ayrı bir facia. Oysa ki bunun modernizmle yada benzeri herhangi bir şey ile uzaktan yakından alakası yoktur... Fakat, ikinci frubun yanısıra, modernizm bağlamında birinci grup izahat ne gibi hatalar içerebilir derseniz? O da şu ki tüm bunlara tepki olarak 17-18 vb. gibi evlilik yaşı belirtilmesidir. Bu da hatalıdır. Yani aynı ikinci grup izahat gibi birincisi de hatalıdır. Peki doğrusu nedir? Doğrusu elbette ki 3. grup cevap yöntemini seçmek. Sözü Efendimize(sav) bırakalım:
Ve görüyoruz ki, İmam Ebu Hanife bu meseleyi sağlıklı bir şekilde sonuca bağlamıştır: Ebu Hanife ise, büluğ çağına (ona göre 17 yaşını doldurup) gelmiş bir kızı hiç kimsenin zorla evlendiremeyeceğini benimsemiştir. Ebu Hanife'nin dayanağı, "Açıkça izin alınmadan dul kadın, rızası anlaşılmadan bekâr kız evlendirilemez" (Buharî, nikâh, 40; Müslim, nikâh, 64; Ebu Davud, nikâh, 23) hadisidir. Ebu Hanife'ye göre, büluğ çağındaki bir kız, velisinden izin almadan ve kendi irade beyanıyla evlenebilir. Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (m.8) ve Türk Medeni Kanunu (m.124) bu görüşü benimsemiştir. Yani İslamiyette evlilik için yaş şartı değil, rıza şartı konmuştur. Burası çok önemli. Yaş şartının konmaması "küçük yaş evlenebilir" değildir, evlenemez de değildir. Yaş bir parametre değildir. Yani açıklamanızda, izahatınızda yaşı parametre olarak veremezsiniz. Veriyorsanız baştan hatalıdır. Yani haber kaynakalrında çıkan "1 yaşındaki kızla da evlenilir" hatalıdır. Hatalı olmasının nedeni "1 yaşın" anormal derecede düşük olması değildir. Herhangi bir yaş belirtmesidir. Aynı şekilde; "5 yaşındaki kızla da evlenilir" de hatalıdır "15 yaşındaki kızla da evlenilir" de hatalıdır. "45 yaşındaki kızla da evlenilir" de hatalıdır. (Bu arada cümlelerde geçen "evlenilir" ifadesindeki bayanın her zaman pasif durumda tasavvur edilişindeki problemi tekrar tekrar belirtmemeye artık gerek yok). Hepsi hatalıdır. Çünkü hepsinde bir yaş tespit edilmiş. Oysa ki ne dedik. Yaş evlilikte parametre değildir. Eğer bir bayan yada bir erkek evliliği istiyorsa buna razı ise, ergenliğe girmeye de gerek yok. (-bir örnek olarak- ben de biliyorum, şu anda yaşı çok ileri olan bir büyüğün evlendikten sonra hayız gördüğü anısının aktarıldığını okumuştum. Kocası da küçükmüş, ikisi de şaşırmış biraz da korkmuşlar ve bir ömür boyu aynı yastıkta gocamışlar) Toparlarsak, şunu diyebiliriz ki çocuklarla evliliği yasaklayan tek sistem İslamiyet'tir. Çünkü rıza şartı akıl-baliğ olma şartıdır ve mantıklı karar verebilme şartıdır ve bu durumdaki erkek/bayan kendi tercihini kullanma hakkını kazanır. Elbette illaki kullanacak diye de birşey yok. İstemezse hiç evlenilmez. Yani hem evlenip-evlenmeme konusundaki kararında serbesttir hem de eşini seçme kararında serbesttir. Baskı kurmak, yada ebeveynin karar vermesi Efendimiz tarafından yasaklanmıştır. Dolayısıyla 2. grup izahat (belki)gelenekçiliğe ön planda tutarak, hatalı yorumlarla yanlışlanıyorken, aynı şekilde 1. grup ise 17-18 gibi evlilik yaşı vererek, hayız görmemiş ama evliliği isteyen insanların evliliği konsunda hatalı ifadeler barındırıyor. Dediğimiz gibi, evlilik için ne hayız ne de yaş diye bir parametre yoktur. Sadece tarafların rızası vardır. Razı iseler kimse karışamaz, değil iseler kimse de evlendiremez. Zulüm mekanizması doğuracak yorumlar, yorum sahibini bağlar. Talak-4'te aktarılan da keza budur. Bunu Ebubekir Sifil Hoca da böyle belirtmiş: (...)Burada ayetin, istisnai durumları dahi hükme bağlayacak bir çerçeve getirdiğine dikkat etmek gerekir. Bu itibarla mezkûr ayetin, adet görme çağına gelmemiş bulunan kızların evlendirilmesini adiyattan olarak tayin ve tesbit etmek gibi bir maksada matuf bulunduğunu düşünmek doğru değildir.(...) Son bir not olarak: Kur'an'da geçen evlendirin(Nur-32) ifadesinin "zorlama" mı yoksa "yardım" mı içeriyor (AllahuAlem), anlamaya çalışalım inşallah... Nur-32 VE İÇİNİZDEN bekar olanları (42) ve kadın ya da erkek kölelerinizden [evlenmesi] uygun olacak olanları (43) evlendirin.[Evlenmeye niyeti olanlar] yoksul iseler, [bu sizi kaygılandırmasın,] Allah onları lütfuyla destekleyecektir. Çünkü, Allah her şeyin aslını eksiksiz bilmekte (ve bu itibarla herkesi bağış ve kayrasıyla) kuşatmaktadır. |
Gönderen
encodeum
zaman:
02:49
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
15 Kasım 2008 Cumartesi
Müslümanın Sinir Sisteminin Kurnaz İle İmtihanı
Mevlana Belgeselinde(TRT yapımı) Hollandalı bir araştırmacı Mevlana hakkında: "İnanılmaz birşey bu, tüm yazdıklarında hiç kimse hakkında yargı cümlesi bulamıyorsunuz" diyordu. Büyükler öyle olurmuş, insanları yargılamazlarmış. Biz büyük bir insan olmadığımız için yargılayacağız. Gerçi hep de merak ederim, Mevlana Hazretleri, hiç savaş gördü mü hayatında, haklı olduğu halde günlerce işkencelerden geçen insanları yada tecavüze uğrayan kız çocuklarını, aldatılanları... Masumlara bu zulümleri reva göre alçak zalimleri ve hatta belki bu zalimlerin bir de tüm bunların üstüne yaptıkları için dini ifadeler kulandığını... "Kim Kitabullah hakkında şahsi re'yi ile söz ederse, isabet bile etse hatadadır." (Rezin şu ilavede bulunmuştur: "Kim re'yi ile söz eder de hata ederse küfre düşer.") demiş Peygamberimiz. Örn. birisi ile (şahsi bir konuda)kavga ettin ve o kişi çok kötü biri ve bir ayette anlatılan kötü insanların hükmü içine giriyor. O durumda, "Bak senin için şu ayet var. Sen işte böyle birisin" demek bile haramdır. Gerçekten o şahıs, o ayetin kapsadığı alana girse bile, dediğin isabet etse bile haramdır. Çünkü ayeti şahsi kavganda, çıkarında kullandın. Buna dahi hak yok. Hele bir de dediğin isabet etmezse o zaman da dinden çıkarsın. İşte bir tarafta böyle bir din var ama öte yanda onun mensubu olduğunu iddia edenlerin oynadığı ve artık midemizin bile kaldıramadığı rezilliklerine, çıkarlarına dini açıklama yapmaya kalkmaları. Örneğin; insanlar neden Mehdi bekliyor? "Geleceği" haber verildiği için mi? E aynı kaynaktan ölümün, kıyametin geleceği de haber verildi ama hiç de ölümü bekleyen insan göremiyoruz. İnsanların Mehdi beklemesinin nedeni böyle bir insanın geleceğinin haber verilmesi değil, bu zatın herkesi yeneceğinin haber verilmesi. Yani vazifeden kaçış.. Gelsin halletsin. O gelince biz de yanında takılırız, hem ahireti kurtarırız hem de galip tarafta oluruz. Çok güzel hesap bu. Hiç risk almadan hem dünyevi bir makama ortak oluyorsun(mesela Mehdinin ordusu) yani herkes hayran kalıyor sana, hem hadislerde geçiyorsun yani şan, şöhret, hem yenen tarafta oluyorsun yani hiçbir şeyini feda etmene gerek yok hem de ahiretini de kurtarmış oluyorsun yani risksiz, kısa yoldan cennet. Aklıma Ebubekir Sifil Hoca'nın bir yazısında yaptığı uyarı geldi: "Mehdi var ama beklemek yok." Aman hocam olur mu, beklemek elde etmekten daha heyecanlıdır... Bizden de ufak bir katkı: Risk aldırmayan iman iman değildir. Bir suç işlenmiş diyelim üstelik bu suç bir tecavüz. İşleyen kişinin İslamiyet ile alakası olduğu "sanıldığından"; ayet söyleyeni mi ararsın, hadis söyleyeni mi, tarafların razı olarak yaptıkları zina suçu için geçerli olan 4 şahit şartını tecavüz olayında söylemeye kalkanını mı, hüsn-ü zan'ın insanın sadece kendine zarar ettiği suçlarda/günahlarda(örneğin içki içtiği söylenen kişi için, "içmiyordur" demek gibi) makbul olduğunu anlamayıp; hırsızlık, tecavüz, gasp gibi ikinci bir tarafın yani mağdurun da bulunduğu ve dolayısıyla öyle bir yaklaşımın mağdurun hakkının üzerine geçecek olmasını hesaba katamayan acizleri mi... Ne ararsan var! Artık midemiz kaldıramaz hale geldi! Bir tanesi de tüm bunların üstüne çıkmış "14 yaşında kızla evlenmek sünnettir" demiş. Katlan katlanabilirsen! Sünnet onun için çok önemliymiş, yanlış anlaşılmasın kimseyi arzulamıyor, nefsinin isteklerini yendi tabi ki, sadece sünneti gerçekleştiriyor! Peygamberimiz 40 yaşında iki çocuklu Hz. Hatice ile evlendi, 40 yaşında biri ile evlenmek sünnet mi? Peygamberimiz 60 yaşında Huzeyme kızı Zeynep ile evlendi 60 yaşında biri ile evlenmek sünnet mi? Kabul ediyor musun? Bundan neden bahsetmiyorsun? Peygamberimiz 65 yaşında 4 çocuklu Ümmü Seleme ile evlendi ve tüm çocukların sorumluluğunu, bakımını, eğitimini de üzerine aldı, 65 yaşında 4 çocuklu bayan ile evlenmek sünnet mi? Hadi evlen ve sünneti yerine getir. Kabul eder mi dersiniz, o sünnet aşığı(!). Peygamberimiz Hz. Aişe ile yaşı genç iken evlenmiş... Peygamberimiz Hz Aişe ile cinsel ilişkiye girmek için evlenmedi! Ah şu, kendileri ile kıyas etmeleri yok mu.. Bayanlar ile ilgili meselelerin nerdeyse tamamının çözümünü/kurallarını/fetvasını veren, tek başına 2210 hadis rivayet eden bir bayan hakkında ve hepsinden önemlisi onu yetiştiren bir Peygamber hakkında konuştuklarının farkında değil daha doğrusu umrunda değil. Ne dediği lafın büyüklüğünün şuurunda ne de aldığı vebalin ağırlığının, anlatıyor da anlatıyor. Gene katlanmak düşüyor. Peygamberimiz; müslümanlar Darul Harpte ölüm tehlikesi yaşadığı, çok sıkıntılar çektiği/çekeceğini bildiğinden faiz alınabilir demiş. Başka bir deyişle bir müslümanın darul harpte ölüm riski, hapsedilme riski vs. yaşamadan hayatını devam ettireceğini düşünmemiş bile. Hatta bazı fetvalarda darul harpte mutlu olduğunu ifade etmenin küfr olduğunu, diyenin kafir olduğu söylenir. Bir tefekkür edelim bakalım yanlış mı! Bizim kurnaz tutmuş, bir darul harp ülkesinde faiz almaya başlamış. Neden? çünkü izin verilmiş. Yanlış anlamayın izin verilmese yapmaz. Sen o ülkede çalışıyorsun. Sabah işe git, akşama eve gel, yemeğini ye, tv izle, yat uyu. Sabah tekrardan işe. Hafta sonu hanımla çocuklarla alış verişe, yada bir sayfiye yerine git belki sinemaya. Eve dön, tv izle tekrar yat uyu. Ondan sonra da faiz al! Bu nasıl darul harp? Maşallah bu ne güzel darul harp böyle. Sen şimdi darul harpte mi yaşıyorsun?! İnanın yazacak çok şey var ama bir iki örnek ile daha devam edersem üslûbumu koruyamayacağım endişesi ile burada kesmek istiyorum. Hep aynı zaten, dine bulaşmaya çalışan kurnaz, buna katlanması gereken müslüman... Allah kul hakkı taşımayan müslümanlara dayanma gücü versin inşallah. |
Gönderen
encodeum
zaman:
03:51
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
16 Ekim 2008 Perşembe
Makyaj Yapma: İçgüdüsel(Fıtri) Olarak İmanlıyı Taklit Etme
Peygamberimiz boşu boşuna "her insan müslüman doğar" dememiş. Müslümanlığa boyanabilecek fıtratta, ona uygun olarak yaratılmıştır ama ne yazık ki kimi zaman başka yollara saparak "aslında" kendi kendisine zulmeder insanoğlu. Fakat fıtrat değişmez olduğundan bundan bir türlü kaçamaz. Kaçamayışı hayatı boyunca gösterdiği farklı davranış ve tepkiler ile kendini gösterir. Bunlardan belki en ilginici bayanların kırmızı tonda makyaj yapmasıdır. Bir alıntı ile başlayalım inşallah (..)Çünkü adrenalin, heyecanlandığımız durumlarda salgılanan bir hormon. Herhangi bir tehlike sırasında, stres durumlarında ya da adından söz ettiğimiz fiziksel çekim sırasında salgılanarak sempatik sinir sistemini devreye sokuyor. Tüm bu tepkiler, kadınlarda yanakların ve dudakların kızarmasına neden oluyor.. Evrimsel psikologlar, bu görüntünün erkekleri etkilediğinde hemfikir. Doğurganlığın yüksek olduğu dönemlerde de aynı fizyolojik tepkiyi veren kadınlardaki bu dönemsel değişim, onları karşı cins için daha çekici kılıyor. Yazarın, "Evrimsel psikologlar" olarak adlandırdığı insanların görüşü ile tam olarak aynı fikirde değilim. Doğurganlığı hisseden erkeğin tahrik olması doğrudur belki. Fakat "karşı cins için daha çekici kılınma" olarak ifade edilen durum yani erkeği karşısındaki bayana yaklaştıran şey dişinin utangaçlığıdır bunun sonucu ise kızarmasıdır. Utangaçlığın gayri ihtiyari dışa vurumu ise saflığını, temizliğini ve karşısındakine duyduğu derin hisse karşılık gelir. Saflık, temizlik ise erkeği en fazla etkileyen şeydir. Bu ise tahrik olma ile bağlantılı değil, aşık olma ile bağlantılıdır. Örneğin kaba saba konuşan bir bayan yada sert tavır takınan bir bayan asla bir erkek için çekici değildir ama bu tip bir erkek belki bir bayan için aşık olunacak karakterdir. Bayan utanır, utangaçlığını dışarıya suratının çeşitli bölgelerinde kırmızı rengi yansıtarak gösterir. Bu durum erkeği cezbeder. İşte bayanların kırmızı tonda makyaj yapmalarının ve bu rengin yakışmasının nedeni budur. İçgüdüsel(Fıtri) olarak utanmayı taklit etmesi. Peki neden erkekler kırmızı makyaj yapmazlar, yapsalar bile güzel gözükmez diye bir soru gelebilir. Burada ne ilginçtir bayanın utangaçlığı erkeği cezbetse de, erkeğin utangaçlığı bayanı cezbetmez. (Buna belki karşı çıkacaklar olursa en azından erkeğin etkilendiği kadar etkilenmez diyelim) Çünkü erkeğin güçlü ve kendine güvenen olması asıl etkileyici faktördür. Ve hakikaten, erkekte salgılanan hormon tam bu işi görür:
Yani erkek duyduğu aşk ile birlikte utanma bir yana daha da güçlendiğini, büyüdüğünü, hissediyor. Olduğundan daha sert, ciddi... Hisler erkekte bu şekilde dışarı vuruluyor. Bayanın saflığı yüzünden kızarması, erkekte merhameti de beraberinde getiriyor ve bu durum karşısındakini sahiplenmeye kadar itiyor. Belki hiç aşık olmayacağı bir bayana bir utangaçlık sonucu kızarma ile kendini onun sahiplenmiş bir halde buluyor ki bayanın istediği de yerine gelmiş oluyor. Karşılık müthiş bir denge, ahenk... İşte burada şunu belirtmemiz gerekiyor ki ne yazık ki modern toplumlarda utanma utanılacak bir hal halini almış durumda. Ve gerçekten çok şeyler yaşayan, yaşayamasa da aklı hep bu şekilde meşgul olan bireyler artık utanmıyor. Utanamıyor. O kendisine bahşedilen doğal güzelliğini ise ne yazık ki kaybediyor. Kaybettiği şeyi ise makyaj malzemeleri ile yapay olarak geri getirmeye çalışıyor. Son olarak, kırmızı makyaj içgüdüsel olarak "utanmayı taklit etme" ise neden "imanlıyı taklit etme" başlığını attım diye bir soru gelirse. Yazıya başlarken yaptığımız gibi açıklamayı Peygamberimize bırakalım: "Haya/utanma imandandır" (Buhari, Sahih, K. İman, hadis 24, 5767, Müslim Sahih, İman, hadis 36) NOT: Yukarıda "modern birey" olarak adlandırdığım kişiyi belirleyen faktör olarak giyiniş tarzını, çevresini, okuduğu okulu yada belli bir cinsiyeti vs.. parametre olarak almamaktayım. Örn: İsterse en koyu giyiniş tarzına sahip olsun bin çeşit şeyin dolaştığı akla sahip bir erkek/kadın olabileceği gibi bu, son derece modern giyinişe sahip gene aklında bin çeşit kötü şeyin dolaştığı bayan/erkek de olabilir. Çünkü iman akıl ile vardır, giyiniş yada çevre ile değil, o dindarlık ile alakalı. Neden başlıkta "imanlıyı taklit" dediğim buradan bir kez daha anlaşılabilir. Saflığımızı kaybederek, imanımızı da kaybediyoruz. Yada belki ibadetlere devam ediyor olsak bile tam bir imana ulaşamadığımızdan yada kaybetmeye başlamamızdan saflığımız, utanmamızı, sahiplenmemizi, bağlılığımızı da kaybediyoruz. Birçoklarımız dahildir bu meseleye. "Ben modern birey değilim" diye düşünmemekte fayda var. Bu blogu takip eden arkadaşlarımız için belki gereksiz bir not ama gene de ifade etmekte fayda var diye düşünerek yazdım... |
14 Ağustos 2008 Perşembe
Hidayetin Allah'tan Olması Üzerine
Nasıl oluyor da aynı cümleler birinde hiçbir tesir etmezken, diğerinin hayatını değiştirebiliyor? |
Gönderen
encodeum
zaman:
14:52
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
13 Şubat 2008 Çarşamba
Nefsini İlah Edinenin Şükrüne Reddiye
"Allah"tan başkasını ilah edinip tapma durumu Kur'an'da çeşitli ayetlerde ifade edilmiştir. Furkân (25) 43; Câsiye (45) 23. ayetlerde "nefsini ilâh edinen" olarak, Meryem (19) 44. ayetde ise "Babacığım, şeytana tapma(...)" olarak... "(...)Bir teşekkür de yüce halkımıza iletiyorum, hepsinden dualarını istedim, onların duaları futbolcu kardeşlerime geldi ve sahaya müthiş mücadeleler koydular(...)Allah'a şükürler olsun bugünleri gösterdi bize(...)Allahım bizim Avrupa Şampiyonası'na katılmamızı istedi.(...)Allah bana tüm güzellikleri verdi.(..)Herkesin bir hesabı vardır. Ama Yüce Allah'ın da bir hesabı vardır ve o tuttu" (Komik biraz da, sanki İslam ordusu ile Kafirler ordusu karşı karşıya gelmiş) Anlaşılan o ki fert nefsani olarak birileri ile zıtlaşmış\iddialaşmış. Ve gene nefsani olarak İslamiyet ile uzaktan yakından alakası olmayan bir alanda kendi haklılığının ispatı peşinde ve bu bir anda karşısında belirince, o kadar mutlu oluyor ki başlıyor şükretmeye. Mutluluğu hissetti ve hemen başladı şüküre. Ama bu mutluluğun kaynağı nefs mi, Ruh mu belli değil. Şükrederken kurduğu cümlelerin hepsinin öznesi kelime olarak "Allah". İşte şimdi şu yukarda bulunan ve gayet içten bir şekilde kurulmuş cümlelerde "Allah" kelimesi yerine "nefs"i koyup tekrardan okuyun. Nefsinin kendine tattırdığı bu mutluluk ve zevk karşısında teşekkürlerini sunuşunu görün. Tabi bu kısa yazıda yaptığım somut bir örnek ile açıklanmak zorunda olduğunu düşündüğüm çok çok önemli bir kavramı izah etmeye çalışmak yoksa herhangi bir kişiyi hedef göstermek yada bir kişinin yaptığı bir davranışı yargılamak değil. Üstelik, biliyorum ki içinde yaşadığımız toplum bu ve bunun gibi cümleleri duyduğunda nefsini ilah edinen ayetilerinden haberi olsa da olmasa da kesinlikle "nefsini ilah edinen bir kişi" sonucunu çıkarmaz. Bana göre çıkaramayan da nefsini ilah ediniyordur. Çünkü herşey farketmekten geçiyor. Yanlış bir şey yapıldığını ne yapan düşünüyor ne de gören farkediyor çünkü dediğimiz gibi neyin nefsimizden neyin Ruh'umuzdan geldiğini anlayamıyoruz. İnşallah nasip olur anlayan kullar zümresine dahil oluruz. Selamlar... |
Gönderen
encodeum
zaman:
15:59
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
29 Kasım 2007 Perşembe
MUHAMMED ESED'in HANIMI "HELLO" DEMİŞ
Daha öncesinde de çok fazla değildi ama son 7-8 senedir T.V karşısında geçirdiğim zaman haftada 1 saati bile bulmamaktaydı, son 1 senesinde ise televiyon kurmadığım evimde hiç izleme durumum olmadı. Ne yazık ki O evi boşaltmak zorunda kaldım ve şu anda telekom grevi yüzünden internet bağlatamadığım televiyonlu evimdeyim ve görüyorum ki içinde yaşadığım toplumun en fazla ilgi gösterdiği, "büyük(!) televizyon kanalı" diye tanımlanan kanalların televizyonculuğu; bıraktığım yerden çok daha rezil bir noktaya ulaşmış. |
25 Kasım 2007 Pazar
Ümmedin Müteşabihat İle İmtihanı
Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır.(Maide Suresi, Irmağın akması bir tasvirdir.Yeryüzünde akar çünkü kütle çekim vardır çünkü madde vardır.Görürüz çünkü ışık vardır, göz vardır.Hissederiz çünkü zaman vardır, hareketle birlikte kendisini belli eder. Bize gerçek ve değerli hayatın ahiret olduğunu, dünyanın zevkleri en başta olmak üzere, kapsadığı herşeyin geçiçi ve aşağılık olduğunu söyleyen bir kitap neden gerçek hayatı tasvir ederken geçici ve aşağılık hayata ait olanlar üzerinden yapıyor? Arada keskin bir çizginin var olması gerekmez mi aynı nefs ve ruh arasında olduğunu bildirmesi gibi? Ahiret hayatının dünyaya ait hiçbir kavrama misafirlik yapmaması gerekir çünkü nefs ve ruh arasında keskin bir çizgi vardır. Ahirette ise nefs yoktur. Dolayısıyla o öğretinin, displinin içinde nasıl ruh ve nefs birbirine tamamen zıt iki varlık ise, nasıl ki günah ve sevap tamamen iki zıt kutbun temsilcisi ise, aynı şekilde dünya hayatı ile ahiret hayatı birbiri ile uyuşamayacak iki ayrı kavram olmalıdır. Öğretinin içinde. Ne cinsel ilişkinin(nefs yoktur ahirette yalnızca ruh vardır ve ruhun cinsiyeti ve cinselliği yoktur), ne acıkmış bir midenin, ne de cayır cayır yanan ateşin, ne de geçen bir zamanın mevcut olmaması gerekir uhreviyi anlatırken, eğer öğreti hak ise. Çünkü kurduğu mantık içinde çizgileri keskin bir şekilde çizmişti. şimdi bu soruları bir an için kesip, İslamiyet ve mantık ilişkisine bir göz atalım. Eğer bir kitap(yada öğreti) size devamlı olarak "aklınızı kullanmaz mısınız..., akıl sahipleri için..., tefekkür edenler için..." gibi ifadeler kullanıyorsa, o kitabın(yada öğretinin) size sunduğu tek şey "mantık" olacaktır. Olmak zorundadır. Çünkü İslami inanışın, sapık olduğunu belirttiği çeşitli inanışlar da aynı İslami öğreti gibi iyilikten, yaradılıştan, ibadetten söz etmekte. Baktığımızda hemen hemen aynı şey; peki neden onlar sapkın da İslamiyet değil. Yani bir inanışın "hak" inanış olduğunu nerden anlayabiliriz? Neredeyse her inanışın mensuplarının bir sürü "olağanüstülük" iddiası da varken. Neyi kullanarak ayırt edeceğiz, elimizde parametre olarak kullanabileceğimiz ne var? Tek bir şey: "mantık". İslamiyet aktardığı herşeyi bir mantık çerçevesinde aktarır. Bazı ibadet hükümleri dışında (örneğin neden secde ediyoruz da yana yatmıyoruz) sunduğu herşey sorgulanır ve sorgulanmak zorundadır. İşte müslümanlık budur. Müslümanlık İslamiyeti tercih etmedir... Tercih etme üzerinde biraz duralım. Çoğunlukla; partilerin, örgütlerin gençlik kolları (ki özellikle bazı sağ partilerin) mensupları, o harekete (!) ticari çıkarları bir an için göz ardı edersek, arkadaşsız kalmamak yani yalnızlık korkusundan yada toplum içinde yer edememekten yani kimlik bunalımından dolayı girer. Belki de yanlış söyledim, bir önceki cümlede coğunlukla yerine tamamen ve yalnızca sağ partiler değil müslüman(tercih eden) bir kaç yapılanma dışında tüm oluşumlar demeliydim. Tekrar edersek, tamamen, tüm oluşumların mensupları o harekete (!) ticari çıkarları bir an için göz ardı edersek, arkadaşsız kalmamak yani yalnızlık korkusundan yada toplum içinde yer edememekten yani kimlik bunalımından dolayı girer. Zaten bu şekilde giren, bir anda içlerindeki en fanatik olur. Hiçbir şeyi sorgulamak zorunda değildir çünkü zaten nefsani istekleri doğrultusunda girdi, sorgulama akıldan gelir. Fanatizm, meydan okumalar, büyük laflar etmelerle daha fazla yer edeneceğini sanmakta artık, nefs tadı bir kere aldı mı hiç bırakmaz peşini. Peki müslümanlar neden böyle olamazlar?Çünkü böyle olması için bir nedeni yoktur. Açarsak; müslüman çelişki duyandır, merak edendir, ilim talep edendir, soru soran, sorularına cevap isteyendir. Yani kendini tecih edebilmek için hazırlayandır. Bunların hepsinin sonucu aklını kullanması demektir. Nasıl ki ahirette nefs yok dolayısıyla günaha girmek için bir neden yok ise, aynı şekilde müslüman için de fanatizm göstermesi için bir nedeni yoktur, çünkü ilmin hiç bitmeyecek bir hazine olduğunu anladı ve o kulvarda deli gibi kulaç atma ile meşgul. İlime, merak ettiklerinin cevabına nasıl ulaşabilir insan? 1-)Tefekkür ederek (bunun için yalnız kalması) 2-)Ve tabi ki de kendi nefsani isteklerini göz ardı ederek (bunun için de nefsini yanmiş olması lazım, en azından o kısa süreç için) Ne kadar ilginç değil mi, müslüman ilim deryasında yüzebilmek için yalnızlığa ihtiyacı varken, aynı yalnızlık müslüman olmayanın gözünde, korkması ve kaçması gerektiğini sandığı bir duygu halini alıyor. Yani müslüman olmayanın korkusunun kaynağı, müslümanın gücünü aldığı yer oluyor. Müslüman bu gücü alıyor ve başlıyor tefekküre; sorguluyor, sorguluyor, sorguluyor ve Allah'ın hidayeti ile cevaplar önüne serilmeye başlandığında bir anda İslamiyetin diğer dinlerden farkını ve diğer dinlerin neden sapmış olduklarının farkına varıyor. Diğer dinleri ve diğer dinlerden farkını anladığı anda ise artık tercih edebilmiş oluyor. Aslında insanların çoğunluğu(bizler) İslamiyeti tercih etmiş değiller. Yanızca küçüklüklerinden beri İslamiyeti öğrendikleri için İslama uyuyorlar. Uymalarının nedeni küçüklüklerinden beri öğretilmesi, İslamiyet olması değil. Hak dinin neden hak din olduğunun farkına varmaları değil. Eğer hıristiyanlık öğretilmiş olsaydı hıristiyan, mecusilik öğretilmiş olsaydı mecusi, budizm olsaydı budist olacaklardı. Peygamberimiz zamanında yaşasaydı, tüm inancını ve kutsalını sarsan biri ile karşılaşmış olsaydı, O'na karşı gelmez miydi? Mekkeli müşrikler aptal mıydı? Nasıl yani onlardan daha mı akıllıyız? Onlardan olmamız için neden nedir? Ne diyecektik de hak peygamber olduğunu anlaycaktık? Ne geldi aklınıza şimdi? Mucize; değil mi ;) Tamam mucize isteyelim. O da bize hayır diyecek daha önceki İman Edenler Kabul Edenelere Karşı yazımızda göstermiştik ayetleri, peygamberimiz ben yalnızca ölümlü bir elçiyim diyor ve Allah da başka bir ayette mealen onların kabul etmemesi olağanüstü bir elçi beklemeleri diyor. Yani mucize konusunda elimiz boş kaldı. Kendinizi o döneme çevirin hergün sokakta gördüğünüz biri belki arkadaşınız peygamber olduğunu söylüyor ve mucizesi yok. Şu anda hemen bugün olsa hemen red ederiz. Neden?Çünkü İslamiyet bize O'ndan(s.a.v) başka peygamber gelmeyecek diyor. E mecusiler, hıristiyanlar yada yahudiler de kendi "kabul ettikleri" (kabul ettikleri ifadesi çok önemli), küçüklüklerinden beri büyük bir samimiyetle öğrendikleri inançlarında, kutsallarında da kendi bildiklerinden sonra peygamber gelmeyeceği yazıyor ise ve onlar da bu sebeple yani küçüklüklerinden beri öğrendikleri hiçbir zaman tercih etmedikleri kendi kutsallarını koruma adına hareket ettiyse. Şu anda kendini peygamber ilan edene karşı çıkacak bizlerle Mekkeli müşrikler arasında ne fark var? İslamiyet hak din demekle olmuyor azizim. Benden sizlere tavsiye, hç korkmadan herşeyin mantığını öğrenmeye bakın. Bununla uğraşmadan "Ben teslim oldum" diyorsanız siz yalnızca aklını kullanmaktan kaçan; bir korkaksınız demektir. Teslimiyet; mantığı çözdükten sonra ki duyduğun hayranlıkta gizli. Böyle değilse sen yalnızca nefsine teslim oldn demektir yada korkularına yenildin. Aklını kullanmaktan korkma. Ve en önemlisi korktuğunu da red etme. İslamiyet hak din ise zaten sorularının cevabını verecektir. Yok; içinde gizlediğin sorulara cevap veremiyor ise, o zaman sen zaten hiç bir zaman iman etmedin. Pek bi değişiklik olmayacak merak etme. Bir hak dinin, haklılığının nedeni mantık sunma zorunluluğu olduğunu ifade ettikten sonra, ara verdiğimiz sorularımıza geri dönebiliriz. Ahiretin fiziksel tasvirinin nedenine, uhreviyi neden dünyevi tasvirler anlatıldığı sorularına. Çok ağır sorular. CEvap vermek bir yana oturup bu konuyu tefekkür edip sormak bile çok sık rastlanan bir durum olmasa gerek. Cevaptan önce bu soruları sormak çok zor. Bunların cevabını bize ancak Kur'an üzerinde ciddi bir tefekküren geçmiş bir insan verebilir ki. Allah'a şükür ki Onu da bulduğumu umuyorum Allah'ın izni ile: Muhammed Esed. Bu konu aslında o kadar mühim bir konu ki, Muhammed Esed Kur'an Tefsirinin en sonuna tam 4 tane kısa ve öz makale eklemiş. Dördü de ilk kısımdaki soruların cevabını ve Kur'an'ın bu konularda sunduğu mantığı bildiriyor bizlere. Ben de taratıp düzenleyip bu blogu takip edenlerle paylaşmak istedim. Sırasıyla linkleri aktarırısak: Kur'an'da uhrevi tasvirlerin, müteşabih anlatımların nedeni ve mantığını aktardığı 1-) KUR’AN’DA SEMBOLİZM VE ALEGORİ Kimi surelerin başında yer alan ayrık harfler üzerine yazdığı 2-)MUKATTA’ÂT Cin Terimini anlattığı 3-)CİN TERİMİ VE KAVRAMI ve mükemmel bir şekilde aktardığı İsra ve Mir'ac olayları... Özellikle ilk dönem kelamcılarının bu konuda yaptıkları hatayı da çok uygun bir dille ifade ettiği 4-)GECE YOLCULUĞU İnşallah akletmeyi başarmış, tercih etmeyi başarmış kullar zümresine dahil oluruz diyerek yazımızı bitirelim. |
Gönderen
encodeum
zaman:
13:53
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
KUR’AN’DA SEMBOLİZM VE ALEGORİ*
KUR'AN ÜZERİNDE çalışma yapanlar, sık sık "anahtar-ibare" olarak tanımlanabilecek deyimlerle karşılaşırlar. Bunlar, belli bir ayetin veya ayetlerin temelinde yatan düşüncenin açık, berrak ve özlü bir tanımını veren ifadelerdir: mesela, insanın "topraktan" veya "bir sperm damlasından" yaratıldığına ilişkin birçok atıf, insan türünün mütevazi/ilkel biyolojik kökenine işaret eder; yahut 99. suredeki (Zelzele), Kıyamet Günü, "kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görecek; ve kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir" ifadesi, insanın bu dünyada bilinçli olarak yaptığı her şeyin öteki dünyadaki kaçınılmaz sonuçlarına ve sorumluluğuna katlanacağını gösterir; yahut şu ilahî beyan (38:27'de): "Ve Biz göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri, hakikati inkar edenlerin sandığı gibi, bir anlam ve amaçtan yoksun (bâtılen) yaratmadık." "Allah buyuruyor ki: 'Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği,Diğer taraftan, 2.25'de Kur'an, cennette nimet verilenler hakkında şöyle buyurur: "Onlara ne zaman rızık olarak oradan bazı ürünler bahşedilse, 'Bunlar, bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış' diyecekler. Çünkü onlara o (geçmişte tadılanları hatırlatacak şeyler verilecek".Bu çerçevede, içinden ırmaklar akan hasbahçeler, mutluluk ve esenlik verici gölgeler, tarifsiz güzellikte eşler, sınırsız çeşitlilikte ve hiç bitmeyen ve bu dünyadaki en hoşnutluk verici görünen şey ile çeşitli şekillerde mukayese edilebilecek olan başka birçok nimet ve güzellikler imajı önümüze konulmaktadır.Bununla beraber, insan varoluşunun iki safhası arasında bu zihinsel mukayeseyi yapma imkanı, büyük ölçüde, bütün düşünce ve tasavvurlarımızın sınırlı zaman ve sınırlı mekan kavramlarına kopmaz şekilde bağımlı olduğu gerçeğiyle kayıtlı bulunmaktadır: başka bir deyişle, zaman ve mekanda sonsuzluğu -ve dolayısıyla- zamandan ve mekandan bağımsız bir varoluş durumunu, yahut Kur'an'ın öteki dünyadaki mutluluğu tanımlarken kullandığı ibarelerdeki gibi, "gökler ile yeryüzü kadar geniş bir cennet'i (3:133) tasavvur edemeyiz: ki bu ifade, yaratılmış tüm evrenin Kur'an dilindeki eş anlamlısıdır. Diğer taraftan, biliyoruz ki her Kur'ânî ifade insan aklına hitab etmektedir ve bu nedenle, ya lafzî anlamıyla (muhkem ayetlerde olduğu gibi), yahut temsîlî olarak (müteşâbih ayetlerdeki gibi) anlaşılabilir kılınmıştır; ve insan zihninin yaratılışı itibariyle ne sonsuzluk ne de sınırsızlık bizim için anlaşılır olduğundan, cennetin sınırsız "genişliği"ne yapılan atıf, ancak nimete nail olanlara sunacağı duygu yoğunluğu ile ilgili olabilir. Basit bir kıyas ile diyebiliriz ki, Kur'an'da cennete -yani, ahiretteki tasavvur edilemez mutluluk durumuna- yapılan bütün atıflar için geçerli olan "teşbih yoluyla benzetme/mukayese" prensibi, ahiretteki azabın -yani, cehennemin- bütün dünyevî tecrübelerden kesin farklılığı ve ölçülemez yoğunluğu île ilgili her türlü tasvirine de teşmil edilmelidir. Her iki durumda da Kur'an'ın tasvir metodu aynıdır. Bize (adeta) şöyle denilmektedir: "İnsanın tadabileceği en keyif verici bedensel ve ruhsal heyecanları tahayyül edin: tarif edilemez bir güzellik, fiziksel ve ruhsal sevgi, [sorumluluğu] ifa bilinci, mükemmel bir barış ve uyum; ve bu heyecanların bu dünyada tahayyül edilebilecek herhangi bir şeyden daha yoğun -ve her şeyden tamamen farklı- olduğunu tahayyül edin: böylece 'cennet' ile neyin kastedildiğinin, müphem de olsa bir ipucunu yakalamış olacaksınız." Diğer taraftan, yine bize denmektedir ki; "İnsanın başına gelebilecek bedensel ve ruhsal en şiddetli azabı tahayyül edin: ateşte yanmak, dehşetli bir yalnızlık ve acı bir perişanlık, devamlı hüsran, ne tam yaşama ne de İnsanın ölümden sonraki hayatı ile ilgili bu teşbihlerin yanısıra Kur'an'da, Allah’ın fiillerinin işaretlerine atıfta bulunan birçok sembolik ifade buluruz. İnsan dilinin yetersizlikleri ki bunlar da insan zihninin doğuştan getirdiği sınırların bir sonucudur- karşısında bu fiille ancak, bir çerçeveye oturtulabilirler, yoksa gerçekten tam olarak tasvir edilemezler. Allah’ın Zâtı'nı tahayyül veya tarif etmek bizim için nasıl imkansız ise O'nun yaratıcılığının -ve dolayısıyla yaratma planının- gerçek niteliği de kavrayışımızın dışında kalır. Ama kesin olarak Allah'ın hikmet yüklü yaratıcılığı kavramına dayanan ahlakî bir öğretiyi aktarmayı amaçladığından, bu yaratıcılık, insanın kavrayabileceği düşünce kategorilerine "çevrilmeli"dir. Allah'ın "gazâb"ı yahut "lânef'i; doğru ve yararlı,eylemlerden "hoşlanma"sı yahut yarattıklarına "sevgi" duyması yahut kendisine kayıtsızlık gösteren günahkarlara "kayıtsız” kalması; veya Mahşer Günü zalimleri zulümlerinden dolayı "hesaba çekme"si, vb. gibi ilk bakışta hemen hemen insanbiçimci (anthropomorfic) bir özellik gösteren ifadelerin sebebi budur. Allah'ın aktivitesinin (faaliyetinin) beşerî terminolojiye bu şekildeki bütün sözel "çeviriler"i, bir beşer dili aracılığıyla bize vahyedilen ahlakî prensiplere uymamız istendiği sürece, kaçınılmaz olacaktır. Ancak yine de, "bu çeviriler"in bize Tanımlanamaz Olanı tanımlama gücü kazandıracağını düşünmekten daha büyük bir hata olamaz. Ve Al-i İmran’ın 7. ayetime vurgulandığı gibi, ancak "kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştır[acak şeyler bul]mak için ve ona [keyfî] anlamlar yüklemek amacıyla ilahî kelâmın müteşabih olarak ifade edilen kısmına uyarlar; oysa Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez" *Alegori "müteşâbih" anlamında kullanılmaktadır -T.ç.n. KUR’AN MESAJI; syf:1329-1332; Muhammed Esed, İşaret Yayınları, |
Gönderen
encodeum
zaman:
13:52
0
yorum
Etiketler: E-Kitap - İktibas -Tanıtım
MUKATTA’ÂT
KURAN SURELERİNİN yaklaşık dörtte biri, genel olarak mukatta'ât ("ayrık harfler") veya bazan da, surelerin başında yer aldıkları için fevâtih ("başlatanlar") diye adlandırılan gizemli/esrarlı harf-semboller ile başlamaktadır. Arap alfabesinin yirmisekiz harfinin tam yarısı -yani, ondört harfi- ya tek tek, ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. Bunlar, her zaman yalnızca temsîl ettikleri seslerle değil, tek tek, isimleriyle telaffuz edilirler: elif-lâm-mîm yahut hâ-mîm vb. gibi. “Her ilahi kelâmda (kitâb) bir esrar [unsuru] vardır -Kur'an'ın esrarı ise, [bazı] surelerin baş (harflerin)de [bulunmakta]dır". KUR’AN MESAJI; syf:1333-1334; Muhammed Esed, İşaret Yayınları, |
Gönderen
encodeum
zaman:
13:51
0
yorum
Etiketler: E-Kitap - İktibas -Tanıtım
CİN TERİMİ VE KAVRAMI
KUR'AN'DA KULLANILDIĞI şekliyle cinn teriminin anlamını kavramak için zihinlerimizi Arap folkloründe ona verilen anlamdan kurtarmak zorundayız. Bu terim, söz-konusu çerçevede, kelimenin en gündelik anlamıyla bütün "şer güç"leri göstermek için kullanılırdı. Bu geleneksel tasavvur (folkloristic image) terimin orijinal anlamını ve onun hayli önemli -ve hemen hemen konuyu açıklığa kavuşturucu- kelime yapısını belli ölçüde gölgelemiştir. Kök-fiil, cennedir: "gizledi" yahut "karanlığa boğdu/karanlık ile örttü"; karş. Hz İbrahim'den, "gece onu karanlığı ile örttüğü zaman" (cenne aleyhi) şeklinde söz eden 6:76. Bu fiil geçişsiz halde de kullanıldığından ("o kişi [veya "şey"] gizliydi" [veya "gizlendi"] ve "karanlık ile örtüldü"), bütün klasik dilbilimciler, el-cinn teriminin "yoğun [veya, "şaşırtıcı"] karanlığı ve daha genel anlamda, "[insanın] duygularına kapalı olan şeyler"i, yani, normal olarak insanın kavrayamayacağı, ama yine de kendilerine ait, somut ya da soyut objektif bir gerçekliği bulunan şeyleri, varlıkları veya güçleri gösterdiğine işaret ederler. |
Gönderen
encodeum
zaman:
13:50
0
yorum
Etiketler: E-Kitap - İktibas -Tanıtım
GECE YOLCULUĞU (İsra ve Mirac)
HZ. PEYGAMBERİN Mekke'den Kudüs'e yaptığı "Gece Yolculuğu" (isrâ’) ve ardından "Göğe Yükseliş"i (mi'râc), Medine'ye hicretinden yaklaşık bir yıl önce vuku bulmuş olan (karş. İbni Sa'd I/l, 143) sırlarla dolu bir tecrübenin iki aşamasıdır. Sahih rivayetlere dayanan birçok Hadis'e göre -ki bunlar İbni Kesîr'in 17:1 ile ilgili yorumunda ve İbni Hacer'in Felhu'l-Bârîsinde (VII, 155 vd.) nakledilmiş ve geniş şekilde tartışılmıştır- Allah'ın Rasûlü, yanında Melek Cebrail olduğu halde gece vakti Kudüs'deki Süleyman Mâbedi'ne götürüldü ve orada kendisinden çok önce vefat etmiş ve bir kısmıyla daha sonra gökte yeniden karşılaşacağı peygamberlere namaz kıldırdı. Mi'râc, İslam Akaidi açısından özel bir önem taşır, çünkü günde beş vakit namaz, Allah tarafından bu tecrübe esnasında İslam İtikadı'nın temel bir öğesi olarak emredilmiştir. "tohum eken ve ekin biçen insanların yanından geçti; ekini her biçtiklerinde [bitki] yeniden büyüyordu. Cebrail: 'Bunlar Allah yolunda savaşanlardır (mucâbidûn)' dedi. Sonra kafaları taşlara çarpıp parçalanan insanların yanından geçtiler. Kafaları her parçalandığında hemen yeniden tamamlanıyordu. [Cebrail]; 'Bunlar, kafalarında ibadetten bir eser olmayanlardır' dedi… Sonra bozulmuş çiğ et yiyip pişmiş olarak tüküren bir grup insanın yanından geçtiler. [Cebrail] onlar için: 'Bunlar zina edenlerdir' dedi".Mi'râc ile ilgili meşhur bir Hadis'de (Buharı tarafından nakledilmiştir) Hz. Peygamber, başından geçenleri şu sözlerle anlatır: "Kabe'nin yakınında (lafzen, "hicr'de") uzanmış yatarken bir melek geldi, göğsümü yardı ve yüreğimi çıkardı. Ve sonra iman dolu altın bir leğen getirildi, kalbim (onun içinde) yıkandı ve (onunla) dolduruldu, sonra tekrar yerine kondu..."Bu Hadis göstermektedir ki, soyut bir kavram olan "iman"dan bu şekilde söz eden Hz. Peygamber'in bizzat kendisi, mi'râc'ın bu başlangıcını -ve dolayısıyla mi'râc’ın kendisini ve tabii ki (ipso facto) İsrâ'yı tamamen ruhsal tecrübeler olarak görmüştür. İsrâ' ve mi'râc’ın "bedensel" olduğuna inanmak için ikna edici bir sebep bulunmadığı halde, bu olayların objektif gerçekliğinden şüphe duymak için de bir sebep yoktur. Yeterli psikoloji bilgisine sahip olmamaları normal olan ilk dönem Müslüman kelamcılar, yalnızca iki ihtimal tasavvur edebilirlerdi; ya fiziksel bir olay ya da bir rüya. Onlar, bu muhteşem olayların salt bir rüya âlemine hapsedilmeleri halinde anlamlarını büyük ölçüde yitirebileceklerini düşündüklerinden -ki haklıydılar- gayriihtiyarî olarak fiziksel terimlerle yorumlamayı tercih ettiler ve Ayşe, Muaviye ve Hasan Basrî'nin karşıt görüşlerine rağmen bu tavrı heyecanla savundular. Ancak, şimdi biliyoruz ki rüya, fiziksel gerçekleşmenin tek alternatifi değildir. Hâlâ bebeklik döneminde olsa da modern psişik araştırmalar göstermiştir ki, her ruhsal tecrübe (insan bedeninin bilinen organlarından hiç birinin gerçekleşmesinde rol oynamadığı bir tecrübe) mutlaka "zihn"in -bu terim her neyi kapsıyorsa- salt sübjektif bir tezahürü olmak zorunda değildir; ancak böyle bir tecrübe, belli durumlarda insanın fizyolojik organizması aracılığıyla gerçekleştiğinden kelimenin objektif anlamıyla daha az gerçek veya "olgusal" olduğu söylenemez. Bu tür istisnaî psişik aktivitelerin gerçek niteliği konusunda henüz çok az şey biliyoruz ve dolayısıyla onların özellikleri ile ilgili kesin sonuçlara ulaşmamız hemen hemen imkansızdır. Bununla birlikte, modern psikologların bazı gözlemleri, insan ruhunun canlının bedeninden geçici olarak "kopma"sı ihtimalini -tarihin başından beri bütün dinlerin mistikleri tarafından ileri sürülen bir ihtimal- doğrulamıştır. Böyle geçici bir kopma durumunda, ruh veya can, zaman ve mekanı serbestçe aşabilir; normalde birbirinden geniş ölçüde farklı gerçeklik kategorilerine ait olan olayları ve olguları kendi kavrayış alanı içine alabilir ve onları büyük derinlik, berraklık ve kapsayıcılığın sembolik kavrayışları içinde yoğunlaştırabilir görünmektedir. Ancak bu tür "hayalî/görme/görüş" (daha iyi bir terim bulamadığımız için bunu kullanmak zorundayız) tecrübeleri, benzeri bir tecrübeyi hiçbir zaman yaşamamış olan insanlara anlatmak gerektiğinde, yaşayan şahıs -bu durumda Hz. Peygamber- mecazî (figürative) ifadeler kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu, isrâ've mi'râc esrarlı tecrübeleri ile ilgili bütün Hadisler'in müteşabih (allegorical) üslubunu açıklayan bir unsurdur. Bu noktada okuyucuların dikkatini, büyük İslam düşünürlerinden biri olan İbni Kayyim'in "ruhî mi'râc" konusundaki katkılarına çekmek isterim (Zâdu'l-Me'âd II, 48 vd.): "Ayşe ve Muaviye, [Hz. Peygamber'in] isrâ’ tecrübesinin ruhsal olarak (bi-rûhihî) gerçekleştiğini, bedeninin ise yerinden aynlmadığını ileri sürdüler. Hasan Basrî'nin de aynı görüşte olduğu rivayet edilmektedir. Ancak "isrâ', rüya halinde (menâmen) vuku buldu" sözü ile "bedeninden ayrı ruhsal olarak (gerçekleşti)" sözü arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Bu iki [görüş] arasındaki fark çok büyüktür... Rüya gören insanın gördüğü, zaten beyninde mevcut olan biçimlerin salt reprodüksiyonlandır (emsal); böylece, [mesela] rüyasında göğe yüksekliğini veya Mekke'ye yahut dünyanın [başka] bölgelerine götürüldüğünü görür, oysa [gerçekte] ruhu, ne yükselmiş ne de seyahat etmiştir. "Allah'ın Rasûlü'nün mi'râc’ını bize rivayet edenler iki grupta toplanabilirler: bir grup, mi’râc’ın ruhsal ve bedensel olarak gerçekleştiğini ileri sürmüşler; diğer grup ise, onun ruhsal olarak gerçekleştiğini, bedenin ise hiçbir yere ayrılmadığını savunmuşlardır. Ama bu ikinciler [de] mi'râc’ın rüya halinde vuku bulduğunu söylemek istememişlerdir: Sadece, fiilen Gece Yolculuğu'na (isrâ') çıkan ve sonra Göğe Yükselen'in (mi'râc) Hz. Peygamber'in ruhu olduğunu ve böylece ruhun [ancak] ölümden sonra [lafzen, mufâraka, "ayrılma"] şahid olacağı şeyleri gördüğünü kasdetmişlerdir. Hz. Peygamber'in o esnadaki durumu, [ruhun] ölümden sonraki durumuna benziyordu... Ama Allah'ın Rasûlü'nün isrâ' sırasında yaşadıkları, ruhun ölümden sonraki [olağan] tecrübelerinden daha yüce idi ve tabii, kişinin uykusunda gördüğü rüyalarının çok üstündeydi... [Allah'ın Rasûlü'nün gökte karşılaştığı] peygamberlere gelince, orada olanlar, bedenlerinden ayrılarak oraya gelen ruhlarıydı, Allah'ın Rasûlü'nün ruhu ise hayatta iken oraya yükselmişti." Kesinlikle söylenebilir ki, bu tür ruhsal bir tecrübe, basit bir olay olmadığı gibi bedensel organların yapabileceği her şeyin veya ulaşabileceği her mertebenin de çok çok üstündedir. Ve İbni Kayyim'in biraz önce aktardığımız sözlerindeki gibi o, aynı zamanda "rüya halindeki tecrübeler" olarak adlandırdığımız şeyden de kat kat üstündür, çünkü onların öznenin zihni dışında objektif bir gerçeklikleri yoktur. Oysa yukarıda bahsedilen türdeki ruhsal tecrübeler, "bedensel" olarak yaşanabilecek herhangi bir şeyden daha az "gerçek" (yani, objektif) değildir. İsrâ'nın ve mi’râc'ın ruhsal olduğunu, bedensel olmadığını varsayarken Hz. Peygamber'in bu tecrübesine atfedilen olağanüstü değeri azaltıyor değiliz. Tersine, Hz. Peygamber'in böyle bir tecrübeyi yaşadığı gerçeği, bedensel bir mi'râc mucizesini aşar; çünkü muazzam bir ruhsal mükemmelliği -ancak Allah'ın hak Peygamberi'nden beklenecek bir vasıf- gerektirir. Ancak, biz normal insanların bu tür ruhsal tecrübeleri tamamen kavrayacak bir konumda olmamız mümkün değildir. Bizim zihinlerimiz, yalnızca zaman ve mekan kavrayışlarımız tarafından sağlanan unsurlar dairesinde işleyebilir; ve bu özel kavramlar demetinin ötesine uzanan her şey, açık ve net bir tanım yapma teşebbüslerimizi her zaman boşa çıkarır. Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Hz. Peygamber'in Göğe Yükselmeden (mi'râc) önce Mekke'den Kudüs'e yaptığı Gece Yolculuğu, (isrâ') açıkça, İslam'ın yeni bir öğreti olmadığını, ama hepsi de Kudüs'ü manevî yurt edinmiş eski (Önceki/geçmiş) peygamberler tarafından tebliğ edilen aynı ilahî mesajın bir devamı olduğunu göstermek amacındaydı. Bu görüş, Hz. Peygamber'in isrâ' sırasında aynı zamanda Yesrib, Sina, Beytüllahm'da vb. namaz kıldırdığını söyleyen Hadisler (Fethu'l-Bârî VII, 158'de nakledilmiştir) tarafından da doğrulanmaktadır. Onun bu bağlamda zikredilen öteki peygamberlerle karşılaşması da aynı görüşü sembolize etmektedir. İsrâ' sırasında Hz. Peygamber'in Mescid-i Aksâ'da öteki bütün peygamberlere namaz kıldırdığını söyleyen meşhur Hadisler, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslam'ın, insanın dinî gelişmesinin tamamlanmasını ve mükemmelliğe ulaşmasını temsil ettiği ve Hz. Muhammed (s)'in Allah'ın elçilerinin en sonuncusu ve en büyüğü olduğu inancını mecazî bir şekilde ifade etmektedir. KUR’AN MESAJI; syf:1337-1339; Muhammed Esed, İşaret Yayınları, |
Gönderen
encodeum
zaman:
13:47
0
yorum
Etiketler: E-Kitap - İktibas -Tanıtım
14 Eylül 2007 Cuma
İnsanoğlunun Nefsini Farketmesi - 2
Rekabet İçgüdüsü ve Hadid-20 (İnsanoğlunun nefsini farketmesi) başlıklı yazıyı yazıp bloga gönderdikten bir müddet sonra bir ayet ile karşılaştım. O yazıyı yazarken bu ayetten haberim yoktu. Heyecanlandırdı, şaşırttı beni, ayet Hz. Adem'in çıplaklığını farkedişini anlatıyordu. Okuyalım inşallah: Araf 20. Bunun üzerine, Şeytan, onlara, [o ana kadar] farkında olmadıkları çıplaklıklarını göstermek amacıyla (14) fısıldayıp: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması, yalnızca, siz ikiniz melekler [gibi] olmayasınız ya da sonsuza kadar yaşamayasınız diyedir" (15) dedi. Ben ayetlere sıfırdan yorum getirebilecek herhangi bir ilme yada konuma sahip değilim elbet ama şurası çok ilginç ayette ifade buyurlduğu gibi Hz.Adem ve Hz. Havva birey olarak yaratılışından belli bir süre sonra şeytana uyarak nefsinin farkına varıyorlar ve bulundukları bahçeden dışarı çıkarılıyorlar. Biz yazımızda ne anlatmıştık: insan doğumundan 6 yaşına kadar nefsini farkedemiyor ve nefsini farketmesi ile apayrı bir sürece giriyor ve artık insan için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ayette yazılanlar ile benim yazdıklarımı kıyas edersek; AYET / ÖNCEKİ YAZI Hz. Adem / İnsan Bahçe'de Kalışları / İnsanın 6 yaşına kadar geçirdiği zaman Çıplaklarını farkedişleri / İnsanoğlunun nefsini farkedişi Diyebilir miyiz ki ayette Hz. Adem(a.s) yaratılış sürecini aslında her insan hayatında tekrar ediyor. Ya da şöyle desek ayette ifade buyurulan süreç/işlem ile Cenab-ı Hak Hz. Adem'in yaşam süreci üzerinden her insanın yaşadığı yaşam sürecini bildiriyor. Eğer doğru isek, şu sonucu da çıkarabilirzi ki: Ayette Hz. Adem'e çıplaklığını farkettiren şeyin şeytan olduğu bildiriliyor. Demek ki burdan şeytanın bir fonksiyonuna daha ulaşıyoruz. İnsanoğluna nefsini farkettiren şeytandır. Yani aynı şeytanın Hz. Ademi kandırması gibi, her insan hayatına şeytana yenilerek başlar. Takip eden ayetlerde de bu süreç bu şekilde anlatılmaktadır diyerek bu kısa yazımızı bitirelim: TAHA 22. Ve böylece onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi. Fakat o ikisi, sözü geçen ağacın meyvesinden tadar tadmaz birden çıplaklıklarının farkına vardılar; ve bahçeden topladıkları yapraklarla üzerlerini örtmeye koyuldular. Bunun üzerine Rableri onlara (şöyle) seslendi: "Ben sizi o ağaçtan menedip de, Şeytan sizin gerçekten apaçık düşmanınızdır' dememiş miydim?". |
Gönderen
encodeum
zaman:
22:43
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
23 Temmuz 2007 Pazartesi
FİL SÛRESİNİN TAŞLARI VE KUŞLARI
Üstad 20. sözde şöyle der: Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı âliye ile ervah-ı sâfile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasılki bir mâdene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altunla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlahiye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliye, birbirinden tefrik edilsin... Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe Sûretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vazıhan لآَاِلَهَ اِلاَّاللَّهُ yazmak misillü bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh (Haşiye) beraber kalacaklar... 24. sözde ise Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zâyî' olur. Mucizelerin çizgi filmlerde gördüğümüz sahneler şeklinde değil, akla kapı açacak fakat ihtiyarı elden bırakmayacak incelikte olduğunu/olacağını söyler. Tercih etme hakkı dolayısıyla imtihan yok olmaz. Şimdi Fil sûresi hakkında kısa bir bilgi alıp ve örneğin Diyanet mealinde "balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar" olarak geçen kuşların, taşların aslında ne olduğunu öğrenelim. (AllahuAlem) FİL SÛRESİ Adını ilk ayetinde geçen "Fil Ordusu"ndan alan bu sure, Miladî 570 yılında Habeş'lilerin Mekke'ye karşı başlattıkları sefere atıfta bulunmaktadır. Yemen'in (ki o zaman Habeş'lilerin yönetimi altındaydı) Genel Valisi olan Ebrehe Sanâ'da büyük bir katedral inşa etti ve böylece her yıl Mekke'nin kutsal ve güvenli mâbedi Kâbe'yi ziyarete giden Arap hacıları bu yeni kiliseye çekmek istedi. Bu ümidi gerçekleşmeyince Kâbe'yi tahrip etmeye karar verdi ve çok sayıda savaş fili ile desteklenen kalabalık bir ordunun başında Mekke'ye karşı sefere çıktı ve böylece o zamana kadar bilinmeyen ve Arapları şaşırtan bir olayın simgesi oldu: bu nedenle, hem çağdaş hem de daha sonraki kuşaktan tarihçiler, o yılı "Fil Yılı" olarak adlandırdılar. Ebrehe'nin ordusu, bu sefer sırasında, -muhtemelen son derece tehlikeli bir çiçek veya tifüs salgınına yakalanarak (bkz. aşağıdaki not 2)- yok oldu ve Ebrehe de Sanâ'ya dönüşü sırasında öldü (bkz. İbni Hişâm; ayrıca İbni Sad I/1, 55 vd.). HABERİN yok mu Rabbin Fil Ordusu'na (1) ne yaptı? Onların kurnazca planlarını tamamen bozmadı mı? Üzerlerine kalabalık sürüler halinde uçan varlıklar saldı, onlara önceden tesbit edilmiş taş gibi sert azap darbeleri (2) vurdular, ve onları yalnız sap dipleri kalasıya yenmiş bir ekin tarlasına benzettiler. (3) |
Gönderen
encodeum
zaman:
12:39
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
19 Temmuz 2007 Perşembe
Rekabet İçgüdüsü ve Hadid-20 (İnsanoğlunun nefsini farketmesi)
Uzun zaman önce NTV'de izlediğim (BBC yapımı) bir belgeselde gösterilen bir deneyi anlatarak başlayalım yazımıza. Belirtelim ki deneyin çok ilginç bir şekilde biten sonucu bizim yazımızın ana konusu.
Tabi bu rekabet içgüdüsü (ayette yarış olarak bildirilmiştir) beraberinde birçok durumu da yaşatır insana. Bazılarını sıralarsak: 1-) Endişe: Bu rekabet içgüdüsün yarattığı en zararlı histir endişe etmek. Çok zararlıdır çünkü öğrenemenin önündeki en büyük engeldir. Dikkat ederseniz yapılan birçok araştırmaya göre insan hayatında beyin gelişiminin en hızlı olduğu periyot 0-6 yaş dönemidir. İnternette ufak bir araştırma yaparsanız görürsünüz ki çok farklı kaynakların 6 yaşında insan beyninin ciddi bir kırılma yaşadığını yazar. Her şey zincirleme olarak birbirine bağlı. 6 yaşına kadar çocuğun kendini hayal edememesi, yani nefsinin farkında olmayışı dolayısıyla rekabet edemeyişi, bunun sonucunda endişe duymayışı. En osn olarak ise beynin inanılmaz kapasiteye ulaşması. Belki de şöyle yorumlamalıyız. Allah insanın yaradılışında 0-6 yaş arasında nefsini farketmesine izin vermemiştir, çünkü o dönemde insan doğduğu dünyayı sıfırdan kavrama kapasitesine, o dünya ile iletişim kurma kapasitesine ulaşabilmelidir. Bu bir yabancı dil öğrenme değildir, sıfırdan iletişim kurmayı öğrenmedir ki, yetişkin bir bireyin bir yabancı dili öğrenebilmek için senelerce nasıl çaba harcadığını hesap edersek, çocuğun başardığı şeyin ne kadar büyük olduğunu ve bu süreci atlatırken neden endişe duymaması gerektiğini anlayabiliriz. Endişe duymaması ise tek şeye bağlı, başkaları ile kendini yarışa sokmamasına. Bu yarışı reddedebilmeyi de yalnızca nefsini farkedemeyişi ile başarır insan. 2-) Duaların Kabul Olmaması: Daha önceki yazılarımda da değinmiştik. Allah Kur'an'da "Lütfumdan isteyin" buyurur. Yani kıskançlığınızdan dolayı değil. Yani rekabetinizden, yarışınızdan dolayı değil. Allah'ın lütfundan isteyebilme ise yalnızca uhreviyi isteme üzerine kurulu olduğunu daha önce Müslüman Olmak Nedir Ne Değildir yazı dizisinde belirtmiştik. İşte kendini rekabete sokan insan, yani nefsinin peşindeki insan hem endişe ile beyninin kapasitesini kaybederken, hem de isteklerini dünyevileştirerek dualarını da kaybediyor.(AllahuAlem) 3-) Övülme İsteği: Hadid 20'de rekabet(yarış) içgüdüsü ile birlikte bir histen daha bahsediliyor ki o da övülme. Övülme insanın kendisi için, başkası ile rekabetinde galip gelip gelmediğinin ölçüsüdür. İnsan övülüp övülmediğini bakarak galip gelip gelmediğini anlar. Övülmek ister. Hatta bunun için türlü nefsani oyun ve numaralara da başvurur. Çünkü doğrudan kendini övmek karşınızdakinde negatif etki bırakır. Bunu bildiği için nefsi insana bunu doğrudan yaptırmaz. Aslında bunu doğrudan yapmayışı da nefsanidir. Yoksa etrafınızın sabah akşam kendini öven insanlar ile dolu olması gerekirdi. Dolayısıyla bunu bazı numaralar, bazı etiketler üzerinden yapmalıdır. Örneğin programcı olmak. Ben bu sektörde olduğum için bilirim ki, insanların bir kısmı sırf, kendilerini tanıtırken : "Ben programcıyım" dediklerinde karşısındakinin "hmm zeki insan" düşüncesine kapılacağını umarak bu yola girer. Ya da manken olmak da bu şekildedir. "Hmm güzel insan" ... Tabi numaralar bununla sınırlı değil. Şimdi bir belgesel daha. Bu sefer ki CNN Türk'te yayınlanmıştı. CNN International yapımı, spor üzerine. Fakat spor aktiviteleri değil, anne babaların çocuklarına yaptırttıkları spor üzerine. Belki hala daha hatırlıyorsunuzdur. Fransa'da bir baba oğlunun tenisteki rakibini yenebilmesi için rakip çocuğun içeceğini ilaç atmış, fakat oranı tutturamamıştı ve çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Önce bu haberi gösterdiler. Daha sonra amerikada bir cimnastik okulundaki yaşları 6-7-8 olan çocukları; kimisinin ayağı kırılmış, kimisinin çatlamış, kimisine platin takılmış ama hala daha ebeveynleri onları salona getiriyorlar. Bir iki örnek daha verdiler. En sonunda bu durumun nedenini çok güzel bağladılar: Ebeveynlerin çocukları üzerinden rekabetleri. Eğer insan kendi üzerinden rekabet ve övgüyü başaramışsa yada kendinden geçmişse, mutlaka bir şablon seçererek onun üzerinden kendini başkası ile rekabete sokar. Bu şablon, belgeselde gösterildiği şahsın çocuğu olabileceği gibi, bir yakını, arkadaşı, amiri, hocası ya da akrabası da olabilir. Yazımızı, bu konudan çıkarılabilecek önemli bir sonuç ile bitirelim. Ayette dünya hayatının bir yarıştan ibaret olduğu söylenmiş, biz de dedik ki bu yarışın skorunu belirleyen şey övülüp/övülmeme. O zaman dünyada alınacak en büyük nefsani lezzetin övülme, saygı duyulma olması gerekir. Doğru mu? Evet doğru. Ne dünyanın en güzel manzarasına sahip evinde dünyanın en lezzetli yemeğini yemek. Ne dünyanın en üst makam, mevkisi. Ne dünyanın en güzel karşı cinsi ile ilişki, size övülmek hissini yaşattığını yaşatamaz. Zaten insan da eğer sonunda başkaları tarafında övüleceğini anlarsa, bilirse bunların hepsinden teker teker vazgeçebilir. Eğer biliyorsa, arkasından ondan bahsedeceklerini, arkasına bile bakmaz. Hani nefsini bilen Rabbini bilir derler ya. Yazımızı inşallah nefsimizi bilenlerden oluruz diye dua ederek bitirelim. |
Gönderen
encodeum
zaman:
14:45
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
19 Haziran 2007 Salı
"İman" Edenler "Kabul" Edenlere Karşı: MUCİZE mi İLİM mi? (Hak ile Batılın Savaşı Hiç Bitmedi!)
Dini ağırlıklı eğitim vermeyen liselerin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde dahi sınav sorusu olarak sorulan Peygamberimizin doğumunda yaşanan mucizelerin(Kisra'nın sarayı sarsılmış, sarayın ondört tane balkonu bu sarsıntıdan yıkılıp düşmüş, Mecusiler'in 1000 yıldır hiç sönmeden yanmakta olan ateşi sönmüş, Sâve (el-Kastallânî'de "Taberiyye") gölünün suyu çekilmiştir) tamamının uydurma olduğunu söylesem.(Bir kaynak olarak şu yazıya bakabilirsiniz: BAZI HADİSLER-2 (Efendimiz'in Doğduğu Gece Meydana Gelen Olaylar) ) İSRA (90-93). Nitekim, "Ey Muhammed, bize yerden gözeler fışkırtmadıkça sana inanmayacağız" diyorlar,"yahut hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmadıkça; ve onların arasında çağıl çağıl dereler akıtmadıkça;yahut, tehdit edip durduğun gibi, göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe;yahut altından [yapılmış] bir evin olmadıkça; yahut göğe yükselmedikçe -kaldı ki göğe yükselmene dahî, bize (oradan, kendi gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe inanmayız ya!" [Ey peygamber] de ki: "Kudret ve yüceliğinde sınırsız olan Rabbimdir! Ben ölümlü bir elçiden başka biri miyim ki?"Gördünüz mü Efendimize Allah tarafından "aklınızı kullanın" demesi emrediliyor. Onlar ise mucize istiyorlar. Ve bu durum olağanüstü bir şekilde Kur'anda anlatılıyor: İSRA 94. (İşte bunun gibi,) insanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları [ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir. İnanmaktan alıkoyan şeyin "ölümlü bir elçi gönderilmesi"ne itirazları olarak buyuruluyor. Ama bu bir perde, bir örnek. Temelde insanı imandan alıkoyan şey, aklını kullanmaması, mucize istemesi. Ölümlü bir elçi değil, olağanüstü bir elçi istemeleri. Bakın, ayette bir hususa daha dikkat edin imandan kaçanlar "Allah (...) gönderdi" diyorlar. "Allah" diyorlar. Yani onlar da kabul etmişler. Dediğimiz gibi ayette olağanüstü bir şekilde bu durum bildiriliyor. Olağanüstülük tefekkür edenler, aklını kullanlar için ayetlerin içinde gizli. İmam-ı Rabbani'den mucize istemişler. Yürümeye başlamış. Soranlar şaşkın bakarken : "Yürüyorum ya " demiş. Tefekkür edebilenlere herşey vesiledir. Tabi önce yürüme mekanizmasının ne kadar komplex bir işlem olduğunu okuması yani ilim talep etmesi gerekir. İşte bu zor kısım, insan da bu zor kısımdan kaçar nefsani olarak. Yani yürümenin fiziksel, mekanik yapısını öğrenecek, sorgulayacak ve şaşkınlık içinde hayranlık duyacak. Ooo uzun iş. Mucize görelim! Yeter. Uğraşamayız o kadar değil mi ;) Kur'an'da ateistlerle ilgili nerdeyse hiçbir şey bulmazsınız. İnanmadınız mı? İsterseniz kontrol edin. Çünkü ateizm de bir kabulden ibarettir. Kur'an'da geçen kafir ifadesi kabul edicilere bir atıftır. İşte burası çok önemli. Bakın dikkat edin: Genel itibari ile dini vecibelerden yahutta ilimden kaçan insanlardan duyduğunuz "Biz de Allah'a inanıyoruz" sözü nefsten gelir. İnanmak değil kabuldur. Nefs aklını kullanmanı istemediğinden seni yaratıcı kavramını "kabule" götürür. İşte bu durumda insanlar yaratıcıyı kabul ederek müslüman olacaklarını, sorumluluğun bittiğini sanmaları ile kendilerini kandırırlar. Sanki; kabul etmek = müslüman olmak, kabul etmemek = kafir olmak olduğunu zannedilmekte günümüz toplumunda. Çünkü o zamanlarda olmayan bir kavram var bu zamanda o da ateist yani inançsız olmak. Bu noktada yaşanan algı kırılması Peygamberin ateistlerle uğraştığını sanmasıdır insanın. Oysa ki böyle değil, daha önceki yazılarımızda da defalarca söylediğimiz gibi Peygamber Efendimiz dindarlar ile savaştı, KABE'deki dindarlar ile. Hatta bu dindarlar ibadetlerini dikkat(!) Allah'a daha fazla yakınlaşmak için yaptıklarını ifade ediyorlardı: ZÜMER.3 Halis inancın yalnız Allah'a yönelmesi gerekmez mi? O'ndan başkasını dost ve koruyucu edinenler, "Biz bunlara sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!" [derler]. (1) Şüphesiz Allah, [Kıyamet Günü] onlar arasında (2) [hakikatten saptıkları] her konuda mutlaka hüküm verecektir: çünkü Allah, [kendi kendine] yalan söyleyen (3) ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz!Ey okuyucu! Putperestler Kabe'de ibadet eder ve senden daha fazla yaratıcıyı kabul ederlerdi. Her hareketleri yaratıcı(ları) içindi. Fakat müslüman değillerdi. Hatta kimisi ayette de dendiği gibi Kabe'de "Allah" a ibadet ediyorlardı fakat gene müslüman değillerdi. Peki neden? Çünkü onların kabulleri nefsani idi. Mucizelerle, masallarla yoğrulmuş kabuller. İlim ve uzun tefekkürlerle ulaşılamayan imanın yerine koydukları kabulleri vardı. İlim ve tefekkürün sonucu oluşacak çelişkiler ve dolayısıyla riskler korkutur, tedirgin eder insanoğlunu. Risk alamıyorlardı çünkü korkuyorlardı ne kadar red etserler de. Korkuyorlardı çünkü imanları yoktu ne kadar redetseler de. İmanları yoktu çünkü ilim ile meşgul olup, akıllarını kullanamak her zaman zor geliyordu ne kadar red etseler de. Bunun için mucize istiyorlardı ilimle yapamadığı imanı mucize üzerinden yapmaya çalışıyorlardı ve hala daha devam etemektedir. Ve ne yazık ki o zaman ki insan ile şimdiki insanın hiçbir farkı yok ne kadar red etsek de. Ama elbette tüm asırları kapsayan İlahi cevap gecikmeden geldi: En’am158. Yoksa onlar, meleklerin kendilerine görünmesini mi bekliyorlar yahut [bizzat] Rabbinin veya O'ndan bazı [kesin] işaretlerin? [Ama] Rabbinin [kesin] işaretlerinin ortaya çıkacağı Gün iman etmenin, daha önce inanmamış yahut inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye hiçbir yararı olmaz. De ki: "Bekleyin [öyleyse Ahiret Gününü, ey inançsızlar:] bakın, biz [mümin]ler de bekliyoruz!" Etrafınızda gördüğünüz kadrolu keramet, mucize, mehdi anlatıcıları Peygamber zamanında olsalar belki ondan mucize isteyenlerle aynı safda yer alacaklardı. Efendimizi red edenler senin benim gibi bir insandı. Unutma. Hak ile batılın savaşı inançlılarla inançsızlar arasında değil, inanlarla kabul edenler arasındaydı. İlimle uğraşıp, sorgulayan, aklını kullananlarla, mucize isteyenler arasında. Zannetmeyin ki tasavvufa ilimsiz girenlerin dinleyip, ezberleyip, anlattığı kerametler Ruhani, İslami birşey. Zannetmeyin ki Peygamberimize devamlı olarak olağanüstülük atfedenler sevaba giriyorlar. Bilakis aynı İbrahim Aleyhisselam'ın hak dinini bozanlardan farksız bir şekilde bu dinin davasını bozuyor. Yani insanoğlunun aklını kullanmasını engeliyor aynı kendisininkini engellediği gibi. Gün geçtikçe camiler aynı Kabe'nin İbrahim(as)'dan sonra kabul edicilerle dolması gibi doluyor. Övgü dolu uydurmalar karşısında uyarılarda bulunanlara ise aynı Kur'an'da geçtiği gibi: "Biz bunu Allah'a yakınlaşmak için yapıyoruz" diyorlar. Bize de insanın nefsinin hiç yok olmadığını, Peygamberimizin karşısındaki "insanın" o zaman mucize şimdi olağanüstü bir mehdi vb. gibi şeyleri beklediğini yani hiç değişmediğini müşahede etmek kalıyor. Hak ile Batılın savaşı hiç bitmedi. Çünkü Batıl kendisinin batıl olduğunu hiçbir zaman anlayamadı. |
Gönderen
encodeum
zaman:
21:17
3
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
28 Mayıs 2007 Pazartesi
İslamiyet, Demokrasi ve Siyaset (İddialar ve Cevaplar)
Daha önceden Oy Kullanmadığını Belirtme Sendromu ve GÜZEL(!) Dinimizi Siyasete Alet Edenlere Karşı Çıkmak yazısında işlemiş olsam da bu hususu tekrardan daha kapsamlı olarak ele almanın gereğini farkettim.
Oysa ki vaadler ve siyasi projeler uzman bir kadronun onayına sunulsa bunların hiçbirisi olmayacaktır. Bu durum da herkese bir oy hakkı vermenin ve halkın kendi kaderini tayin saçmalığının bir başka zararı. Bediüzzaman’ın DP’yi desteklemesinde “siyaseti dine hizmetkar ve dost kılma” düşüncesi önemli bir etken olmuştur Yukardaki linkten daha detaylı okuyabilirsiniz Üstadın siyasetle nasıl içli dışlı olduğunu. Elbette olacaktı çünkü bu alanı da kimseye bırakmaması gerektiğin biliyordu. Şimdiki akl-ı evvel bir iki grup gibi düşünmüyordu. Yukardaki söz siyaseti yalnızca kendi şahsi çıkarları için güç elde etme aracı olarak kullanlar için geçerlidir demek doğrudur. |
25 Mayıs 2007 Cuma
Peygamberimizin Son Çilesi : Evlilikleri (Tüm İddialar ve Cevaplar)
İslam karşıtlarının üzerinde bol miktarda demagoji yaptıkları Efendimizin evlilikleri meselesinde sorulan tüm soruları ve cevapları içeren refrans bir kaynak olması için hazırladım(derledim) bu yazıyı. İlk etapta pdf olarak koymayı düşündüysem de şimdilik bu şekilde yayımlamakta fayda var. İslamiyet bir din midir peki? Ayetlerin dünya hayatına değer vermeyerek ve mutluluğu ahirette vaad ederek bunu desteklemesi lazım. Kontrol edelim: Sıkıntı çekme bir kaide. Kural. Çünkü her insanda nefs(zulüm yapma isteiği) ve ruh(haksızlığa karşı gelme isteği) var. Çünkü şeytan hiç boş durmuyor. Allah'ın mudill sıfatının tecellisi ile meşgul. Bu yazdıklarım duygu sömürüsü değil idi. Bu yazdıklarım ile "bakın ne kadar sıkıntılar çekilmiş keşke çekilmeseydi" demiyorum ya da bunlar için üzülmüyorum size de bu tip şeyleri okurken ağlayın demiyorum. Bu tip hikayeler karşısında sanki etkilenmiş, üzülmüş gibi rol yapanları da sevmiyorum. Böyle birşey yapmak zorunda değilsiniz zaten. Bu tip hareketler inanın bana nefsani. Bu sıkıntılar Allahın vaadidir. Allah'ın bir kaidesidir. Her mümin İslamiyet için bu sıkıntılar ile deneniyor. Dikkat edin İslamiyet için sıkıntı çekerek deneniyor. Bu çok özel bir kavram; üzerinde durmakta fayda var. Herkes sıkıntı çekebilir. Para sıkıntısı, sağlık sıkıntısı, evlilik sınıtısı. Fakat din için sıkıntı çekmek istisnasız her sıkıntıdan çok daha farklıdır. Neden böyle derseniz. Çünkü dünyevi sıkıntılarınızdan kurtulma isteği gene dünyevi yani nefsani başka isteklerden ileri gelir. Ve bu tarz sıkıntılardan kurtulmak için kural dinlemez insanoğlu. Dikkat edin insanlar para sıkıntısını, sağlık sıkıntısını aşmak isterken her yolu mübah görmektedirler ve gözü hiçbir şeyi görmemektedir. Ama İslamiyet için çektiğiniz sıkıntıyı aşarken her yolu mübah görmeden, haklı olmak için ekstradan çaba sarfetmelisiniz. Eğer ki İslami sıkıntılar aşarken de kurallara uymuyor iseniz yaptığınız şey yalnızca karşı tarafı yenme çabası olacaktır ve bu durum İslami yani ruhani değildir. Yani para sıkıntısını aşmak isteyen insandan hiçbir fark kalmayacaktır. İslami sıkıntıya katlanmanın farkı burdadır, katlanırken dahi sınırlara riayet etmek ve nefsani davranmamak. Yani bizler galip gelmek için her yola başvurma hakkına sahip değiliz. Herşey nefsi yenmeye vesile olmalıdır. Nefsin en doruk noktaya uılaştığı an, kavga(savaş) anıdır. İşte o anda kendine hakim olup nefsini alt edebilirsen çok büyük mertebeye ulaşmışsındır demektir. Onun için cihad en büyük ibadettir. Nefsin en çoşkun olduğu anda onu ezebilmek. Eğer İslamiyet için savaşırken, mücadele ederken karşı tarafı yenme için gayret ediyorsanız yaptığını İslam adı altında tamamen nefsani bir çaba olacaktır. Bu ise seni dini bir mücadeleye değil ideolojik bir mücadeleye sevkedecek demektir. Adı istediği kadar islami olsun. Çünkü haklı olma davası yerini yenme davasına bırakacak. Artık davanın kendisi ile değil karşı taraf ile yani şahsılar ile ilgilenmeye başlayacaksınız. İşte bu durumda dahi kendine hakim olma ve galip gelmeye çalışmama yalnızca haklı olmaya çalışma müminin en büyük özelliğidir. İslamiyetin de senden istediğidir. Herşey nefsi yenmek için bir vesiledir savaş da öyle. Zannetme ki Allah senden savaşmanı kendisi için istiyor Allah savaşmanı nefsini yenmen için vesile kılıyor. Onun için galip gelmek zorunda değilsin ama haklı olmak zorundasın. Karşındakini düşünmeden nefsini düşünmelisin. Olması gereken mücadele anlayışı şudur: Sana zulüm yapana merhamet et, gene tebliğ et. Başkasına zulüm yapanı asla affetme. Kaide olarak alınması gerekir başkasına yapılan zulme asla seyirci olmama ve asla affetmeme ama kendine yapılanı düşünmeme. Böylece asla nefsani davranmazsın. Çünkü kendine yapılan zulüm için her ne kadar İslamda karşılık vermeye cevaz olsa da; sen gene de sonuna kadar dayan çünkü fevri hareket edersen nefsine uymuş olursun ama başkasına yapılan zulme karşı çıkarsan ruhuna uymuş olursun çünkü hiç tanımadığın birisi için nefs asla fedakarlık yapmak istemez. Savaşmak bile ne kadar zordur İslamiyette. İslamiyet için savaşıyorum diyip yalnızca İslam üzerinden nefsani savaş yapanlar ne ziyana uğradılar, uğruyorlar. Rivayet odur ki: Allah mahşer gününde şehit olduğu sanılan bazılarına şöyle buyuracak:"Siz size şehit densin diye şehit oldunuz" İşte Allah'ın yolunun yolcusu herkesin sıkıntısından bin kat daha sıkıntılıdır. Çünkü sıkıntıyı aşarken bile gene ruhani davranmak zorundandır. İşte bunun için İslamiyet mutluluğu vaad etmez. Çünkü bu şekilde dünyevi mutluluğa asla ulaşamazsın. aslında vaad etmemek değildir bu; hiçbir şeklde mutluluğa ulaşamayacağın belli olduğu için sıkıntılar ile çokca baş edeceğinin önceden söylenmesidir. Ve hemen akabinde ise buyurulur:"Sabredenlere müjdele" Bunları niye anlattım derseniz. Sıkıntı çekmenin kural olduğunu bilmek çok önemlidir. Yani olmasaydı da olurdu diye birşey yok. Ya da keşke peygambeler bu kadar sıkıntı çekmeselerdi diye de birşey yoktur. Her peygamber gibi Efendimiz de hayatının son anına kadar sıkıntılar ile boğuştu. Dediğimiz gibi önce yetim ve öksüz olma sonrasında savaşlar, kavgalar, mücadeleler devam etti. Fakat başarılı olunmuştu. Yani Savaşlar kazanılmış yönetim ve üstünlük ele geçirilmişti. Yani artık Efendimiz rahat edebilirdi. Hmm edebilir miydi? Hayır edemezdi. Ederseydi ilahi kaide bozulmuş olurdu. Gene sıkıntı çekecekti. Peygamberimizin çok kadınla evliliğini araştırdım ve şunu gördüm ki hayatının son dönemindeki en son sıkıntısı olmuştu bu durum Efendimizin. Daha önceden sokakta yaşamıştı sıkıntıyı şimdi evinde yaşayacaktı. Farkettim ki çok kadınla evliliği Efendimize asla huzur getirmemişti. Zaten huzur için de yapılmamıştı biraz sonra göreceğimiz gibi. Onun için sıkıntı çekme konusunu bu kadar uzatarak anlattım. Sıkıntı son ana kadar devam etmişti. Şimdi sırası ile tüm evliliklerini ve tüm ateist iddiaları uzun uzadıya inceleyelim. 2-) Peygamberimizin tüm evlilikleri, iddialar ve cevaplar Aslında akıllı ve mantıklı olarak bakıldığında ateist iddialarının yalnızca demagojiden ibaret şeyler olduğunu görürüsünüz bu evlilik hususunda. Daha önceki Ateizmin Beyin Yıkama Yöntemleri yada Lağım Çukurunda Kulaç Atmak yazısında da belirtmiştik bu durumu. Olabildiğince laubali bir şekilde konuşacaksın evlilik husunda. Buram buram argo kokan kahvehane ağzı ile. Sanki cinsel ilişkiyi yeni keşfenden minik çocuk gibi... Bunu uyku, yemek, yada tuvalette ihtiyacını gidermekten farklı bir uslup ile aktaracaksın. Erkek ile kadının çiftleşmesini gündelik argodaki "erkeğin becermesi" olarak dile getireceksin. Zaten bu tip iddialarda kullanılan kelimeler (afedersiniz)becermek, (aferdesiniz)düzmek vs.. gibi özenle seçilmiştir. Hatta tecavüzden bile bahsedeceksin. Bu noktada bir örnek olarak Turan Dursun'un Hz. Aişe'nin bir sözünü nasıl argolaştırarak aktardığını görelim 2.1-Ayet şöyledir: “Eşlerinden dilediği(nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Bunda senin üzerine bir günah yoktur…” Bu şekilde argo uslup ile bu konuya yaklaşanlara denilecek tek şey şu olsa da: "Sizler kendi eşleriniz ile yatak odanızdaki ilişkinizi becermek yada düzmek olarak düşünüyor olabilirsiniz. Sizler kendi kızlarınızı evlendirdiğiniz zaman mutlu bir birlikteliğe adım attırdığınızı değil, onu başkasına becerttiğinizi söylüyor olabilirsiniz. Sizler eşlerinizi, kızlarını bu şekilde görüyor olabilirsiniz. Ki zaten insan kendinden başka kimseyi bilmezmiş. Yani başkaları arasında geçen herhangi bir olay karşısında kendisini düşünür ve o şeklide algılarmış. Tabi ki de bunca pornografi bunca kahvehane muhabbeti, bunca küfür ile yoğrulmuş bir ortamda yetişen şahıs cinsi münasebeti hayvani bir tarz olarak düşünecek. Kendi hissettiğini başkalarının da hissettiğini sanacak ve o şekilde uslup kullanacak. Yani aslında kendisini aktaracak. Teceavüz, becermek, bilmemne yapmak bu tip insanlara ait şeyler olsa da. Bizler nasıl ki savaşta bile sınırı korumak ile mükellef isek tuvalette ihtiyaç giderirken, yemek yerken, eşlerimizle ilişkilerimizde de sınırı ve sevgiyi gözetmek zorundayız. Biz ne sizi ne de başkasını sizin gördüğünüz şekilde görmüyoruz." Biz gene de bu şekilde yaklaşmadan bu çok kadınla evliliğin altındaki sırrı Kuran'da vaad edilen sıkıntılar çerçevesinde keşfetmeye çalışalım. Kâfirlerin sürekli gündeme getirdikleri bir konuda Hz. Peygamberin evlilikleridir. 15 asır önce yaşamış olan Hz. Peygamberin aile hayatı gözler önündedir. Onu tenkit edenlerin ve liderlerinin cinsel hayatı ise bilemediğimiz bir konudur. İsterdik ki onlarda neler yaptıklarını ortaya koysunlar da gerçekler ortaya çıksın. Ayrıca bir olayı değerlendirirken o zamanın mevcut şartlarıyla değerlendirmek gerekir. Sırçalı köşkünüzde oturup ta yüzyıllar önceki olayları kahvenizi içerek değerlendiremezsiniz. Şimdi sırası ile evliliklerinin tümüne bakalım: 1-Hz. Hatice: 28–40 yaşlarında iki çocuklu, dul. Peygamber onunla 25 yıl evli kalmış ve 2 oğlu 4 kızı olmuştur. Yaklaşık 620 yılında Hz Hatice ölünceye kadar Hz. Peygamber başka birisiyle evlenmemiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile evlendiğinde 25 yaşındaydı. İkinici evliliği ise kendisi ile yaşıt ve çocuklu, dul bir bayan iledir. Hz Hatice'nin vefatından sonra bekarlığında sorumluluklarını tek başına sırtlandığı çocuklarının üstüne bir çocuğun daha sorumluluğunu almıştır. Bir evladın daha yükünü omuzlamıştır. 2-Hz. Sevde: 50–53 yaşında, dul ve bir çocuklu. Hz. Hatice’nin ölümünden sonra evlendiği ilk kadındır. İlk devirde Müslümanlığı kabul etmiş Sükran b. Amr’la evlenmiş, Habeşistan’a hicret eden ikinci kafileyle hicret etmiş, eşi burada Hıristiyan olmuş, bunun üzerine Mekke’ye dönmüş, müşrik babası ve kardeşi Abd ile yaşamak zorunda kalmıştır. Hicretten iki yıl önce evlenmişlerdir. Hz. Peygamberin çocuklarının büyütülmesi ve eğitilmesinde önemli rol oynamıştır. Hz. Ömer halifeyken kendisine gönderdiği bir kese paranın tamamını fakirlere dağıtabilecek kadar cömerttir. Hz. Peygamber, Hz. Sevde ile evlendiğinde 51 yaşlarındaydı. 3-Hz. Aişe: Üçüncüsü, Hz. Aişe validemiz ile evliliği ise en tartışmalı olandır. Kendisi dul olmayan tek eşidir.Hz. Aişenin evlilik tartışmalarında yaşı ile ilgili 2 iddia bulunmaktadır biz ikisini de iktibas edelim Birinci iddia Hz Ayşe 18 yaşında idi: 1-) HZ AİSENİN YAŞIİkinici iddia ise ilginç bir çalışma: 2-) HZ. AİŞENİN EVLİLİK YAŞI TARTIŞMALARINDA SAVUNMACI TARİHÇİLİĞİN ÇIKMAZI Herşey açıklanmış zaten. Bu noktada Hz. Aişe ile ilgili İfk hadisesine de bir göz atalım. İFK HADİSESİ: Adını, Kur'an'daki olaya ilişkin âyetlerde (en-Nûr 24/11-22) iki defa geçen (en-Nûr 24/11, 12) ifk kelimesinden alır. İfk "iftira, en kötü ve en çirkin yalan" demektir. İfk, Kur'an'da ayrıca iki yerde (el-Furkân 25/4, Sebe' 34/43) sözlük anlamında geçmektedir. İftiraya yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hz. Aişe'den aynı şekilde nakledilen hadise şöyle gelişmiştir: Tekrardan Efendimizin 55 ile 65 yaşlarında çocuklu hanımlar ile evlenerek onları ve çocuklarını himayesine ve sorumluluğuna aldığını görmekteyiz: 4-Hz. Hafsa: Hz. Ömer’in kızı Hafsa, Huneys b. Huzafe ile evlenmiş kocasının Uhud savaşında şehid olmasıyla 22 yaşında dul kalmış. Fiziki olarak pek güzel olmadığı rivayet edilen Hz.Hafsa okuma yazma bilen nadir insanlardandır. Babasının, Hafsa’yı Hz. Osman’la olmayınca da Hz. Ebubekir’le evlendirme isteği onlar tarafından kabul görmeyince Hz. Peygamber Hafsa’yla Hicri 3. yılda evlenmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hafsa ile evlendiğinde 56 yaşlarındaydı. 7-Cahş kızı Zeynep: Sonrasında ise Hz. Zeynep'le gene soruların sorulduğu bir evlilik gelmekte. Bunu Muhammed Esed Tefsirinden okuyalım: AHZAB 37. VE BİR ZAMAN, (42) [ey Muhammed,] Allah'ın lütufta bulunduğu ve senin de iyilik ettiğin kişiye, (43) "Eşini terk etme ve Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!" demiştin. Ve [böylece] Allah'ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi (44) içinde gizlemiştin; çünkü insanlar[ın ne düşüneceklerin]den çekiniyordun, oysa çekinmen gereken yalnız Allah olmalıydı! (45) [Fakat] sonra Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde (46) onu seninle evlendirdik ki [gelecekte] evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlar[la evlendikleri] için müminler suçlanmasın. (47) Ve Allah'ın buyruğu [böylece] yerine getirilmiş oldu. Bu konuda şu kaynağa da bakabilirsiniz: http://www.sadabat.net/ateizm/zeyneb.htm Geri kalan evlilikleri de şu şekildedir: 8- Ümmü Habibe: 55 yaşında dul. Mekke başkanı Ebu Sufyan'ın kızı, kocasıyla birlikte Müslüman olan ve Habeşistan'a hicret eden Ümmü Habibe, alkolik kocasının Hıristiyan olması ve orada ölmesi üzerine Hicri 7. yılda evlilik gerçekleşir. Bu evlilikten kısa süre önce inen bir ayet şöyledir: "Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir." (Mümtehine/7) Mekke'nin fethi ile de babası Ebu Sufyan Müslüman olur. Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Habibe ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı. 9- Cüveyriye. Beni Mustalık kabilesi reisi Haris'in kızı. 10-Safiye: Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Hayberin fethedilmesinden sonra Hz. Peygamber onunla Hicri 7. yılda evlenmiş üç yıl evli kalmışlardır. Hz. Peygamber, Hz. Safiye ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı. Bu evlilik ile ilgili iddialar ve cevaplar aşağıda ayrı bir başlıktadır. 11-Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) : Resulullah İslâm’a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs’tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca, Resulullah Mariye’yi kendisine almıştı. Bilahare azad ederek, onunla evlenmiştir ki, oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.12-Meymune: Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz’in amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor." yorumunu yaptılar. Yukarıda da kısaca görüldüğü gibi Peygamberin evlilikleri, siyasi ve sosyal sebeplere dayalıdır. Müslümanların 10 yıl gibi kısa bir sürede Arabistan yarımadasına hâkim olmalarının altında yatan sebeplerden birisi de budur. Hz. Peygamberin evli kaldığı sürelere, evlendiğinde kaç yaşında olduğuna ve evlendiği kadınların yaşlarına bakılırsa mesele "buzağı altında, öküz arayan" Dursun gibilerin aktarmaya çalıştığından daha faklı olduğu görülecektir. Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/hzmuhammedinevlilikleri.htm İşte tüm evlilikler, iddialar ve cevaplar bunlar. Özellikle sadabat.net sitesine çok teşekkür ediyoruz bu tip aydınlatıcı yazılar yazdıkları için. Burada belirtmekte fayda var çok kadınla evlilik zannedildiği gibi İslamiyetin icad ettiği birşey değildir. İslam öncesi arap geleneği daha doğusu neredeyse tüm dünyanın geleneğidir. İslam bunu haram kılmamış çünkü doğrudan haram kılacak birşey yok ama açıkça tavsiye etmemiştir Nisa 3. Eğer yetimlere karşı adil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman, size helal olan [diğer] kadınlardan (3) biri ile evlenin –[hatta] ikisi, üçü veya dördü [ile]; ama onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman [sadece] bir tane ile– yahut meşru şekilde sahip olduklarınız (4) ile (evlenin). Bu, doğru yoldan sapmamanız için daha uygundur. Efendimizin hanımlarının kendi vefatından sonra evleneneme durumları ile ilgili de bir iddia var. Bu noktada eski bir yazımızdan alıntı yaparak bu iddiayı da ele alalım. Bildiğiniz gibi Efendimizin Hanımlarının kendi vefatından sonra evlenmesi yasaklanmıştır ilahi bir hükümle. Hemen ayeti okuyoruz: 3-) Sonuç Gördüğünüz gibi Peygamberimiz hayatının büyük bir çoğunluğunu tek eşli ve dul olarak geçirmiştir. Son dönemde yaptığı evlilikler ise çoğunlukla onun himayesine aldığı bakılmaya muhtaç yaşlı hanımlar ve onların evladlarıdır. Hz. Hatice'den sonra yaptığı 11 evliliğinin 7'si 50-65 yaşları arasında değişen bayanlardı. Ve Hz Aişe dışındakilerin hepsi ise dul idi. Bu evlilikleri cinsel eksenli düşünmek, cinsellikten başka hiçbir şey düşünmeyen zihinlerin işidir. Bizim göstermek istediğimiz ise Efendimizin aynı tüm Peygamberler gibi hayatlarındaki değişmez kaide işlemiş ve bu durum onun için sıkıntıdan başka birşey olmamıştır. Her evliliği aslında başka bir problem başka bir sorumluluktur. Yani çok kadınla evliliği görülüyor ki asla onu mutlu eden bir gelişme değil aksine yapılması gereken bir vazife idi. Cinsel eksenli düşünmek ise yalnızca art niyettir, demagojidir. Bu evliliklerin ardındaki sır ise onun hayatı boyunca bitmeyen çilesinin evinin içindeki durumudur. Turan Dursun'un bilerek argo ifadelerle tercüme ettiği Hz. Aişenin şu sözü bize neden bu evliliklerin yapıldığını izah etmekte: "Son zamanlarda yetişen en büyük âlimlerden olan Molla Sadreddin YÜKSEL şöyle der: “Hz. Âişe'nin söylediği sözden maksadı şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber'e hibe eden kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah c.c. gerçekten Onun arzu ve isteğini —meselâ eşleri arasında nöbet usulünün uygulanmasından muaf tutulmasını— süratle yerine getiriyor. Artık ben de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O'nu da —Peygamberi de— rahatsız edebilirdi.”" Efendimizin evlilikleri aslında onun cihad yapmasından ya da saldırılara uğramasından ya da toplum içinde kınanmasında hiçbir farkı yoktur. O'nun için bir sıkıntı bir imtihandı. Böyle olduğu için nasıl cihad sırasında ya da tebliğ sırasında Allah'ın yardımı ve yol gösteren ayetleri eksik olmamışsa özel hayatını düzenlenmesi konusunda da bu ayetler eksik olmamıştır. Mesela en tartışmalı olanı, Ahzab 51. Efendimizin cinsel ilişki sırası ile alakalı yaşanan bir sıkıntı ile alakalı. Ahzab 51. [Şunu bil ki,] onlardan dilediğini bir süre yanından uzaklaştırabilirsin ve dilediğini de yanına alabilirsin; ve [bir süre] uzaklaştırdıklarından birini yeniden istemende bir vebal yoktur: (62) bu, [seni her gördüklerinde] gözlerinin parlamasını (63) ve [gözden çıkarıldıkları zaman] üzülmemelerini ve onlara vermek zorunda olduğun her şeyden hoşnutluk duymalarını sağlar: çünkü [yalnız] Allah kalplerinizden geçeni bilir; ve Allah her şeyi bilendir, halîmdir. (64) 62 - Böylece Hz. Peygamber'e, doğuştan adalet duygusuna sahip olmasına ve her zaman eşlerine mutlak bir eşitlik duygusuyla yaklaştığını hissettirecek şekilde davranmasına rağmen, onlara karşı kocalık mükellefiyetlerinde katı bir "dönüşüm" (rotation) kuralına uymak zorunda olmadığı söylenmektedir. 63 - Yani, Hz. Peygamber onlardan birine ne zaman yaklaşsa, bunu kocalık "sorumluluğu"nun bir gereği olarak değil de, içten gelen bir şefkat ve sevgi ile yaptığına kesinlikle emin olduklarından. 64 - İbni Hanbel'in Müsned'inde Hz. Ayşe'den rivayet edilen bir Hadis'e göre "Hz. Peygamber, sevgisini eşleri arasında eşit bir şekilde paylaştırır ve şöyle dua ederdi: Ey Allah'ım, ben elimden geleni yapıyorum, öyleyse benim elimde olmayıp [yalnızca] Senin kudretinde bulunan bir şey[i yapamadığım]dan dolayı beni sorumlu tutma!" -bu şekilde kalbinin içindekine, yani [eşlerinden] bir kısmını ötekilerden daha fazla sevmesine işaret etmek istiyordu. İddia şu: Allah’ın işi gücü yok da, Muhammed’in cinsel ilişkilerine bir düzen getiriyor. Bu ayette diğer Müslüman’lara en ufak bir uyarı veya yarar yok. Sünnete uyarak onlar da karılarını istedikleri sıra ile düzmeleri dışında, tabii.. Peki Kur'an'ı Efendimiz kendi yazdı ise böyle özel birşeyi neden Kur'an'a koysun. Kendisi zaten bu kuralı kendiliğinden koyabilirdi. Hanımları bu iddia sahibi gibi ateist değillerdi. O'nun sözünü zaten her şekilde dinliyorlardı aynı tüm sahabeler gibi. Aslında bu ayet en fazla şüphe yaratan ayet gibi duruyorsa da; gören gözler için Peygamberliğin en büyük delillerinden, kitabı kendisinin yazmadığının en açık delillerinden biridir. Çünkü hiç kimse ama hiç kimse böylesi özel bir durumu, kendi özel hayatını başkalarına açıklamak istemez. Daha önceki kutsal kitaplar gibi Kur'an'ın da nesilden nesile okunacağını bilen biri ne diye kendi özel halini açık etsin. Ağzından çıkan herşey zaten kural iken. Bu ayet aslında benim burada savunduğunu desteklemesi açısından çok büyük bir delildir. Konu her ne olursa olsun İlahi sıkıntı var ise İlahi yol gösterme de vardır. Nasıl ki müşrikler ile tartışırken cevap ayetleri var ise ilahi yardım olarak. Nasıl ki cihad ederken moral ve destek ayetleri var ise ilahi yardım olarak. Aynı şekilde özel hayatını ilahi bir şekilde idame ettiren Efendimize aile içinde yaşadığı problemleri ve huzursuzlukları aşma husunda da ilahi yardım bulunmaktadır. İşin ilginci bu vazifenin fedakarlık taşıması peygamberlikten sonraki evliliklerinde kendini göstermektedir. Her evlilik beraberinde problemleri de getirdi. Peygamberimiz dualarında da zaten devamlı olarak kendisinin adaletli olmak için elinden geleni yaptığını bildirmesi ise çok manidardır. İnsana dair kıskançlık, huysuzluk ve diğer bütün hanımlarının sorunları ise ilahi kaideler ile aşılmıştır. Şahsi olarak koyabilceği kaideler ile de aşılabilirdi ama ilahi kaidelerle aşılmıştır çünkü kendisi evliliklerini şahsi istekleri için değil fedakarlığı ve sorumluluktan kaçmamasında dolayı yapmıştır. Eğer şahsi isteklerle evlilik yapmış olsa idi emin olun bu ayetlerinde hiçbiri olmaz idi. Dikkat ederseniz Efendimiz Hz. Hatice ile peygamberlik geldikten sonra 10 yıl daha birlikte olmuştur ama Hz. Hatice ile ilgili evliliğini düzenleyen hiçbir ayet yoktur. Ki Hz. Hatice ile birlikteliğinde de belli başlı sorunlar ile uğraşmaktaydı. Örneğin çok kadınla evliliğin gelenek olduğu o toplumda bir sürü evlenme teklifi almasına hatta Hz. Hatice'nin bizzat Efendimize de kendisinin yaşlandığını söyleyerek izin vermesine rağmen kendisi evlenmemiştir. Yani çözümü kendisi sağlamıştır, kararı kendisi vermiştir. Çünkü Hz. Hatice ile evlilik kararını da kendisi vermiş idi. Velhasılı Kelam; Başkasının özel hayatını bilip o konu hakkında spekulasyon yapmak, argo muhabbet yapmak dünyanın en kolay işidir. Herkes de pûr dikkat dinler zaten. Magazin haberlerinin dünyanın en populer haberleri olması boşuna değildir. Onun için zaten asla ve kati suretle hiçkimse özelinin bilinmesini istemez. Bunun için direnir. Kur'an'ın genel uslubuna bakılırsa ve ayetlerin geliş nedenleri incelenirse Efendimizin şahsı ve özeli ilgili bu tip ayetlerin neden var olduğu daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Sözün özü; bu evlilikler asla ve kati suretle kendimizde hissettiğimiz gibi cinsel eksenli olmamıştır. Evlenilen 12 hanımın 7 tanesinin Efendimizden büyük yada yaşıt ve 50-65 yaşları arasında çocuklu olması zaten herşeyi göstermekte ; Hz. Aişe dışındakilerin ise hepsi dul bayanlardı. Hz. Aişe'nin özel durumu ise yukarda izah edilmiştir. Son söz olarak bu izahatlar zaten bütün sorulara cevap vermektedir ama özel olarak Hz. Muhammed'i(s.a.v) mübarek bir insan olarak kabul etmeyenlere tavsiyem yiğidi öldür ama hakkını ver atasözünü anlamına bir daha baksınlar. ENCODEUM TRADITION OF HIDDEN KNOWLEDGE |
Gönderen
encodeum
zaman:
01:45
0
yorum
Etiketler: E-Kitap - İktibas -Tanıtım
12 Mayıs 2007 Cumartesi
AHİR ZAMAN HADİSLERİ İLE İLGİLENENLERE UZMANLIK SORUSU
Naim b. Hammad, Ebu Cafer'den tahric etti, O(s.a.v) şöyle dedi: "Beni Haşimde'den sağ avucunda ben bulunan bir genç, siyah bayraklılarla Horasan'dan çıkar, onun önünde Şuayb b. Salih bulunur ve Süfyani ordusu ile savaşır onları hezimete uğratır." Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler - AHİR ZAMAN MEHDİSİNİN ALAMETLERİ syf:63İlginç; rivayete göre (ki rivayetin sahihliğini(sağlamlığını) bilmiyoruz ama bunun gibi siyah sancaklı hadisleri çoktur) doğudan "siyah sancaklı" bir grup çıkacakmış. Bu zamanda bu kadar çok dillendirilen siyah sancak fikrinden habersiz müslüman görmek kolay değil, ki bazıları İslamiyetle ilgilenmese bile maşallah bu hadislerle baya bi içli dışlı, e tabi gelecekten, özel bilgilerden haberdar olduğunu sanma insana ayrı bir hava katıyor. Birçok kişi de tip bu hadislere bakarak kendine siyah sancaklı diyor. O zaman kendine siyah sancaklı diyenler yada diyeceklere benden bir soru. "Siyah sancak" tabiri, fikri Peygamberimiz'in değil çünkü o gelecekteki insanlara bakarak konuştu. Evet, tarih içinde "siyah sancak" tabirini ilk söyleyen peygamber oluyor ama bu gelecekten bir haber yani kendisinin tasarladığı yada ürettiği bir fikir olmamalı. Onlarda siyah bir bayrak görüyor. E İslamdan bi haberlerin bile ahir zaman hadislerini bilip konuştuğu günümüz toplumunda İslam için savaşacak ordu mesuplarının bu hadisleri bilmemesine imkan yok, o zaman da gelecekteki insanlar da düşünerek birşey bulmuş yada karar vermiş değiller çünkü onlar da Peygamberden duyuyorlar ve siyah bir bayrağı kendilerine sancak yapıyorlar. Yani, "Siyah bayrak" tabirinin sahibi peygamber değil çünkü O gelecektekini gördü; gelecektekiler de değil çünkü onlar da ilk peygamberden duydu. Bu durumda, siyah sancak fikri kime ait? |
Gönderen
encodeum
zaman:
23:14
5
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
07 Mayıs 2007 Pazartesi
İslamiyet ve İdeoloji: Zeytin Dağına Bir Yolculuk
1. Müslüman Olmak Nedir? Ne değildir? (Taklidi ve Tahkiki imana NEFS ve RUH üzerinden tasavvufi bir bakış) Din ve İdeoloji ya da Önemli yerlerin aktardığım yazının tamamı buradan okumanızı tavsiye ederim: http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD3.html Nefs yalnızca ister. Başka hiçbişey yapmaz. Devamlı olarak ister. İstediği şeyler dünyevidir.Peki ikinci makelede Ruh'u anlatırken ne demiştik: Çünkü Ruhun asıl aşkı dünyada hiç elde edilemeyecek olan şeydir. Ruh uhreviyi ister, nefs dünyeviyi; ideoloji dünyayı vaad eder, din uhreviyi. Bu noktada şöyle bir izahat yapabiliriz. Bir fikrin din olabilmesi yalnızca uhreviyi vaad etmesi ile, ideoloji olabilmesi ise yalnızca dünyeviyi vaad etmesi ile belli olur. İslamiyet bir din midir peki? Ayetlerin dünya hayatına değer vermeyerek ve mutluluğu ahirette vaad ederek bunu desteklemesi lazım. Kontrol edelim: Ankebut 64. Bu dünya hayatı sadece bir oyundan ve bir eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşam odur.Ah keşke bilmiş olsalardı. ve daha bir çok ayette bu şekilde tanımlanmıştır dünya hayatı. Dünyada sıkıntı çekmenin ise ahireti isteyenler için kaçınılmaz olduğu açıkça bildirilmiştir. Hiçbir fikir böyle birşeyden bahsetmez. Bahsedemez. İnancın dinden farkı budur işte, her inanç din değildir.
"Peki ikisi birden olmaz mı?" HAYIR OLMAZ! İkisi birden olmaz. Hem bu dünyada hem öte dünya vaadi olmaz. Olamaz. Bunun için ilk yazıyı detaylı bir şekilde yazdım. Nefs hiçbir zaman uhrevi olanı istemez. İsteyemez. Ruh ise uhrevi olanı ister yalnızca. Dünyevi olanı isteyemez. Bu kuraldır. Mesela; Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış sözüne bunun için defalarca karşı çıkmışımdır önceki yazılarımda. Putperestlik : Yalnızca İnanan Olup Müslüman Olamamak yazısında şöyle demiştim: Mesela dersin ki:”Yarın ölecekmiş gibi ahirete ,hiç ölmeyecekmişiz gibi dünyaya çalış”. Bak bu putperestliğin mihenk taşıdır. Putperestliğini O’nun(S.A.V) üzerinden gizleme çabanZayıf ve Uydurma Hadisler Üzerine Bir Çalışma yazısında ise: Örneğin "hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış" sözü. Nasıl da doğru gibi duruyor değil mi. Oysa ki bu düşünce tamamen İslamiyetin felsefesine, davasına aykırıdır. Zaten sözdeki gibi; yarın ölecekmiş gibi ahiret hiç ölmeyecekmiş gibi dünya düşüncesi aynı yerde barınamaz... demişim. "Ben hem dünyaya hem ahirete çalışıyorum"; iyi birşey değildir. Zaten ahirete çalışma diye birşey yoktur. Dünyaya ahiret için çalışırsın. Fakat bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Biraz sonra örneklierini vereceğimiz gibi ahirete çalıştığını sanarak dünyaya yani nefsine çalışanlar da çoktur. Kendini kandıranlar. Zaten Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?(Sapıklığa Farklı ve Derinlemesine Bir Bakış) yazısında anlatmaya çalıştığım işte bu kavramdı. Dünyaya yani nefsine ahirete çalıştığını sanarak çalışma. Günahkarlık değil bu, sapıklık. Orda demiştik ki: İşte günahkarlık ile sapkınlığın farkı budur. Günaha girme aşamasında din ile kendinizi kandırıp kandırmadığınızdır. Yani günahkar günaha girerken günaha girdiğini bilir ve her an onu melek yada aklı döndürebilir günahtan. Ama sapık günaha girerken onu döndürecek olan meleği (ki melek döndümek için dini kullanır) gene din ile susturur.Sapık olmayı belirleyen husus günahın ne kadar büyük olduğu yada çok küçük olduğu değil. Günaha girerken kendinizi dinle kandırıp kandırmadığınızdır. Size daha keskin bir bilgi vereyim. İlk yazıda dedik ki: (...)Bu ise ilim+açlık+zikir ve tefekkür ile olur ancak. Şurası çok önemli ki birinin bile eksik olması sizi tahkiki imana taşımayacaktır. Dördünün aynı anda olması gerekiyor. Var mı bizde dördü? Yok. O zaman kötü bir haberim var. Bizler hiçbir zaman için uhreviyi isteyen bir davranışta bulunamayız. İbadet edişi bile nefs-i emmarenin nefsanidir. Ne dedik: Her inanç din değildir. "İnsanların çoğu Allah'a puta tapar gibi tapar. Dünyalık için." Necip Fazılın evliyaların sözlerini derlediği Halkadan Pırıltılar (Bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Benim için dönüm noktalarından biri olmuştur bu eser.) isimli kitabında okumuştum bu sözü. Herşeyi açıklıyor aslında; niye nefs-i emmarenin kurtuluşunu zayıf olduğunu, bizlerin aslında hiç yol katedemediğimizi. Çünkü hem dünya için hem ahiret için gayret ediyoruz. Yok aslında ahiret için hiç gayret etmiyoruz. İstediğimiz herşey nefsani ama bunların ruhani, uhrevi, dini olduğunu sanarak kendimizi kandırıyoruz. İçimizde beliren uyarıları bu şekilde dindirmeye çalışıyoruz. Mutluluğa ulaşmak için yapılan ibadet ise bu kapsama girmektedir. Nefsin isteği olan mutluluğa ulaşabilmek için nefsin bir diğer isteğinden vazgeçiyorsun.((dikkat! açlık+ilim+tefekkür+zikir yok ise istenilen mutluluk mutlaka nefsani olacaktır. Yoksa cennet vaadi ruhani mutluluktur ve haktır. Buna ulaşmanın yolu bunu istemekten, isteyebilmekten geçer. Bunu isteyebilmek ise açlık+zikir+tefekkür ve ilmin birlikteiği ile olur)) Elbette bu durum İslami bir hareket değil. Ama en kötüsü şu ki bunu İslami sanıyor insanoğlu. İslamın bunu aktardığını sanıyor. Bu yazıları hazırlamanın temel nedeni de tekrardan beliriyor. İnsanlar nefslerini isteklerini yerine getirdiklerini farkında değiller İslamiyet olarak aktarılan şeye uyduklarında. Oysa ki yalnıza bir nanca uymakta insanoğlu bir dine değil. Bu durum alnını secdeden kaldırmayan bir dindarı bile kapsıyor. Tekrardan yazıyorum ki müslüman olmak başka dindar olmak başkadır, inanç başka din başkadır. Kur'anda defalarca "Allah'ın lütfundan isteyin" yazar. Lütfundan istemek demek, kıskançlığınızdan başkasında gördüğünüzden dolayı istememek demektir. Oysa ki dünyevi olarak istediğimiz herşey nefsanidir ve temelde kıskançlığımızdan, başkasında gördüğümüzden ya da kendimizi övdürmek istediğimizden kaynaklanır. Mesela ÖSS'de başarılı olmak isteği, hepimiz nasıl da dualar ettik değil mi. Peki neden? Tamamen nefsani. -"Ama başarılı olmak iyi birşey değil mi?" İşte ben de bunu göstermeye çalışıyorum: Bu başarı isteği tamamen dünyevi başka isteklerden kaynaklanıyor ve Allah katında hiçbir değeri yok.(AllahuAlem) -"Ama ben ÖSS'de iyi bir yeri kazanamayı dinim için istiyorum, aslında ahiret için istiyorum" Peki açlık+zikir+tefekkür+ilim ile meşgul musun? -"Hayır" O zaman sen sadece kendini kandırırsın, başkasını değil. Yukarıda saydığım dört şeyi yapmayan hiçkimse uhreviyi isteyemez. Bu böyledir. Putperestlerin birçok müslümandan daha dindar olduklarını yazdık defalarca ki onlar da yaratıcı kavramını kabul ettiklerini de yazdık defalarca, putun ardındaki ilahi güce taptıklarını. Peki putperestler neden putperesttiler taptıkları aslında fiziksel put değil ise? Çünkü ruhani olarak taptıkları ilahı kendi elleri ile yapmışlardı. Yanlış anlaşılmıştır: Put; helvadan yapılan şekiller değil burada, kendi elleri ile şekillendirdikleri dinleri, ilahları. Onların fikirleri yani ideolojisi "kuldan yaratıcıya doğru iken", müslümanların fikirleri yani dini "yaratıcıdan kula doğru" dur. Müslümanlıkta mesele bir yaratıcıyı kabul edip etmeme meselesi değildir yazni inanç değildir. İşte bunu günümüze uyarlarsak; kendi kendine geliştirdiğin bir mantığı dine sokarsan ve ona uyarsan İslam adı altında bir anda putperestliğe uymuş olursun. Yani dini kendin şekillendirirsin ve aslında elinle yaptığına taparsın. "Güzele bakmak da sevaptır" yada ne bileyim "Şucu olunmadan müslüman olunmaz" yada "Hayır canım bunu yapmak günah olur mu hiç" vs. gibi söylemler buna örnek olabilir. Kabul ettiğin yaratıcıya kendi kuralların ile taparsan, yönelirsen puta tapmış olursun, İsmine Allah demen hiç önemli değil, camide ibadet yapman da önemli değil. O zaman bizlerin bilmemiz gereken kabul ettiğimiz yaratıcının hangi özelliklere(sıfatlara) sahip olduğudur. Allah'ın sıfatlarını yaratılışın nedeni üzerinden aktarmaya çalıştığım yazının nedeni buydu. Sıfatlarını, bize "yalnızca kendisinin lütfundan istememizi" bildirdiğini bilmez isek, kendi koyduğumuz kurallara göre tapmaya, istemeye başlarız. O da bizi dünyevi isteklere götürür. O'nun sıfatlarını ve kurallarını bilmez isek elbette kuralları kendi kafamıza göre belirleyecez yani kendi isteklerimize göre. İlim+tefekkür+açlık+zikir'den herhangi biri yok ise istediklerimiz ruhani değil, nefsani olacak dolayısıyla isteklerimiz doğrultusunda koyduğumuz kurallar ise tamamen nefsimize hizmet edecek şekilde olacak. Yani dünyevi olacak. Dinle ideolojinin farkı da burada tekrar kendisini gösterecek. Dikkat ederseniz putperestlerin taptıkları ilahların hep dünyevi kavram üzerine kurulu olduklarını görürsünüz. Güneş tanrısı, Savaş tanrısı, bereket tanrısı... gibi dünyevi mutluluğun anahtarları. Kendi belirlediğimiz kurallar, inancımız ve ahlaki kabullerimiz yaradanda kula doğru değil, kuldan yaradana doğru olacak. Bizden çıkan herşey ise nefsani yani dünyevi olacak. İşte ideolojilerin çıkış noktası budur. Dinlerin bozulup ideoloji haline gelmeye başladığı anlardır bunlar. Günümüz toplumunda da vardır demiştik. Ek örnek olarak; hani derler ya "insanlara iyi davrandıktan sonra ibadete gerek yok" yada "çalışmak da ibadettir dolayısıyla şu ibadetleri yapmana gerek yok çalışırken" gibi. Sıfatları bilmediği için kuralları kendi koymaya başlıyor insan, buna tipik örneklerdir bunlar. Oysa ki Allah dünyevi iyilik adına yapılan iyiliğin kendi katında değeri olmadığını bildirmiştir zaten. Ama bunun bilinmemesi insanların kendi kendilerine iyilik tanımları yapmalarına ve bunların İslamiyette de yani dinde de sevap olduğunu söylemelerine götürüyor. Bu koyulan kural kendi inancında kendi ideolojinde sevaptır, dinde değil. Bakın dikkat ederseniz müslümanlıktan bahsederken kesinlikle işin ibadet boyutunu ele almıyorum tamamen fikirsel duruşunuz önemli. Yani düşünceniz önemli, yaptığınız fiiliyat değil. Eğer İslamiyetin ne sunduğunu anlayabilirsek ve bunu düşünüp tasdik edebilirsek, belki çok büyük günahkar olup fakat müslüman olabiliriz. Ama bunu yapmadan ibadete, fedakarlığa(oruç, zekat, namaz gibi dikkat ederseniz her ibadet fedakarlıktır) koyulursak çok büyük bir dindar olabiliriz ama müslüman olamayız. Nasıl ki istemek hem nefsani hem ruhani oluyor ise, inanma da hem nefsani hem Ruhani oluyor bu şekilde. İşin daha da kötüsü bu nefsani inancı Ruhani sanıyor insanoğlu, inanç eşittir İslamiyet sanıyor ve günahkarlıktan sapkınlığa kayıyor. İlim+açlık+zikir ve tefekkür yok ise istediğin herşey nefsten gelecektir bundan kaçış yok. İşte bu durum da ideolojiyi ve ideolojilerin vaad ettiğini çıkarır ortaya. Bakın ilk yazıda ne dedik: Şeytan : Yalnızca mantık kurmaya çalışır en baştada belirttiğim gibi.Nefsin isteklerin doğruluğunu anlatmaya çalışırBütün ideolojiler: nefsin istekleri doğrultusunda aklına karşı şeytanın yaptığı mantıksal çıkarımlardır. İşte ideoloji budur. Satanizmi siyah giyip metal müzik dinlemek değildir. Gerçekten satanizm, şeytandan gelen budur. Tekrardan Harun Yahya'nın "Yeni Masonik Düzen" isimli kitabına bakalım. Yahudilerin nasıl ideolog olduklarını Zeytin Dağı ile ilgili çok ilginç bir bilgi ile anlamaya çalışalım: Kaynak: http://www.harunyahya.org/KITAP/YMD/YMD13a.html Dünyada diriliş ve cenneti dünyada yaşamak. İşte herşey burda çözüldü. İslamiyet ve ideolojiler tam burda kendini gösterdi. Desem ki size Darwin çok dindar bir yahudidir ve Evrim Teorisi Tevratta bir ayet. Temelde evrim basamağında onlara göre homo sapiens(insan)dan sonra Yahudi gelir. Desem ki size Marxın aktardığı "herkes emeğinin karşılığını alacak" ifadesindeki herkes dünyada yalnızca yahudiler kaldıktan sonraki yaşanacak durumdur onlara göre. Hatta dünya üzerinde gerçek manada "komün hayatı" yalnızca İsraildeki kibbutzlarda(köylerinde) yaşanır. Desem ki size "dünyada cennet" fikrinin, inancının yani ideolojinin ihtiyaç duyduğu bilimsel dayanağını Darwin fikirsel dayanağını ise Marx hazırlamıştır ve aslında ikisi de dindar bir yahudidir ve dinlerinin yani ideolojilerinin gereğini yerine getirmişlerdir. Nerdeyse bütün ideologların neden yahudi olduklarını da bu durum çok iyi açıklıyor aslında. Bu inançları olduğu için hiçbir yahudi, yahudi olmayan ile evlenmez. Çünkü dünyada cenneti yaşamak isterler. Milliyetçilik bu işin özüdür. İşte bu blog sayfasında yayımlanmış milliyetçilik karşıtı yazıların nedeni budur. Türk-İslam yada Kürt-İslam kelimesini asla ve kati suretle kabul etmeyişim budur. Nefs-Ruh olmaz. Din-İdeoloji olmaz. . -"E ama hem ırkımızı, ulusumuz sevicez(ne demekse) hem de dinimiz sevicez" Bak ne diyorum baştan beri. Olmaz. Olamaz. Din ve ideoloji aynı yerde olmaz. Ruh ve nefsin isteğini savunmayı aynı yere koyamazsın. Buna izin vermem, kusura bakma. Hele bunu dini söylemlerle aktarmanı kabul etmem. İnanın bana yahudiler yani tamamen ideoloji diyenler; "birazcık ondan birazcın bundan" diyenlerden çok da ha samimi ve dikkate değer gelir benim için. "Birazcık ondan birazcık bundan" diyenler ne onu ne de bunu bilmeyenlerdir. Yani ne dini ne de ideolojiyi bilmeyenlerdir. Hah işte putperstlikte budur. Bak dini nasıl da nefsine uygun kendi elleri ile şekillendirdi. "Birazcık ondan birazcık bundan"ı kendine inandırdı. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış" tüm bunlar sebebi ile putperestliktir. Dini kendi ellerinle nefsine uygun şekillendirmen. Hiç ölmeyecemiş gibi dünyaya çalış dediğin anda melek devreye girecek "yanlışsın bu ideoloji" diyecek, bak devreye giren meleği hemen akabinde nasıl din ile susturuyor: "yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış". Sözün ilk kısmı nefsten geliyor kendi isteğini açığa çıkarıyor, ikinci kısım ise şeytandan meleği susturmak için geliyor. Seni dinle kandırıyor. Günahkarlığa değil sapıklığa itiyor. Sözün özü İslamiyet "din" olduğu için dünyayı vaad etmez. Yani nefse hitap etmez. Hem de hiç. Her nekadar Yahudi olabilmek için yahudi bir anneden doğmak gerekiyorsa da prodesurde; istersek çok rahatlıkla yahudi yada bir ideoloji mensubu olabiliriz. Bunun için herhangi bir partiye başvurmaya da gerek yok. Yapılacak iş çok basit: Canla başla dünyaya çalışmak. Şeytan bir ideologtur, Deccal de bir ideologtur, belki de ideolojinin ta kendisidir (En doğrusunu Allah bilir). Nefsi izah ederek başladığımız serüvenimiz Zeytin Dağında son buldu. İzlediğimiz güzergahın faydalı olduğunu ümid ederek bitirelim yazımızı. Allah; ilmini alıp akabinde tefekkür ve tasdik ederek müslüman olmuş sonrasında ise açlık ve zikir ile nefsini terbiye etmeye koyulmuş ve esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalışan kullarından eylesin bizleri inşallah... |
Gönderen
encodeum
zaman:
18:40
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
04 Mayıs 2007 Cuma
NEDEN YARATILDIK SORUSUNA ALLAH'IN İSİMLERİ ÜZERİNDEN BİR CEVAP
"Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?" yazılarının devamı olarak düşündüm bu yazıyı. Yazının devamını okumadan önce eğer okumadıysanız konu ile alakalı aşağıda linklerini verdiğim 3 yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Ve aynı zamanda Allah'ın sıfatları ve isimlerine tekrardan bakmanızı... Hatta konu boyunca bu isimlerin açıklamaları yanınızda olmasında fayda var. Çünkü hepsinin Türkçe karşılıklarını yazmıyacağım. (...)Bir yönü daha var ki o da önemlidir: İnsanın yaratılmasının, yeryüzüne gönderilmesinin tek sebebi onun sınanıp cennete ya da cehenneme gönderilmesi değildir. İnsan, ilahi isimlere bir tecelli aynasıdır. Dünyada öyle şeyler var ki cennette yoktur.Tabi ya, hastalık ahirette yok. Yalnızca dünyada var. Dünyada önceki alemde de yoktu.(bu cümlede kullandığım önce kelimesine dikkat). Yalnızca dünyada var ve Allah'ın Şafi ismi var. Yada tam tersi bir durum Allah'ın El-Bâis ismi var "Ölüleri dirilten ,kabirlerden çıkaran." Bu ise dünya aleminde tecelli edecek birşey değil, dünyadan sonraki ahiret alemine ait.(sonra kelimesine dikkat). Anahtar kelime tecelli etmek. Allahın isimlerini tecelli etmesi ne demek. Bunu anlamamız lazım. Ben buna çözüm bulabilmek için Alâddin Başar Hoca'nın Esmâ-i Hüsna kitabını alıp okudum. Bu noktada size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum ince noktaların açıklandığı... Cenab-ı Hak, daha sonra yaratacağı hayvanlara rızık olmak üzere bitkileri yarattı, sonra bu rızka muhtaç mahlukları yarattı ve bu ikincilerin birincilerle beslenmelerinde Rezzak ismi tecelli etmiş oldu. Sadece bitkileri yaratsaydı da hayvanları yaratmasaydı , o ilk yaratılanlara rızık denilemezdi. Onlarda Hâlık, Mâlik, Musavvir gibi isimler yine tecelli ederdi ama Rezzak ismi tecelli etmezdi. Nitekim dünyamız böyle bir devir yaşadı. Bitkiler yeryüzünü kaplamıştı ama ortada bunları yiyecek hayvan yoktu. İşte o devirdeki bitkiler rızık değildiler, sadece ilâhi birer eserdiler. Tecelli ediş budur. Ama her isim tecelli eder mi? Şu var ki, henüz hiçbir varlığın yaratılmadığı dönemde de , bu isimler vardı idi, ama tecelli etmemişlerdi. İsimlerin tecelli edişini aktardık. Herşeyde Allah'ın bir ismi, sıfatı bulunmaktadır. Herşeyde. İnsanda, arıda, çiçekte, bulutta, iyilikte, hastalıkta... Bizler bu isimlerin tecellisine vesile oluruz. Hatta bu noktada yazarın da kitabına aldığı Bediüzzaman'ın şu sözü ne güzel açıklar meseleyi. Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalış... SÖZLER Allah bazı sıfatlarını bizimle paylaşmıştır. Hayat, İlim, Sem(işitme), Basar(görme)... Sübutî sıfatlarından bahsetmekteyim. Bunların bizde bulunmasının nedeni O'nu bir şekilde idrak etmeye götürmesidir. Elbette Allah'ın görmesi insanın görmesi gibi değildir, elbette Allah'ın işitimesi insanınki gibi de değildir. Farkı şu ki: O'nunkiler sonsuzdur; sonsuzluk insanoğlu içinse tanımsızdır. Yani ifade edilemeyecek olandır. Fakat insanda bulunan sıfatlar sınırlıdır. Yani tanımlıdır. Aslında islami kaynaklarda geçen Allah'ın sıfatları için kullanılan sonsuz ifadesi tanımsız ile eşdeğerdir. Yani insan gözü Electromagnetic Spectrum'da 400 nm ile 700 nm aralığındaki elektromanyetik radyasyona duyarlıdır (10^14 ile 10^15 Hertz frekansları arası). Bu demek değildir ki Allah bütün frekanslardaki Elektromagnetik dalgayı (ışığı) görür. Bu şekilde kıyas yapmak için değildir bu sıfatlar. Fakat bir şekilde var olduğunu idrak etmek içindir. Yani varlığının mahiyetini anlamak için değil, yalnızca var olduğunu anlamak için birer vesiledirler. İnsan bu sıfatlara sahip olmasaydı, Allah'ın sıfatları ona meçhul olurdu. Bizdeki bu sıfatlar bir şekilde O'nu tefekkür etmeye, O'nun var olduğunu anlamaya götürüyor bizi. Yoksa O'nu hiç anlayamayacaktık. İsterseniz biraz farklı alemlerde tecelli olma husunda isimlerden örnek verelim. Mesela Rahman ve Rahim. Rahman ismi müslüman yada kafir; insan, hayvan yada bitki gibi her canlıya her türlü rızkını veren, koruyup gözten mansına gelirken Rahim ismi ise Müslümanlara ebedi cenneti hazırlayan manasındadır. Yani Rahman ismi dünyevi Rahim ismi ise uhrevidir. Rahman ismi dünyada nâil olduğumuz nice nimetlere, Rahim ismi ise ahirette kavuşmaya namzet olduğumuz ebedi saadetlere nazarımızı çevirir. Bir de El-Kuddüs ismine bakalım. El-Kuddûs: "Her şaibeden münezzeh, çok temiz ve pak olan". "O dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kainatını alem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor" ŞUALARDiyebilir miyiz ki Cehennem dediğimiz şey Allah'ın Kuddüs isminin tecellisi? Allah'ın sıfatları ve tecelli etmesinin izahatı bunlar. Daha detaylı ayrıntılar ve daha çok örnekler için mutlaka en sonda vereceğim linkleri takip ederek bu kitaba ulaşmaya çalışmanızı tavsiye ederim nacizane. Bizim için önemli olan kısım geldi. Neden yaratıldık? Bu isimlerin tecelli etmesini istemesinden mi? Hayır.(AllahuAlem) Yaratıldık çünkü bu isimler var. Yaratıldık çünkü bu isismlerin sahibi Allah var. Bizim var oluşumuzun nedeni Allah'tır. Bu bir istek değildir. Bu bir ihtiyaç da değildir. Yukarıda 'sonra ve önce kelimesine dikkat' diyerek iki yeri belirttim. Bize göre önce Ruhlar alemi sonra dünya alemi sonrasında ise ahiret alemi vardır. Yani bize göre herşey zaman düzleminde devam eder. Sırası ile. Fakat Allah katında herşey sırası ile hareket edecek diye birşey yoktur. İşte şimdi neden yaratıldığımızı anlamanın zamanı: Bu alemler Allah'ın sıfatlarının tecelli edişleridir. Yani bu bir istek, ihtiyaç değildir. Kesinlikle zaman düzleminde düşünmeyin. Fourier dönüşümünü bilen arkadaşlar fonksiyonları genlik-zaman düzleminden genlik-frekans düzlemine nasıl taşıdığımızı bilirler. İşte aynen bunun gibi bize göre Alem-zaman düzlemi olan şey yani zamanda sırası ile devam eden önce ruhlar alemi sonra dünya alemi sonra ahiret alemi bir başka boyuta yani Allahın sıfatları - Alem düzlemine taşınıyor. İfade ederken zamanla ifade etmiyecez. Artık zaman yok yalnızca Allah'ın bir ismi ve ismin tecelli alemi var. Yani ahiret Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi. Dünya Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi. Ruhlar alemi Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi diyecez. O zaman varoluşun nedenini bir istek değil, Allah'ın var olması olduğunu anlarız. Çünkü biz O'ndanız. Şimdi, yazının en başında ne denmiş yaptığımız alıntıda. Mesela, hastalık. İnsan hasta olacak ki dua etsin, Allah da ona Şafi ismiyle şifa versin. Mesela, günah. İnsan günah işleyecek ki af dilesin, Allah da Gafur ismiyle affetsin.Peki, Bediüzzaman ne demiş: Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalış... SÖZLERPeki, Kur'an ne demiş: "Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık (Zariyat Suresi, 56) Kulluk edeceksin ki isimler tecelli olsun. "Deki; Eğer duanız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var." Duamız olmasa yani Bediüzzamanın deyimi ile isimlerin tecellisine mazhar olmaya çalışmasak ne ehemmiyetimiz var. Yani ibadet etmemiz, ibadet etme vazifemiz O'nun bir isteği yada ihtiyacı değil. İsimlerin tecelli edişi. Varlığımızın nedeni bu: Allah'ın isimleri. İşte tüm bunları birleştirir tekrardan toparlarsak insanın yaradılış gayesi bir istek yada bir ihtiyaç değildir. İnsanın varolmasının nedeni Allah'ın bu sıfatlarının varolmasıdır. Yani Cenab-ı Hakk'ın varolmasıdır. Zaman kavramını işin içine katmadan düşünürsek daha belirleyici olabilir anlatmaya çalıştıklarım. Zaten yukarda kurduğum bu cümlede : "Yani ahiret Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi. Dünya Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi." geçen alem kelimesini bilerek kullandım. Burada tecelli yeri demedim yada tecelli zamanı da demedim. Alem ne zamanı ne de yeri ifade etmiyor. Eğer zaman yada yer dersem Allah'a zaman ve yer isnad etmiş olurum ki bu durum birçok alim tarafından şirk olarak nitelendirilmiştir. Bizler şu zamanda var değiliz. Bizler bizimle alakalı Allah'ın isimlerin tecellisinde varız. Ahiret dünyadan sonra var değil, ahiret kendisi ile alakalı isimlerin tecellisinde var, ruhlar alemi bu dünyada önce vardı değil, ruhlar alemi kendisi ile alakalı isimlerin tecellisinde var. İşte şimdi zamanı çıkardık aradan, kaldı bize Yaradan... Çok önemli bir husus daha var. Örneğin Şafi ismi var dedik hastalıkara şifa veren. Şimdi şu soru çok kritik: Şafi ismi olduğu için mi hastalık var? Hastalık olduğu için mi Şafi ismi var? Yada dedik ki El-Kuddüs ismi var dolayısıyla cehennem var. El-Kuddüs ismi olduğu için mi cehennem var? Cehennem olduğu için mi El-Kuddüs ismi var? Şafi ismi olduğu için hastalık var. El-Kuddüs ismi olduğu için cehennem var. Zaten bu durum da her yaratılmışın neden var olduğunu bir kez daha izah ediyor. İsimler var, isimlerle birlikte tecellileri var. Zamansızlıkta yani herşeyin heran ve devamlı olduğu bir alemde herbiri ayrı bir sıfat barındıran bütün yaratılmışlar ve ve bütün alemler(dünya,ahiret vs...) toplanıp tekibir şeye işaret ediyor. O'na. O olduğu için bunlar var. İnsanın varoluş nedeni Allah'ın sıfatlarının tecellisi dedik. Zaman düzleminde sınırlı bir zaman aralığında varmışız gibi dursak da, Allah'ın sıfatları düzleminde sınırsız bir aralıktayız. Biz O'ndanız ve O'nun sıfatları, tecellileri ile birlikte var olduğu için biz varız. Bu bir ihtiyaç değil, bu böyle. Varlığımızın nedeni bu iken ; mahiyeti akıl+nefs+ruh'tur. Üçü birleşir insanı oluşturur, bütün yaratılmışlar birleşir sıfatları tecelli eder; sıfatlar Allah'ı gösterir. Allah ise bize iman etmemizi, O'na yönelmemizi söyler kurallar vasıtası ile. Yönelmemiz ise aslında sonsuzdur Allah katında. Çünkü yöneldikçe sıfatlar tecelli olur ve O'nun sıfatları sonsuzdur. "Peki Allah'ın sıfatları tecellileri birlikte olmak zorunda mı?" derseniz. Kesin birşey söyleyemem, bu soru insanoğlunun aklını aşar. "Ama sanırım öyle ki bizler varız" diyebilirim. (En doğrusunun Allah bilir). Ama zorunluluk demek doğru olmaz, "bu, bu şekilde" diyip bırakmalıyım. Yani "Allah'ın sıfatları tecellileri ile birliktedir ve dolayısıyla bizler varız"(En doğrusunu Allah bilir) diyip bırakmalıyım Çünkü bu kısmı açıklayabilmek demek mahiyetini ifade edebilmek demektir ki o zaman bu çok büyük hata ve aynı zamanda şirk olur. Çünkü O'nun mahiyeti izah edilemez. İzah edilemediği için Allah'tır. Zaten bu yazıda anlatmak istediğimi anlatmada ne kadar zorlandığımın müşahedesi, bu mevzunun ne kadar ağır olduğunu göstermeli okuyanlara. "Peki, bu noktada, neden yaratıldık sorusunun cevabı Allah'ın sıfatlarının tecellileri ile varolması ise(En doğrusunu Allah bilir) Allah neden var ?" derseniz bu noktayı ne bu fakir ne de başka hiç kimse hiçbir şekilde ne açıklayabilir ne tasavvur edebilir. İşte burası bu konunun bittiği yer. Bundan ötesinde ne sorulacak bir soru var ne de verilecek bir cevap var. Yalnızca çok derin ve uzun bir sessizlik... Allah affetsin beni. Yararlanılan Kaynak: http://www.zafer.com/productDetail.aspx?lngProductID=76&lngCategoryID=51 http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=58913 http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=M7TK3J4ZBH1H4NI2FA9E |
Gönderen
encodeum
zaman:
12:10
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
24 Nisan 2007 Salı
Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?(Sapıklığa Farklı ve Derinlemesine Bir Bakış)
İlk iki makalede (makale 1 - makale 2 ) müslümanlığın tasdik süreci olduğundan bahsettik. İnsanı oluşturan parçaları ele almaya çalıştık. Bu parçaları iyi anlayabilirsek tarihi, siyaseti hemen herşeyi çok rahatlıkla çözeriz dedik. Aynı müslümanlığın alınan ilim ve ilim dolayısıyla edindiğimiz bilgilerin doğruluğunu, mantığını tasdik etme süreci olduğunu çözmemiz gibi. Putperestlik makalelerinde müslümanlığın ibadet etmekten bağımsız olduğun aktarmaya çalışmıştım. Yani hayatınız boyunca hiç ibadet etmeseniz dahi müslüman olabilirsiniz, hayatınız boyunca devamlı ibadet etmiş olsanız dahi hiç müslüman olmamış olabilirsiniz. Yani bir insanın camiye gidip secde etmesi yada yılın belli günlerinde kendini aç bırakması yada iyi bir insan olması o kişiyi müslüman yapmaz. Bunların sayesinde dindar olabilirsiniz ama müslüman olamazsanız. Müslümanlık ilim+tasdiktir; ibadet değildir. Bu saydığımız ibadetler müslümanlıktan sonra yapılırsa Allah'ın rahmetine ulaştıracak şeylerdir inşallah. Müslümanlıktan önce yapılan şeylerin hiçbir değeri yoktur. Zaten ilk makalede de onu aktarmaya çalışmıştım nacizane iyilik yapıyorsanız müslüman olmadan mutlaka bunun nefsani bir çıkarımı vardır "ya size iyi desinleri" diye "yada başka zaman ona ihtiyacımız olur mantığı ile". Dolyısyıla zaten müslümanlık aşamasını geçmeden sevaba giremezsiniz. Çünkü yaptığınız şeyi dünyevi bir çıkar için değil; hiç görmediğiniz, hissetmediğiniz, varlığından hep bir şüphe yaşadığınız Allah için yapabilmektir sevaba girmek. Müslüman olmayan birinin bu şekilde hareket etmesi ise anlamsızdır. Bakara 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde (7) vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları. Peki bu durumun şu anda islam toplumunda geçerli olduğu konular var mıdır dersek Mehdi ve ahir zaman hadisleri konusunda bunu görüyorum. Etrafınızda vardır birileri, Ahir zaman hadislerini anlatan, şu hadis çıktı, bu hadis çıktı, falan filan... Yada Mehdi konunda konuşan. Hayatında belki bir kere olsun Kur'an eline alıp tefekkür etmemiş kişi bile maşallah bu hadisleri ezbere biliyor. İslamiyeti hiç bilmiyen biri görse zanneder ki İslamiyet gelecekten haber verme dini. Örneğin bu hadislerin içinde siyah bayraklılar diye tabir edilen birileri var. Ben birçok grup gördüm kendini bu siyah sancaklı olarak tabir eden. İşte bu durum sapkınlıktır. Dikkat edin siyah bayraklı olmayı isteme durumu yemelde uhrevi bir makam değil dünyevi bir makamdır; kurtarıcı olma, birilerini kurtarma, kendini nefsani olarak övmekten başka birşeyi yoktur. Ne demiştik Ruh dünyevi hiçbir şeyi istemez nefs ise yalnızca dünyevi olanı ister. İlginç gelebilir ama kendini bu siyah sancaklılardan sayma bu sebepten ötürü sapıklıktır. Aslında bu sebepten ötürü sapıklık değildir. Bu istek nefsani bir istektir (ki zaten bu gibi meseleleri konuşanların çok heyecanlı bir şekilde sanki hiç kimsenin bilmediğini bilen, özel bilgiilere ulaşmış, özel bir insan gibi kendini düşünerek anlattığını dikkate alırsak niye tam anlamıyla nefsani olduğunu görebiliriz.) İşte bu gibi durumda melek devreye giremez, uyaramaz bile. çünkü şeytan ne yapar. "İyi de bak hadiste geçiyor,dini bir şey, iyi bir şey bu, bunu iste, istemende ne sakınca olabilir ki" der. Böylece artık sizi uyaracak hiçbir şey kalmamış demektir. Bu ise günahkarlık değil sapkınlıktır. Nefsin dünyevi, o romantizm ile karışmış isteğini, özel farklı ve diğerlerinde üstün bir insan olmz isteğini bizzat din üzerinden, hadisler üzerinde isteme. Kendini bu şekilde özel bir insan olarak tasavvur etme. Velhasılı kelam asla kendimizi din ile kandırmamalıyız. Nefsimize dini bir çıkarım yapmamalıyız. Aksi takdirde bizi uyaracak hiçbirşey kalmaz. Ve günahkarlıktan sapkınlığa kayarız. Ne kadar günahkar olsak da günahkarlık aşamasında müslümanlığımız devam eder ama sapkınlık aşamasında müslümanlığın devam ettiği konusu muallaktadır. Müslüman olmak nedir ne değildir yazı dizisinde bu konu anahtar bir öneme sahiptir. Sapkınlığın ne olduğunu bilmek kendini bilmekten geçer, kendini bilmek ise müslümanlıktan. |
Gönderen
encodeum
zaman:
18:14
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
21 Mart 2007 Çarşamba
Hadisteki 73 Fırkanın 73 Tane Olmadığını Biliyor Musunuz?
Bilmiyor iseniz aşağıdaki açıklamalar şaşırtıcı gelebilir. Arapçada 7 ve türevi sayılar (7, 70,700) çokluk ifade edermiş. Yani belli bir sayısal değeri değil. 7, 70 gibi ifadelerin geçtiği ayet ve hadislerin mecazi bir anlam taşıdığı müfessirler tarafında dile getirilmiş. 80. (İmdi,) onların bağışlanmaları için [Allah'a] ister dua et, ister etme, [hiçbir şey fark etmeyecektir; çünkü] onlar için istersen yetmiş kez (110) af dile, Allah'ı ve O'nun Elçisi'ni inkara yeltenmelerinden ötürü Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, böylesine kötülüğe batmış bir topluluğu doğru yola çıkarmaz. (111)Bu ilginç bilgiyi aktarmak istedim. Yararlanılan Kaynaklar: 1- ) Muhammed Esed Tefsiri 2-) 73 FIKRA yazısı |
Gönderen
encodeum
zaman:
20:40
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
20 Mart 2007 Salı
Efendimizin Hanımlarının Evlenememe Nedeni ve Efendimizin Hz. Zeynep'le evliliği
Ağır başlık, ağır konular... İslam karşıtlarının çok fazla konuştuğu ve ekseri toplumun pek de bilgi sahibi olmadığı bu iki konu hakkında konuşmaya çalışacağım Muhammed Esed(r.a) tefsirini referans alarak. Efendimizin(s.a.v) hanımlarının evlenememeleri ile ilgili sorulan Ahzab 6 ve 40'ı ve Hz. Zeynep ile evliliğinin aktarıldığı Ahzab 37-38-39 bu yazımızın konusu. Başlayalım. |
Gönderen
encodeum
zaman:
11:39
0
yorum
Etiketler: Dini - Tasavvufî
16 Mart 2007 Cuma
Diyanet'in İlhan Arsel'e Cevabı (1989)
Her ne kadar bu sayfada yalnızca kendime ait yazıları yayımlıyor olsam da bazı erişmesi güç yada çok önemli olduğuna inandığım dökümanlar için konu açmanın zorunluluğuna kanaat getirdim. Bundan önce Zayıf ve Uydurma Hadisler Üzerine Bir Çalışma isimli başlıkta uydurma ve zayıf hadislerle ilgili çok önemli bir dökümanı koymuştuk. Şimdi ise sırada 1989 yılında bir soru önergesine karşı hazırlanmış 10 sayfalık bir döküman var. Diyanet İşlerinin İlhan Arsel'in iddialarına T.B.M.M'den gelen istek üzerine hazırladığı bir döküman. İçinde ilginç, güzel başlıklar bulunmakta. Özellikle "cimâ'a kadir olmayan PİR'e" konusu var ki, fıkra gibi. |

