25 Haziran 2009 Perşembe

(Yarım) Mason Belgesi



Bu belgenin elime geçtiği tarih 1998 sonu 99 başıydı. Niye yarım diye merak edenler için kısa hikayesi şöyle:

Arkadaşlardan birisi, localara girip çıkan birinin işyerinde -hatırladığım kadarı ile- kenarda müsvette halinde duran bir tomar kağıdı göstererek "Abi şu kağıtlar lazım mı alayım mı?" diyerek kağıtları istiyor. İşyeri sahibi de "al" demiş. Sonra kağıtları kullanırken tesadüfen içinde bunu görmüşler. Okumuşlar etmişler sonra bana haber verdiler; gidip almıştım o zaman.

Dediğim gibi 98-99 gibi benim elime geçti ama belgenin ne zaman yazılıp, localara dağıtıldığını tam olarak bilmiyorum. Ama metinden anlaşıldığı kadarı ile 28 Şubat'tan önce Kanal 7'de gizli çekilmiş mason ayini görüntülerinin yayınlanmasından hemen sonra olmalı. O işyerinin sahibi de tahmin ettiğim kadari ile kağıdı yırtmış ve atmak için kenarıya koymuş ve daha sonra unutmuş olsa gerek...

Neyse...
Zamanında, perde arkasında nelerin döndüğünü anlamak için encodeum'dan ufak bir katkı...

17 Mayıs 2009 Pazar

İnkarcılığı Tercih Etme İmkanı (Yasin 66)

Yasin 66-) Dileseydik onların inkarcılığı tercih etme imkanlarını en başından yok ederdik. O zaman doğru yola erişmek için birbirleriyle yarışırlardı. Bunca ilahi ikaz ve uyarıyı anlamamakta ısrar eden o kafirler bunu böyle yapabileceğimizi nasıl kavrasınlar ki?!*

*Not: Bu ayetin, bu orjinal çevirisini Doç. Dr. Mustafa Öztürk'ün Otto yayınlarından çıkan 'Kur'an-ı Kerim Meali, Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri' isimli meal çalışmasından aldım. Bu mealin; Türkçeye birebir çeviri yada Kur'an-ı Kerim'in yazı değil; söz, hitap olduğu gerçeğini göz önüne alınmaması vs. gibi nedenlerden kaynaklanan okuyanın anlamakta zorlandığı Türkçe cümleleri içinde barındırmamasıyla aradan sıyrıldığını söylememiz gerekiyor. Mealin 'Sunuş' kısmında da şöyle denmiş:

Bu mealin kendi özgü hususiyetlerinde bir ve belki de birincisi, yediden yetmişe hemen herkesin son derece kolay bir şekilde okuyup anlayabileceği bir dil ve üslüba sahip olmasıdır. Bu bağlamda, mevcut Kur'an meallerinin pek çoğunun harfi harfine tercüme gayretiyle hazırlanmış olmasından dolayı oldukça bozuk bir Türkçeye sahip olduklarını dolayısıyla Kur'an'ı ister istemez son derece sıkıcı bir metin haline getirdiklerini belirtmemiz gerekir. Oysa Kur'an'da kuru, zevksiz, duygusuz ve didaktik bir dil değil, çoğu zaman lirik ve özellikle kıssalarda epik bir dil ve üslup hakimdir. Bu çarpıcı dili meale yansıtmak son derece önemlidir.
(a.g.e syf:13-14)

Ayrıca, gene 'Sunuş' kısmında hem ayetlerin derinliği, üslübu, içindeki deyimler ve zamirler ile ilgili hem de diğer bazı mealler hakkında çok ilginç bilgiler var. Daha ayrıntılı bilgi için aşağıdaki röportajı okuyabilirsiniz:
http://haksozhaber.net/news_detail.php?id=5283
Meal edinmek isteyenlerin bir alternatif olarak değerlendirmelerini tavsiye ederiz.

19 Nisan 2009 Pazar

DOĞAYI KORUMAK HARAMDIR

Bugünlerde; 'Kahpe Kader' vs. gibi şarkıları dinleyen aynı insanların, bir müzik grubunun ayetlerle ilgili uygunsuz ifadeler kullanmasını kınadıklarını görüyorum.
Önceden de Peygamberimize hakaret eden birini abide şahsiyet olarak tanıtan birilerinin uzakta bir ülkede Efendimiz ile ilgili yapılmış karikatürleri kınadıklarını görmüştük.

Herkesin vurduğuna vurmak kolay, hele bi de uzaktaysa çok kolay, hiçbir risk yok; ama aynı çevrede yaşadığın, kendini hakikaten doğru yolda olduğunu ve 'diğerlerinin' kandırıldığını düşüneni ikna etmeye çalışmak bir ton problemi karşına çıkarır. Onun için mümkün mertebe herkesin vurduğuna vurarak, kendini İslam davasında aktif hissedip vicdan tatmini yapmak tercih sebebidir. Bwelki de, putperestlik'in başka bir tanımı da bu olsa gerek, çıkarlarınla çatışmayan din.

Hıristiyanların, yahudilerin neden ilahi rahmetten uzaklaştırıldığını anlamak zor değil, dinlerini öyle bir budamışlar ki hayatta risk aldıracak hiçbirşey kalmamış geriye. Risk alıyorlarmış gibi gözüken şeyler de gene dünyevi çıkarları olmuş. Mesela iyilik anlayışları, iyilik yaparsan hayatta iyilik görürsün şeklinde, yani çıkarın var bu işte, kazancın var. Bir dakika... ama bizde de böyle söylenmiyor mu! Yoksa biz de mi! Anlatmaya çalıştığımız gibi, diğerlerini aldatılmış sayan 'aldanmış' en tehlikelidir.

Biraz teknik bilgi istiyor biraz sonra anlatacağım ama ilginç. Daha önce nasıl göremedim hayret. NT Kernel için komponent yazanlar -genelde driver oluyor bu- yazdıkları driverları, kullanıcı programların isteklerinin mutlaka asenkron olacağını varsayarak yazarlar. Eğer cihaz meşgulse isteği kuyruğa koy uygulamaya 'şu anda meşgul sen kendi işini yap' mesajı döndür. Asenkron olması budur. İşlem bittiğinde eğer istek overlapped ise bir event nesnesi ile değişiklik bildirilir, eğer çağrılması için bir procedure adresi gönderilmişse, o fonksiyonun çağırılması için ilgili thread(kanal)'ın APC kuyruğuna bir istek, uyarı bırakılır. Fakat o istek hemen çağırılmaz NT Kernel tarafından, ta ki ilgili thread ya bekleme yada uyuma haline geçene kadar. İşte ilginç olan bu, uyarabilmek(interrupt) için uyku durumunda olmak, olduğunu bilmek gerekir. NT Kernel uyku durumunda olduğunu gördüğü zaman ilgili fonksiyonu çağırıyor. Yada kanal(thread) uyuduğunu anladığı zaman o fonksiyonun çalışmasına izin veriyor. Uyarılabilmek için uyuma/boşta beklediğini bilme şartı programcılıkta bile şartken, herkesin birbirini uyutulmuşlukla, kandırılmış olmak ile itham ettiği, kendisini ise hiç o durumda göremeyen(görmeyen değil göremeyen, bunu gerçekten başaramayan) birilerini nasıl uyaracaksın. Çıkarını korumak için yapmayacak hiçbir şeyi olmayan insanlar, diğerini ajan gören paranoyaklaşmış bir toplum, anlık duygusal tepkiler... Tefekkür edip hakkı teslim edebilen kaç kişi var...

Doğayı korumak haramdır.

- Ne diyorsun! Bu güzelliğe kıyılır mı! Yaşanabilir, temiz, huzurlu bir dünya...
- Peki kendini bir işadamı olarak düşün ve tabi ki de yıllık gelirini artırmaya çalıştığını. Düşün güzel bir otel yapacaksın, eline fırsat geçti, yeşilliğin üstüne. Kıyar mısın?
- Tabi ki hayır.
- İyi düşün. Seni sürüklemeye çalıştığımı zannettiğin yere gitmemek için ezberden cevap veriyorsun. Elbette yaparsın. Bu, huzurlu bir dünya istemekle aynı şey.

Yaşanabilir, temiz, huzurlu bir dünya senin çıkarındır. Sen doğayı korumuyorsun sadece çıkarını koruyorsun. Aslında daha henüz doğanın güzelliği ile çıkarın çatışmadı. Yukarıda dediğim gibi eğer bir otel yapacaksan çıkarın o noktaya vardığında o vakit merak etme gözün görmez hiçbir şeyi.

Bu ne demektir?

Nefs-i emmarenin doğayı katletmesi de haramdır, ve aynı şekilde koruması da haramdır. Bunu herşeye uyarlayabiliriz.

Nefs-i emmarenin namaz kılması da haramdır, namaz kılmaması da.(Nerden okuduğumu hatırlayamadım bu sözü)

-Peki napalım, namaz kılmayalım mı, doğayı korumayalım mı?

Çıkarınla çatıştığı vakit yapmayacaksın zaten merak etme. Ben sadece insanoğlunda görülen "iyi haslet" olduğu sanılan davranışların, tutumların şuurlu bir yöneliş olmadığını, yapılan şeyin çıkar olması dolayısıyla ahirette bir işe yaramayacağını anlatmaya çalışıyorum. Doğayı korumak yada diğer her ne akla gelirse onu yapmak çıkarındır, onu yapmamanda da çıkarındır. Namaza da doğayı korumana da devam et. Ama nefs-i emmare isen merak etme çıkarınla çatıştığı anda bırakacaksındır. Bu satırları yazan da bırakacak nefs-i emmare ise. Bilmek insanı takvalı yapmaz. Hep yaptıklarımızın altında ister dini olsun ister olmasın mutlaka çıkar var, dikkat et görürsün. İçimde olan başka şey ama sanki din için yapıyormuşum gibi kendimi bile kandırıyorum. Aklıma geldi. Saat almıştım, vay be ne güzel, sade şıklığı var, tam müslümana yakıştığı gibi diyordum, sanki öyle birşeyi düşünmüşüm gibi. Araya sokuyorsun sanki din için yaptığını...

Keşke hepsi yukarıdaki saat örneği kadar basit ve şahsın kendisi ile sınırlı olsa, seneler boyunca çıkarları çatışdıkça yeni şeyler icat edilip, bunların bir de dine sokulması, dini birşeymiş gibi gösterilmesi ne zarar verdi bu ümmede.

'Taviz vermiş insan' olmamak için verilen tavizin kölesi olmak ne kötü bir durum. Allah düşürmesin... Öyle yada böyle, neler uydurulmuş boyun eğesin diye, boyun eğenleri farketmeyesin diye, çıkarınla çatışmasın diye, çıkarı ile çatışanların verdikleri tavizleri görmeyesin diye. İnsanın kendini samimi olarak bilmesinden daha güzel birşey yok bu dünyada...

Bakara 284-) Göklerde ne var,yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz içinizde olanı açıklasanız da,saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker.(Sonra da ameline ve niyetine göre) dilediğinin günahını bağışlar,dilediğine azap verir.Allah’ın kudreti her şeye yeter.

Allah hesap günü, insanın içindekini çıkaracak ortaya(AllahuAlem)
- Ben müslümandım
- Hayır; sen müslüman olmayı hiç seçmeden, sen sadece etrafındaki insanları taklit ettin ve o insanların İslam seçmesi dolayısıyla bu dine yöneldiğini sandın. Eğer etrafındakiler yahudi olsaydı, yahusi, putperest olsaydı putperest olacaktın. Yani, sen İslamı değil, etrafındakileri taklit etmeyi seçtin. Ki bunu hiçbir şeyini feda etmeye razı olmamış olmanla anlayabilirsin.
- Ama ben gözyaşı döktüm, şunu yaptım bunu yaptım
- Sen göstere göstere kahramanı oynadın. Feda ettiğini sandığın şeyler sadece itibar görmek içindi. (AllahuAlem)

Allah ahirette insanın içinde gizlediklerini bir bir ortaya çıkaracaktır. Ve artık ne kandırma var, ne erteleme var, ne duygu sömürüsü var. Allah yardımcımız olsun inşallah!

Bir öğretiyi Hak Din yapan şey, o öğretinin çıkarlarınla çatışmasıdır. İslamiyeti çıkarı ile çatışacak şekilde yaşayabilenlere selam olsun.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Cehenneme Karşı Cesur Olmak

Bilginin değeri tekrar edildikçe insanın gözünden düşer. Bilginin kendi sahip olduğu değer düşmez, insanın gözündeki değeri düşer. Ölüm bilgisinin uğradığı akibet de budur. Öleceğimiz o kadar çok tekrarlanıyor ki dünyanın en ağır, en keskin bilgisini umursamıyoruz. Hiç aklımızın ucundan bile geçmiyor. "Hepmizi öleceğiz... Tabi, tabi.. Hepimiz öleceğiz" diyerek öleceğimiz gerçeğini aslında sadece geçiştiriyoruz; düşünmüyoruz bile.

Dikkat! Bir üst paragrafta geçen cümlelerde hep "biz" kullandığım için bu cümleler sanıyorum çok da sarsmadı, ölüm bilgisinin tekrar edilişinden dolayı gözden düşmesi yanısıra aynı şekilde herkesin aynı durumda olduğunu bilmek rahatlatıyor sizi. Okurken, ölüm bilgisini unutmanın endişesini duymak yerine herkesin aynı durumda olması dikkatinizi çekiyor; yani rahatlatan şey "ben yanılıyorsam, herkes de yanılıyor ve yalnız değilim".

"Müslüman Allah'ı, öleceğini unutmadan günaha giremez" demiş alimler. Günaha girebiliyorsanız bunu unutma kabiliyetinize borçluymuşsunuz. Harkulade bir tespit fakat günaha girmede (yani aslında cehennem bilgisine karşı cesur olmada) iki nokta daha var insanoğlunun sığındığı. Bunlardan birincisi cehennemde yalnız olmayacağını tasavvur etmek, ikincisi sadece belli bir süre azap ile muhatap olacağını sanmak.

Eğer "Yanacaksak hepimiz yanacağız" diyerek cehennemi hayal ediyorsanız:

İsra - 22 (EY İNSANOĞLU,) Allah'la beraber bir başka tanrı edinme ki kendini kınanmış ve bir başına bırakılmış olarak bulmayasın
Eğer "Belli bir süre kalır çıkarız" diyorsanız:
Bakara 80. Ve onlar: "Ateş, bize birkaç günden fazla dokunmaz" derler. (65) De ki [onlara]: "Allah'tan bir söz mü aldınız -çünkü Allah hiçbir zaman sözünden caymaz- yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah'a isnad ediyorsunuz?"

65 - Yaygın Yahudi inancına göre, İsrailoğulları'ndan günahkarlar bile öteki dünyada sadece çok sınırlı bir ceza görecekler ve "seçilmiş toplum"a mensup olmaları sebebiyle cezaları çabucak kaldırılacaktır: Bu, Kur'an'ın reddettiği bir inançtır.

Ayetler son derece açık... Aslında hiç de kendimize yakıştıramadığımız o cehennem sandığımızdan çok daha yakın.

Mümkün mertebe kul haklarından uzak duralım inşallah ve Cenab-ı Hak, dünyada cehenneme karşı cesaretimizi kırsın, sonsuz azapta yapayalnız kalmanın pişmanlığından korusun, bize rahmeti ile muamele etsin inşallah.

28 Mart 2009 Cumartesi

Fethullah Gülen Cemaati Yazarlarının Bitmek Bilmeyen Edilgen Çatıları

Önceden böyle değildi. Önceden böyle şeyler yapmıyorlardı. Gerçi önceden Fethullah Gülen Hoca da böyle değildi.

Sene 1995, Erbakan Hoca Türkiye'de başı çekerken ve hakikaten kalıcı ve İslam davasına uygun hizmetler için çalışıyorken, şöyle diyordu Fethullah Hoca:

Ben Cebrail aleyhisselâmı çok severim. Onun mübarek ismi geçtiği zaman, gözlerim yaşarır; burnumun direği sızlar. Tabii ki mübarek yüzünü rüyada bile görmediğim bir melektir. O gelse de Türkiye'de bir parti kursa, onun partisini bile desteklemem
23 Kasım 1995

Hazır Erbakan Hoca yapılan propogandalar(ki bunlar çoğunlukla göz boyamaktan ibaretti, boyanmanın kaçmaya vesile olacağını görenler için büyük bir fırsattı) sayesinde gözden düşürülmüş ve hala daha açıkça görülebilinecek herhangi bir davası, ilkesi olmayan (kendilerine yakın olduğunu bildikleri) bir parti iktidardeyken, üstelik seçimler yaklaşırken aynı Fethullah Hoca şöyle diyor:
İnanan bir insanın -kendi ruh ve mana köklerinin yeniden neşv ü nema bulması niyetiyle- inandığı istikamette oyunu kullanması, üzerine bir vecibedir; bu görevini yerine getirmeyen bir insan günaha girmiş olur.
http://herkul.org/bamteli/index.php 23 Mart 2009

Eee, şartlar değişince, "prensipler"(?!) de değişiyor. (Değişen şey presip olur mu?)
Neyse konumuz bu değil...

Konumuz Fethullah Gülen Cemaati Yazarlarının Bitmek Bilmeyen Edilgen Çatıları.

Taha Akyol, bir kitabında -hatırladığım kadar ile- gençliğinde bol miktarda komplo teorilerine kapılmalarının nedenini olayların arka planını bilme, herşeyi açıklayabildiğini sanma duygusu olduğunu söylüyordu. İşin kolayına kaçma... Fakat, burada komplo teorileri ile edilgen çatıları birbirinden ayırmamız gerek. Komplo teorileri sanıldığı kadar kolay değildir çünkü tutarlı bir şekilde isim, yer, zaman yada belge koymanız gerekir. Ama, biraz sonra açıklayacağımız gibi, edilgen çatılar öyle değildir. Edilgen çatılar ile herşeyi kolay yoldan açıklayabiliyorsun, ne araştırma yapmana, delil bulmaya çalışmana ne de oturup bunları analiz edip sağlam tahlillerde bulunmana gerek var.

Ne yazık ki son yıllarda, Gülen Cemaatinin yayın organlarında bunlara fazlası ile rastlamaya başladık ki neredeyse her yazarı ayrı bir seneryo üretiyor edilgen çatılı fiillerde donattıkları yazılarında. Ama şuna dikkat çekmek istiyorum bu yapılanlara komplo teorisi bile diyemiyoruz. Çünkü örn. Adnan Oktar'ın da kitapları var, komplo teorileri ile alakalı ama o kitaplarda şahısların isimleri, yer ve tarihler açık açık veriliyor. Ama edilgen çatı da o yok. Sadece edilgen çatı kuruyorsun:

-*** ayarlandı.
-*** yapıldı.
-*** ortaya çıkarıldı.
-*** tasfiye edildi. *** ediliyor.

Kim ediyor, nerde ediyor nasıl ediyor? Delilin ne, neye binaen söylüyor? Hiçbir şey yok. Yani yazıda hiçbir şey yok. Hiçbir şey anlatmıyor yazı. Beğenmedikleri hemen "ajan" oluyor; bir yerde kaza meydana geliyor suikast deniyor vs... say say bitmez.

Her işte kolaya kaçma vardır ya, yazarlıkta da kolay kaçma edilgen çatılara sığınma ile oluyor sanıyorum. "Avam" okuyucunun da hoşuna gidiyor edilgen çatılar. Belki yalan olduğunu bile bile okuyor, yalan olduğunu bile bile yazan yazarların yazılarını.

Sanıyorum bu gelenek bu İslami cemaatte Aydoğan Vatandaş ile başladı. Bu yazar, Amerika'da yüzlerce çeşidi bulunan ve açıkçası insanların pek de itibar etmediği, komplo teorileri kitaplarında okuduklarının çevirileri ile derlediği kitaplarını 2000'li yılların başında piyasaya sürmeye başladı. Haarp Projesi, Philadelphia Deneyi, aya ayak basılmadı falan filan... Ben okumadım ama okuyanlardan duyduğum kadari ile bu Amerika'da yüzlerce çeşidini bulabileceğiniz (çoğunlukla kurgu-bilim) kitapların çevirisinin bile hakkını tam verememiş. Ne olduysa ondan sonra oldu sanıyorum, gerçi tüm cemaatler, partiler yani oluşumlarda böyledir, kendilerinden olduğunu bildikleri birisi bir konuyu bir yöntemle işlemeye başladı mı, ona arka çıkmak için biraz da, herkes o yönteme yönelmeye başlar. Böylece korkunç bir komplo teorisi kirliliği yaşanmaya başladı. Ama bunlara komplo teorisi demek bile yanlış. Çünkü isim yer zaman vererek, delilleri ile konuşanların hakkını yememek gerekiyor dediğim gibi.

Çok fazla okuyup tıklamasam da gördüğüm okuduğum nerdeyse herşey hep aynı. Birbirinin kopyası ve çoğunlukla da yanlış. Bazen bu yanlışlık bir müslümana, üstelik İslam adına hareket eden insanlara iftira noktasına varabiliyorken( http://www.tumgazeteler.com/?a=3007068 ) kimi zaman magazinel konularda bile kendisini gösterebiliyor. Örn. Bir anektod olarak, geçenlerde rastgeldim: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=762882 (Yazara mezkur şarkıcının neden renginin değiştiğini bir bakmasını tavsiye ediyoruz madem hükmünü vermiş). Yani en ciddi meseleden en magazinel meseleye kadar kul hakları bu yazarların üzerine kalıyor. Ahiret mi unutuldu yada Allah katında kendilerini ayrıcalıklı sayıyorlar da "hesap sorulmaz ne de olsa Allah adına hareket ediyorum" yanılgısına mı düşülünüyor bilmiyorum ama bu "edilgen çatılı" yazılar hem ahirette büyük veballeri getirecekken hem de dünyada yazıların seviye ve kalitesini düşürecektir. Belki çok ilgi çeker ama inanın belli bir kaliteyi tutturmuş okuyucu kitlesine hitap edemezsiniz.

Uzun zamandır ortaya çıkan haksızlıkların sonucu yazmanın elzem olduğu bu yazı ile, kendilerine, nacizane, işin kolayına kaçma işinden biran önce vazgeçmelerini kendi ahiretleri için tavsiye ediyoruz.

08 Mart 2009 Pazar

Toplumları Yönlendirme Sanatı ve Taraftarlık

Profesyonel spor yani sporcunun çıktığı müsabaka başına ücret alması icat edilmiştir. Aynı ampulun icadı gibi. Ve aynı ampul gibi bu icadın da bir nedeni vardır. Profesyonel sporun icad edilmesinin nedeni amatörü özendirmektir. Yani amaç, profesyonel sporcu estetik, izlerken zevk uyandıran hareketler ile müsabakaya devam edecek ki seyirciler özenip spor yapmaya teşvik olsun.

Hepimizin bildiği gibi uzun zaman önce, profesyonel sporun vazifesi icad ediliş nedeninden sapmış, özendirici olma vazifesi tamamen unutulmuş(gerçi böyle bir vazifenin varlığından haberdar bile olunduğunu sanmıyorum ki unutmaktan bahsedelim) ve artık sporcular yapmak zorunda olduklarını sandıkları yeni görevlerine odaklanmışlar: Başarılı olmak.

Profesyonel sporda özendirici olmaktan, başarılı olmaya evrilen süreç bir yanlışa daha sebebiyet vermiş: İnsanların seyirci olmaktan taraftar olmaya dönüşü. İşte burası adaletsizliğin başlangıcı...

Taraftar olmayı psikologlar, (bir şekilde problemli)ferdin takımın başarısını kendi başarısı, başarısızlığını ise kendi başarısızlığı olarak görmeye başlamasına bağlıyor. Bu saçmalığa tutunulması elbette hayatta başarılı olamam ile doğrudan bağlantılı.

Taraftar olmayı, seninle hiçbir alakası olmayan meselede, olayın parçası olduğunu farzetme sanrısı olarak nitelendirebiliriz. (Aslında bu noktadan sonra bu yazıyı ehl-i şia(arapça taraftar) ve şiilik(arapça taraftarlık) meselesine yönlendirebilirim, hatta öyle düşünüyordum ama vazgeçtim fakat örnek olması açısından yıllar önce yaşanmış sahabelerin yaşadıkları sorunlara taraf olduğunu sanan insanlar, taraftarlığın sadece spor müsabakları ile sınırlı olmadığını çok daha geniş yansıması ve zararları olduğunu göstermeli). Bu sanrı neticesinde zulüm gören ruh, boş işlerle uğraşıyorsun diye bangır bangır bağırırken, gelen utancı engellemenin tek yolu fanatiklikten geçiyor. Fanatiklik yani bir spor taraftarın gürültü(tezahürat) çıkarması, kavga etmesi... yada bir sahabe taraftarı (olduğun sana)nın(şia) kendini kırbaçlaması, amaçsız işle meşgul olmanın yarattığı utancı bastırmanın ve kendine güveninin gelmesini sağlamanın en önemli aracı. Ne yazık ki bu sanal güvenin yarattığı zararlar hesap edilir cinsten değil.

Ben spor seyircisiydim bir zamanlar, kendim iki sene lisanslı olarak spor yaptım ve o dönem izleyebildiğim kadarı ile müsabaka izledim. Sporu bıraktıktan sonra bir daha doğru düzgün izlediğimi hatırlamam. Spor yapmak ve seyirci olmak çok doğru şeyler. Yöneticisinden, antranöründen, hizmetlisine kadar altyapı tesislerinde faaliyet gösteren insanlar ve yaptıkları hizmetler kendine "doğru şekilde" güvenen, sağlıklı bireylerin yetişmesi açısından çok önemli. Zaten dediğim gibi bunun için profesyonel spor icad edilmiştir. Fakat taraftarlık, başarılı olma hedefi ve bunun neticesinde ortaya çıkan çeteleşme, kumar, doping gibi rezillikler bu meselenin ne noktalara vardığını gösteriyor. Sadece spor alanında mı! Ya diğer alanlarda yaşananlar.. yapılan anlamsız savaşlar, zulümler, kaybolan hayatlar... Neden bahsettiğimi biliyorsunuz.

Benim bu yazıyı yazma amacım, TV'de gözükme süresinin, insanın yaptığı işin önemi ile alakalı olduğunu sanan kitlelerin yanlışa özendirilmesi.

3-4 saat boyunca bir masanın etrafında oturmuş insanların, takımların yada bireysel olarak sporcuların neden başarılı olunup olunmadığı ile ilgili konuştuklarını biliyorum. Bir kişi de çıkıp demez mi "Size ne yahu" diye. Bir keresinde 5-10 dakikalık görüntülerine şahit oldum.. Ortamda böyle bir gerilim oluşmuş, niyeyse, -zaten konu yok tartışmanın tartışmasını yapıyorlar- sunucu teker teker sordu: "Siz şunun kötü oynadığını kabul ediyor musunuz?"
-Ediyorum
Diğerine sordu:
-Siz?
-(Kafa sallayarak) Ediyorum
-Ya siz
-Ben de ediyorum
-(diğer tarafa) Siz?
-Ben de

Allah'ım, "fikir"(!) birliğine vardılar. "Fikir"(!) ayrılığı yaşamadılar. Ortak hareket ettiler.

Burada ben bir spikerin yada belki maç esnasında yorum yapanlar hakkında konuşmaya çalışmıyorum. Benim burada söylemeye çalıştığım şey, bu görülen manzara 3-4 saat ekranda kalması ile toplum nazarında itibar görmeye başlaması. Yani yapılması diğer şeylerden daha elzem bir işi yaptıklarını düşünmeye başlamaları ve o noktaya kanalize olmaları.

Hepsinin üstüne profesyonel sporcuların aldıkları korkunç paralar, sosyal adaleti baltalayan bir diğer husus. (Reklam gelirleri haricinde) bu miktarda paraların ödenmesi kabul edilir şey değil. Eğer ödeniyorsa bu iş çığrından çıkmıştır. Müsabakaya gelen kişilerden alınan bilet parası neyin nesi? Bu yapılan işin profesyonel spor ile uzaktan yakından zerre kadar alakası kalmamıştır.

Hele ki, bu kadar boş aktivitede bulunurken, bir de karşılaşmanın önemli bir olayla birleştiğinde, çıkıp ciddi ciddi konuşmaları yok mu. Örn., bir ülke bir ülkeye saldırmış ve o ülkenin spor takımı başka bir yere giderken saldırıya uğramış olsun, bu aşamadan sonra bu işle alakadar olan şahısların ciddi, önemli bir iş yaptıklarını düşündürtecek şekilde konuşmaları yok mu!

Ya da birisi yaralandı, sakatlandığı yada öldüğü zaman, el ele tutuşma sahneleri, "birlik beraberlik figürleri"...

Sözün özü, profesyonel spora bu kadar itibar edilmesi yada kaybettikleri bu kadar zamana yanacaklarına üstüne bir de "zamanlarını doğru şekilde değerlendirdikleri" şeklinde düşünülmeye başlanması yada bu aktivitenin mensuplarının yaptıkları "bu galibiyeti insanlığa" yada "şu andan bilmem nerede bilmem ne zorluklar çeken insanlara hediye ediyoruz" gibi açıklamaları, vb. gibi şeylerin toplamı, toplum nezdinde yapılan işin çok ciddiye alınması fikrini oluşturuyor. Bunu sonucunda taraftarlık, sonucunda fanatiklik, kaybolan zamanlar; sonucunda büyük paralar, sonucunda çeteler, kumar, tehditler ortaya çıkmaya başlıyor. Ve bireyler spor yapmaya değil, galip gelmeye, ve hatta bunu yaparken illa ki profesyonel sporcu olmaya teşvik ediliyor.

Bu toplumların yanlış yönlendirilmesine ilk örnek.



Şarkıcı olduğunu tahmin ettiğim bir bayan ben bu noktaya tırnaklarımla kazıyarak geldim diyordu. Tırnaklarla kazınacak bir iş(!) olsaydı yaptığın emin ol bunu yapmazdın. Nedense, kısa yoldan, kolay yoldan para kazanmayı başarmış herkes devamlı olarak çok çileler cektiğinden bahsediyor. Yada çektiğinin çile olduğunu sanıyor aynı geldiği yerin bir nokta olduğunu sanması gibi... Kolay yoldan para kazanmanın bir başarı olduğunu söylemem dikkat çekmeli, çünkü herkes kolay yoldan kazanmak istiyor ama herkes bunu yapamıyor, demek ki bunu yapabilen bunu başarmış. Evet, her insan istiyor ama herkes yapamıyor. Kimseye ahlak dersi vermek için yazmıyorum bu yazıyı. Fakat burda değinmemiz gereken şey bu başarıların istisnasız tamamı yanlış yollardan geçmesi ve tırnaklarla kazınmadan, çok kötü yerlerde kötü insanlarla kötü bir şekilde muhatap olunması. Ama bunun üstüne TV'de, gazetede yada internette boy gösteren bu insanlar kendi durumlarını nedense çok kıymetli bir halmiş gibi anlatması. Ve insanlar bunları ciddi ciddi dinliyor. Ve gündemde saatlerce kalıyorlar.

Yukarıda profesyonel sporculardan bahsettik, şimdi şarkıcı, bunların üstüne dizi, film oyuncaları, modelleri vs. de ekleyelim.

Ölen bir çiftçinin, yada devre tasarımcısının yada grafikerin yada mobilyacının haberinin yapılmaması fakat yukarda saydığım işlerden birinin ölümünün haberinin yapılması, onların daha kıymetli olması değil, onların medya sektörünün insanları olmasıdır elbet. Ama saydığım (profesyonel sporculuk, oyunculuk vs.) devamlı olarak medya sektöründe(TV, internet, gazete) yer alması sadece bu insanların eğlence sektörünün mensubu olması değildir.

Bir komedyen, çeşitli yerlere başvurularda yer alan mesleğiniz nedir sorusuna ne cevap vereceğini bilmediğinden bahsetmişti.
Bu insanların (ortak)vasfı nedir? Bu insanların ortak vasfı nedir ki yaptıkları herşey hakkında haber yapılabiliyor? Ortak vasıf:

Dedikodusu yapılabilir insanlar olmaları.

TV'de hiç tanımadığı insanın dedikodusunu yapmayı öğrenen bireyin, TV'yi kapadıktan sonra yan komuşusunun ne yaptığını merak etmeye başlaması ile medyanın sosyal hayatın zedelenmesine nasıl vesile olduğunu konuşmayacağım. O işin ayrı bir boyutu. Burada söylemek istediğim, dedikodusu yapılabildikleri için gündemde kalan bireyin kitleler için özendirici olmaya başlaması. Bunun üstüne bir de çok çileler çektiğinden bahsetmesi, tırnaklarla kazımaktan bahsetmesi bu meseleden fazlasıyla etkilenildiğini göstermekte. Artık herkes şarkıcı, oyuncu olmak istiyor, olmaktan bahsediyor; bunların yarışmaları bile düzenleniyor dünya genelinde.

İnsanların bu meseleye yönlendirilmesi, özendirilmesi. Hem bu işe gerçekten yapanlar için çok zararlı hem de kolay yoldan para, ünlü olmak için yola çıkanlar için zararlı. Önceden dedikodunun yapılması ne kadar ayıptı şimdi artık insanlar kendi dedikoduları yapılsın diye atmadıkları takla kalmıyor. Aynı çıplak beden görmenin zevk vermesi nedeni ile çıplaklığın her daim müşterisi olması gibi, dedikodunun da her daim zevk vermesi nedeniyle "dedikodusu yapılabilir insanların" yaptıklarının da her daim müşterisi bulunabiliyor. Yani eğlence sektöründe olmaları nedeniyle bu kadar gündemde kalmıyorlar, nefsin en büyük lezzet araçlarından biri olan dedikodu yapabilmeye vesile olmayı başardıkları için bu kadar gündemde kalıyorlar. Ve dediğim gibi, üstelik bir de kendileri için çok ulvi cümleler kuruyorlar ve kalabalıklar nezdinden özenilecek birey profili çizmeye başlıyorlar.

Bu toplumların yanlış yönlendirilmesine bir başka örnekti.



Şu anda bir bölgede, yakında seçimler var ve seçimler 2 "zıt" (olduğu düşünülen) partinin rekabeti ile geçecek sanıyorum. (Birisine A partisi, diğerine C partisi diyelim) Seçimler yaklaşırken bu iki partinin mensuplarının söylem olarak elle tutulur, neredeyse hiçbir şey ortaya koyamadıklarını görmek çok da garip değil. Bir tanesi bağırıyor:
"Ülkeyi C zihniyetinden kurtaralım", oy vereceklere de dönüp sessizce deniyor ki "oylar bölünmesin". Diğeri diyor ki:
"Ülkeyi A zihniyetine teslim etmeyelim", oy vereceklere de deniyor ki "onlara karşı birleşmeliyiz".

Yukarıdaki mutualist(iki tarafın da karşılıklı fayda sağladığı) açıklamalarından başka daha akılcı söylemlerinin olmaması şaşırtıcı da değil, gerisi gündelik, beş para etmez polemikten ibaret. Çok da ilgilenmiyorum açıkçası.

Burada dikkat çekmeye çalıştığım mesele, bu avam, sadece "karşı taraf" edebiyatı ile oy toplamaya çalışılması ve ne ilginçtir bunu başarılması. Sorun bu. Hatta, aynı şekilde ırkçı olmayı bile başaramamış, adına siyasi parti denen iki oluşumu da buna dahil etmek gerek.

Yani meclise topu topu 4 parti girecek ve ikiye iki ayrılmış bir şekilde devamlı olarak karşı tarafı işaret ederek oy istiyorlar.

"Eğer bana vermezsen oylar bölünür karşı tarafa yarar". Ve kalabalıklar da bu ucuz söylemi hiç mi hiç yadırgamıyor. Yoksa İslam'da kalabalıklara oy hakkı verilmemesinin nedenlerinden biri bu mu. (Şuraya bakın lütfen)

Ve bu edebiyatın ardından kendilerini bir tarafın "taraftar"ı olarak bulmaları ve buna göre oy vermelerini "kendi tercihleri olduğunu sanıyorlar". Sinirleri bozacak kadar komik. Kimisi de "halkın kendi kaderini tayin" diyor. Sadece bu söz için sayfalarca yazabilirim. Ama şu kadar söyliyeyim, içinde halk kelimesi geçen cümleler boşluğun gürültüsüdür.

Neyse;

Kendi tercihin olduğunu sanma... Kutuplaştırarak, insanlara karşı taraf göstererek ikna etme... Noam Chomsky buna ikna etme sanatı* diyordu.

Yanlız burda birşeyi belirtmem gerekiyor ki, ikna etme sanatı, toplumları yönlendirme, verdiğin kararı onların kendi kararı gibi gibi düşündürtme gerçekten bir zekanın mahsuludur. (Hatta belki örnek olarak Lost dizisi 4.Sezon 11. Bölüm 21.Dakikadan sonraki diyolaga bakabilirsiniz) Ama bahsettiğim lokal bölgede yaşanan, bilinçli olarak yapılan birşey değil. İktidar talipleri de hakikaten karşı tarafı iktidara getirmemenin bir "dava" olduğunu falan sanıyorlar. Yani davasızlıklarında samimiler. Çok acı!

Yönlendirilmiş kitlelerin (kendi tercihleri olduğunu sanarak) verdikleri kararlar ile adil, zararsız, masum insanlar da yönetiliyor ve sonuçlar onlara da ulaşıyor ne yazık ki! Adaletsizlik gün gibi ortada. Düşünen birey için çözüm de.
Bu da üçüncü ve son örnekti.



Yaşı küçük olanların, daha henüz kişilikleri belirmediğinden, kolay kandırılabilir olması, özenilmemesi gereken şeylerin özenilecek birşey olarak benimsetilmesi, grup psikolojisine açık olmaları normal olsa da, bunun belli bir yaşı geçtikten sonra devam etmesi topluma zarar vermesi nedeniyle bizim için önemli. Keşke zararı kendisi ile sınırlı kalsa da bize de bu yazıyı yazmak düşmemiş olsa idi...

İnşallah yanlışa yönlendirilmeme noktasında okuyanlara ufak da olsa bir katkı sağlar bu yazı.


*Yazının başlığını burdan esinlendiğimi belirtmem gerek

23 Ocak 2009 Cuma

İslamiyet ve Olmayan Evlilik Yaşı Üzerine Fetvalar

İslamiyette evlilik yaşı meselesi üzerine haberler herşeyden daha fazla dikkat çekiyor. Verildiği iddia edilen fetvaları(Örn. "1 yaşındaki kızla da evlenilir") vicdanlar kabul etmiyor. Tabiki de kabul etmeyecek. Birşey size mantıksız geliyorsa dünya üzerindeki herkese mantıksız gelecektir. Çünkü mantık, karakter yada kişilik gibi insandan insana değişen birşey değildir. Herkeste aynıdır ve sabitdir.

20. yüzyılın ortalarına doğru patlak veren İslam üzerine modernist iddialar İslam aleminde 3 çeşit cevap verme metotu oluşturdu diyebiliriz:

1-) İslam karşıtı iddiaları referans alarak verilen cevaplar
2-) Bu modernist, İslam karşıtı iddialardan etkilenmemiş imajı çizen cevaplar
3-) İddiaları parametre almadan akıl-mantık-adalet süzgeci kullanarak verilmiş cevaplar.

Birinci grubun haklı olarak doğma nedeni İslam karşıtlarının en olmayacak konularda bile kimi zamana çarpıtarak kimi zaman abartılı demogojik ifadelerle insanların imanını sarsmaya başlaması.
İkinci grubun doğma nedeni, kimi birinci grup cevapların çok fazla İslam karşıtlarının kulvarına girdiği; kabul edilemez yorumlar, hatalar ve çarpıtmalar içerdiğinin görülmesi.
Üçüncü grubun doğma nedeni ise ikinci grup cevap metodojisinin hassas ve özenli yorum yapılması gereken meselelerde sırf birinci grup tarzında görülmesin diye; daha açık bir ifade ile belki modernistlerden etkilenmemiş havası estirsin diye, belki gelenekler ön planda tutuluyor diye kimi zaman adaletten kimi zaman mantıktan uzaklaşılmış ifadeler içerdiğinin farkedilmesi.

Zincirleme reaksiyon gibi. Önce İslam karşıtı iddialar patlıyor, sonra bunlara cevaplar veriliyor, sonra kimi cevaplarda hatalar ve çarpıtmalar çıkıyor, bunu gören alimler bunlardan uzak durma adına bazı samimi olarak kafa karıştıran meselelerde, olmayacak şeyler yazmaya başlıyor. Bir başka deyişle gerçekten çözmesi zor, çelişki oluşturabilen meseleleri, "çarpık modernist iddialar" zannediyor ve adalet ve mantık çizgisinden sapmış cevaplar içerebiliyor verilen izahatlar.

Dikkat edilmesi gereken şey, yukarıda 3'e ayırdığım şey cevaplar yani meseleleri ele alma biçimi; insanlar değil. Çünkü bir müslüman için meselelere sırf bu yöntem ile yaklaşmış diğeri şu yöntemle yaklaşmış diyemiyoruz. Bir meselede çok ince bir noktayı yakalayıp oradan güzel bir başlık çıkaran kişinin diğer bir noktada gelenekçi tutum sergilediğine şahit olabiliyoruz. Onun için insanları değil, tarzı kategorize etmek daha mantıklı.

Bu ayırımda ilk iki grubun çok fazla örneği var fakat, sadece üçüncü tarzı kullanmak açıkçası çok rastlanılan bir durum olmasa gerek. Ben inanıyorum ki çok yakın zamanda bir ayıklanma ile ilk iki grup izahatlar yerini tamamen üçüncü gruba bırakacaktır. Konumuza girelim inşallah


Talak 4 (Yaşlılıklarından dolayı) hayızdan kesilmiş kadınlarınızdan şüphe ederseniz, bilin ki onların bekleme süresi üç aydır. 12 Henüz hayız görmeyenler de böyledir. 13 Hamile olan kadınların bekleme süresi doğurmaları ile son bulur. 14 Kim Allah'tan korkarsa (Allah) onun işine kolaylık verir.

13. Büluğa ermediği için hayız görmeyen veya bazı nedenler dolayısıyla geç hayız gören ya da çok büyük bir istisna olup da hiç hayız görmeyen kadınlar, hayızdan kesilmiş kadınlar gibi talaktan sonra 3 ay iddet beklerler.

Kur'an'ın bu açıklamasına göre, burada "Mudhale" (kocasıyla gerdeğe girmiş) bir kadının sözkonusu olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü mübaşeret olmasaydı eğer, iddet sözkonusu olmazdı. (Bkz. Ahzab: 49) Bu yüzden, henüz hayız görmeye başlamamış kızların, iddetinin beyan edilmesinden anlaşıldığına göre, bu yaştaki kızlarla evlenmek ve kocalarının kendileriyle cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dolayısıyla Kur'an'ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslümanın yasaklamaya hakkı yoktur.
Tefhimul Kuran

demiş Mevdudi yazdığı Tefhimul Kuran isimli tefsirinde.

İşte bu, tam anlamıyla 2. grup yani gelenekçi ve modernizmden etkilenmediğini belirtme kaygılı bir açıklamaya örnektir. Peki burada nerede hata var?

En ciddi hata -ki hemen hemen herkesin düştüğü- "kızlarla evlenmek" ifadesinin kullanılması. İster kabul edin ister etmeyin herkesin aklında bayanın kimle evleneceğine karar veren ebeveyn figürü vardır. Bayan hep pasif durumdadır, "evlenemez" "evlenilir". Ve bu, bilinç altından dışarı bu şekilde vuruluyor. Gelenekçi tutumda ebeveyn kızın sadece kimin evleneceğine değil aynı zamanda ne zaman eveleneceğine de karar verebiliyor. E hazır ayette de hayız görmemiş kızların/kadınların boşanma süreçleri de belirtilmişken... Görüldüğü gibi ayetin altına zulüm mekanizması haline dönüşebilecek gelenekçi bir ifadeyi eklemekten geri durulmamış.

Hatta üstüne bir de İmam Şafi ve İmam Maliki'nin "ergenlik çağındaki kızı, babası cebren evlendirme hakkına sahiptir" fetvasını ekleyelim. Ki bu fetvaya delil olarak ayetlerde geçen "evlendirin" ifadesinin getirildiğini belirtelim. Dolayısıyla ikinci grup izahat yaklaşımı karşımıza şöyle bir tablo çıkarıyor: Ebeveyn tamamen keyfi olarak, çocuklarının istediği yaşta ve istediği kişi ile cebren evlendirebilmektedir. Buna dinde cevaz vardır.

Hepsi bir yana, bunların üzerine bir de açıkça görülen adaletsizliğe karşı çıkmayı ise "modernizmden etkilenme" olarak yaftalanması ise ayrı bir facia. Oysa ki bunun modernizmle yada benzeri herhangi bir şey ile uzaktan yakından alakası yoktur...

Fakat, ikinci frubun yanısıra, modernizm bağlamında birinci grup izahat ne gibi hatalar içerebilir derseniz? O da şu ki tüm bunlara tepki olarak 17-18 vb. gibi evlilik yaşı belirtilmesidir. Bu da hatalıdır. Yani aynı ikinci grup izahat gibi birincisi de hatalıdır.

Peki doğrusu nedir? Doğrusu elbette ki 3. grup cevap yöntemini seçmek. Sözü Efendimize(sav) bırakalım:

Kadın sahâbiyelerden dul bir hanım olan Hizâm kızı Hansa’yı babası bir adama nikâh etmişti. Ama Hansa, bu evliliğe râzı değildi. Kalkıp Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e geldi. Ve babasının nikâhladığı adamla evlenmek istemediğini bildirdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, onun bu sözü üzerine derhal nikâhı bozdu ve böyle bir evliliğin olamayacağını söyledi. (Buhârî, Nikâh, 42);

İbn-i Abbas (r.a.)’ın rivâyetine göre, bir defasında bâkire bir kız Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in yanına gelerek dert yandı. Babasının, kendisini arzu etmediği biriyle evlendirdiğini söyledi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kıza bu evliliği devam ettirip ettirmemekte tamamen serbest olduğunu söyledi. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 24);

Yine dul bir kadın olan Sübey’a el-Eslemiyye’ye iki kişi evlenme teklîfinde bulunmuş ve bu hususta kendisine istemediği kimseyle evlenmesi için baskı yapılmıştı. Bunun üzerine Sübey’a Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip, olayı anlattı. Hz. Peygamber (s.a.v.) de, onun istediği ile evlenme hakkına sahip olduğunu ifade buyurdu. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, c. VII, s: 137).


Ve görüyoruz ki, İmam Ebu Hanife bu meseleyi sağlıklı bir şekilde sonuca bağlamıştır:

Ebu Hanife ise, büluğ çağına (ona göre 17 yaşını doldurup) gelmiş bir kızı hiç kimsenin zorla evlendiremeyeceğini benimsemiştir. Ebu Hanife'nin dayanağı, "Açıkça izin alınmadan dul kadın, rızası anlaşılmadan bekâr kız evlendirilemez" (Buharî, nikâh, 40; Müslim, nikâh, 64; Ebu Davud, nikâh, 23) hadisidir. Ebu Hanife'ye göre, büluğ çağındaki bir kız, velisinden izin almadan ve kendi irade beyanıyla evlenebilir. Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (m.8) ve Türk Medeni Kanunu (m.124) bu görüşü benimsemiştir.
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2005/haziran/28/vecdiakyuz.html

Yani İslamiyette evlilik için yaş şartı değil, rıza şartı konmuştur. Burası çok önemli. Yaş şartının konmaması "küçük yaş evlenebilir" değildir, evlenemez de değildir. Yaş bir parametre değildir. Yani açıklamanızda, izahatınızda yaşı parametre olarak veremezsiniz. Veriyorsanız baştan hatalıdır. Yani haber kaynakalrında çıkan

"1 yaşındaki kızla da evlenilir" hatalıdır. Hatalı olmasının nedeni "1 yaşın" anormal derecede düşük olması değildir. Herhangi bir yaş belirtmesidir. Aynı şekilde;

"5 yaşındaki kızla da evlenilir" de hatalıdır
"15 yaşındaki kızla da evlenilir" de hatalıdır.
"45 yaşındaki kızla da evlenilir" de hatalıdır.

(Bu arada cümlelerde geçen "evlenilir" ifadesindeki bayanın her zaman pasif durumda tasavvur edilişindeki problemi tekrar tekrar belirtmemeye artık gerek yok).

Hepsi hatalıdır. Çünkü hepsinde bir yaş tespit edilmiş. Oysa ki ne dedik. Yaş evlilikte parametre değildir. Eğer bir bayan yada bir erkek evliliği istiyorsa buna razı ise, ergenliğe girmeye de gerek yok. (-bir örnek olarak- ben de biliyorum, şu anda yaşı çok ileri olan bir büyüğün evlendikten sonra hayız gördüğü anısının aktarıldığını okumuştum. Kocası da küçükmüş, ikisi de şaşırmış biraz da korkmuşlar ve bir ömür boyu aynı yastıkta gocamışlar)

Toparlarsak, şunu diyebiliriz ki çocuklarla evliliği yasaklayan tek sistem İslamiyet'tir. Çünkü rıza şartı akıl-baliğ olma şartıdır ve mantıklı karar verebilme şartıdır ve bu durumdaki erkek/bayan kendi tercihini kullanma hakkını kazanır. Elbette illaki kullanacak diye de birşey yok. İstemezse hiç evlenilmez. Yani hem evlenip-evlenmeme konusundaki kararında serbesttir hem de eşini seçme kararında serbesttir. Baskı kurmak, yada ebeveynin karar vermesi Efendimiz tarafından yasaklanmıştır.

Dolayısıyla 2. grup izahat (belki)gelenekçiliğe ön planda tutarak, hatalı yorumlarla yanlışlanıyorken, aynı şekilde 1. grup ise 17-18 gibi evlilik yaşı vererek, hayız görmemiş ama evliliği isteyen insanların evliliği konsunda hatalı ifadeler barındırıyor.

Dediğimiz gibi, evlilik için ne hayız ne de yaş diye bir parametre yoktur. Sadece tarafların rızası vardır. Razı iseler kimse karışamaz, değil iseler kimse de evlendiremez. Zulüm mekanizması doğuracak yorumlar, yorum sahibini bağlar. Talak-4'te aktarılan da keza budur. Bunu Ebubekir Sifil Hoca da böyle belirtmiş:

(...)Burada ayetin, istisnai durumları dahi hükme bağlayacak bir çerçeve getirdiğine dikkat etmek gerekir. Bu itibarla mezkûr ayetin, adet görme çağına gelmemiş bulunan kızların evlendirilmesini adiyattan olarak tayin ve tesbit etmek gibi bir maksada matuf bulunduğunu düşünmek doğru değildir.(...)
Milli Gazete - 21 Eylül 2008
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=805


Son bir not olarak: Kur'an'da geçen evlendirin(Nur-32) ifadesinin "zorlama" mı yoksa "yardım" mı içeriyor (AllahuAlem), anlamaya çalışalım inşallah...

Nur-32 VE İÇİNİZDEN bekar olanları (42) ve kadın ya da erkek kölelerinizden [evlenmesi] uygun olacak olanları (43) evlendirin.[Evlenmeye niyeti olanlar] yoksul iseler, [bu sizi kaygılandırmasın,] Allah onları lütfuyla destekleyecektir. Çünkü, Allah her şeyin aslını eksiksiz bilmekte (ve bu itibarla herkesi bağış ve kayrasıyla) kuşatmaktadır.

42 - Yani, toplumun ya da cemaatin hür üyelerinden; böyle olduğu, kölelerden söz eden sonraki ifadeyle de sabittir. (Çoğu klasik müfessirin de belirttiği gibi, bu ayet bir emir değil, fakat cemaatin bütününe yönelmiş bir tavsiyedir; çevirideki emir sîgası da, bu sebeple, tavsiye olarak anlaşılmalıdır.) Eyyim (çoğulu eyâmâ) terimi her iki cinsten de, ister daha önce hiç evlenmemiş olsun ister dul olsun, halen eşsiz bulunan kişi anlamınadır. Dolayısıyla, yukarıdaki ayet pek çok güvenilir Hadis'le de tekrarlandığı gibi toplumsal düzen ve ahlak açısından evli olmanın bekar yaşamaktan daha tercihe değer olduğunu dile getirmektedir.

43 - Sâlihîn terimi burada ahlak ve fizik olarak evliliğe uygunluğu, elverişliliği; yani, hem bedensel ve zihinsel olgunluğu, hem de evlenecek erkekle kadın arasındaki karşılıklı sevgi ve denkliği işaret etmektedir. 4:25'de olduğu gibi, yukarıdaki ayetler de evlilik dışı tüm cinsel ilişki biçimlerini yasaklayıp erkekle onun kadın kölesi arasında tek yasal cinsel birleşme yolu olarak evliliği öngörmektedir.

15 Kasım 2008 Cumartesi

Müslümanın Sinir Sisteminin Kurnaz İle İmtihanı

Mevlana Belgeselinde(TRT yapımı) Hollandalı bir araştırmacı Mevlana hakkında: "İnanılmaz birşey bu, tüm yazdıklarında hiç kimse hakkında yargı cümlesi bulamıyorsunuz" diyordu. Büyükler öyle olurmuş, insanları yargılamazlarmış. Biz büyük bir insan olmadığımız için yargılayacağız. Gerçi hep de merak ederim, Mevlana Hazretleri, hiç savaş gördü mü hayatında, haklı olduğu halde günlerce işkencelerden geçen insanları yada tecavüze uğrayan kız çocuklarını, aldatılanları... Masumlara bu zulümleri reva göre alçak zalimleri ve hatta belki bu zalimlerin bir de tüm bunların üstüne yaptıkları için dini ifadeler kulandığını...

Geçenlerde, daha önce yaşadığımız bir olay hakkında konuşurken bir yakınım şöyle demişti: "Herkes kurnazlık yapmaya çalışır. Herkes kurnazdır. Akılsız adam dahi bunu yapmaya çalışır. Hatta akılsız daha fazla yapmaya çalışır." Yadırgamamam gerekirmiş. Doğrudur. Herkes kurnaz da, akılsızın kurnazlığı hiç çekilmiyor. Hele ki bunu dini meselelerde yapmaya kalkıyor ise, nefsani isteklerini, zulmünü bir de dini ifadeler kullanarak açıklamaya çalışıyor ise inanın insanın sinirlerine hakim olması pek de kolay olmuyor. Hem de hiç olmuyor!

"Kim Kitabullah hakkında şahsi re'yi ile söz ederse, isabet bile etse hatadadır." (Rezin şu ilavede bulunmuştur: "Kim re'yi ile söz eder de hata ederse küfre düşer.")
Kaynak: Ebu Davud, İlm, 5 (3652); Tirmizi, Tefsir 1, (2953)

demiş Peygamberimiz. Örn. birisi ile (şahsi bir konuda)kavga ettin ve o kişi çok kötü biri ve bir ayette anlatılan kötü insanların hükmü içine giriyor. O durumda, "Bak senin için şu ayet var. Sen işte böyle birisin" demek bile haramdır. Gerçekten o şahıs, o ayetin kapsadığı alana girse bile, dediğin isabet etse bile haramdır. Çünkü ayeti şahsi kavganda, çıkarında kullandın. Buna dahi hak yok. Hele bir de dediğin isabet etmezse o zaman da dinden çıkarsın. İşte bir tarafta böyle bir din var ama öte yanda onun mensubu olduğunu iddia edenlerin oynadığı ve artık midemizin bile kaldıramadığı rezilliklerine, çıkarlarına dini açıklama yapmaya kalkmaları.

Örneğin; insanlar neden Mehdi bekliyor? "Geleceği" haber verildiği için mi? E aynı kaynaktan ölümün, kıyametin geleceği de haber verildi ama hiç de ölümü bekleyen insan göremiyoruz.

İnsanların Mehdi beklemesinin nedeni böyle bir insanın geleceğinin haber verilmesi değil, bu zatın herkesi yeneceğinin haber verilmesi. Yani vazifeden kaçış.. Gelsin halletsin. O gelince biz de yanında takılırız, hem ahireti kurtarırız hem de galip tarafta oluruz. Çok güzel hesap bu. Hiç risk almadan hem dünyevi bir makama ortak oluyorsun(mesela Mehdinin ordusu) yani herkes hayran kalıyor sana, hem hadislerde geçiyorsun yani şan, şöhret, hem yenen tarafta oluyorsun yani hiçbir şeyini feda etmene gerek yok hem de ahiretini de kurtarmış oluyorsun yani risksiz, kısa yoldan cennet.

Aklıma Ebubekir Sifil Hoca'nın bir yazısında yaptığı uyarı geldi: "Mehdi var ama beklemek yok." Aman hocam olur mu, beklemek elde etmekten daha heyecanlıdır... Bizden de ufak bir katkı: Risk aldırmayan iman iman değildir.

Bir suç işlenmiş diyelim üstelik bu suç bir tecavüz. İşleyen kişinin İslamiyet ile alakası olduğu "sanıldığından"; ayet söyleyeni mi ararsın, hadis söyleyeni mi, tarafların razı olarak yaptıkları zina suçu için geçerli olan 4 şahit şartını tecavüz olayında söylemeye kalkanını mı, hüsn-ü zan'ın insanın sadece kendine zarar ettiği suçlarda/günahlarda(örneğin içki içtiği söylenen kişi için, "içmiyordur" demek gibi) makbul olduğunu anlamayıp; hırsızlık, tecavüz, gasp gibi ikinci bir tarafın yani mağdurun da bulunduğu ve dolayısıyla öyle bir yaklaşımın mağdurun hakkının üzerine geçecek olmasını hesaba katamayan acizleri mi... Ne ararsan var!

Artık midemiz kaldıramaz hale geldi!

Bir tanesi de tüm bunların üstüne çıkmış "14 yaşında kızla evlenmek sünnettir" demiş.

Katlan katlanabilirsen!

Sünnet onun için çok önemliymiş, yanlış anlaşılmasın kimseyi arzulamıyor, nefsinin isteklerini yendi tabi ki, sadece sünneti gerçekleştiriyor!

Peygamberimiz 40 yaşında iki çocuklu Hz. Hatice ile evlendi, 40 yaşında biri ile evlenmek sünnet mi?

Peygamberimiz 60 yaşında Huzeyme kızı Zeynep ile evlendi 60 yaşında biri ile evlenmek sünnet mi? Kabul ediyor musun? Bundan neden bahsetmiyorsun?

Peygamberimiz 65 yaşında 4 çocuklu Ümmü Seleme ile evlendi ve tüm çocukların sorumluluğunu, bakımını, eğitimini de üzerine aldı, 65 yaşında 4 çocuklu bayan ile evlenmek sünnet mi? Hadi evlen ve sünneti yerine getir.

Kabul eder mi dersiniz, o sünnet aşığı(!).

Peygamberimiz Hz. Aişe ile yaşı genç iken evlenmiş...
Peygamberimiz Hz Aişe ile cinsel ilişkiye girmek için evlenmedi!

Ah şu, kendileri ile kıyas etmeleri yok mu..

Bayanlar ile ilgili meselelerin nerdeyse tamamının çözümünü/kurallarını/fetvasını veren, tek başına 2210 hadis rivayet eden bir bayan hakkında ve hepsinden önemlisi onu yetiştiren bir Peygamber hakkında konuştuklarının farkında değil daha doğrusu umrunda değil. Ne dediği lafın büyüklüğünün şuurunda ne de aldığı vebalin ağırlığının, anlatıyor da anlatıyor.

Gene katlanmak düşüyor.

Peygamberimiz; müslümanlar Darul Harpte ölüm tehlikesi yaşadığı, çok sıkıntılar çektiği/çekeceğini bildiğinden faiz alınabilir demiş. Başka bir deyişle bir müslümanın darul harpte ölüm riski, hapsedilme riski vs. yaşamadan hayatını devam ettireceğini düşünmemiş bile. Hatta bazı fetvalarda darul harpte mutlu olduğunu ifade etmenin küfr olduğunu, diyenin kafir olduğu söylenir. Bir tefekkür edelim bakalım yanlış mı!

Bizim kurnaz tutmuş, bir darul harp ülkesinde faiz almaya başlamış. Neden? çünkü izin verilmiş. Yanlış anlamayın izin verilmese yapmaz.

Sen o ülkede çalışıyorsun. Sabah işe git, akşama eve gel, yemeğini ye, tv izle, yat uyu. Sabah tekrardan işe.

Hafta sonu hanımla çocuklarla alış verişe, yada bir sayfiye yerine git belki sinemaya. Eve dön, tv izle tekrar yat uyu. Ondan sonra da faiz al!

Bu nasıl darul harp? Maşallah bu ne güzel darul harp böyle. Sen şimdi darul harpte mi yaşıyorsun?!

İnanın yazacak çok şey var ama bir iki örnek ile daha devam edersem üslûbumu koruyamayacağım endişesi ile burada kesmek istiyorum.

Hep aynı zaten, dine bulaşmaya çalışan kurnaz, buna katlanması gereken müslüman...

Allah kul hakkı taşımayan müslümanlara dayanma gücü versin inşallah.

16 Ekim 2008 Perşembe

Makyaj Yapma: İçgüdüsel(Fıtri) Olarak İmanlıyı Taklit Etme

Peygamberimiz boşu boşuna "her insan müslüman doğar" dememiş. Müslümanlığa boyanabilecek fıtratta, ona uygun olarak yaratılmıştır ama ne yazık ki kimi zaman başka yollara saparak "aslında" kendi kendisine zulmeder insanoğlu. Fakat fıtrat değişmez olduğundan bundan bir türlü kaçamaz. Kaçamayışı hayatı boyunca gösterdiği farklı davranış ve tepkiler ile kendini gösterir. Bunlardan belki en ilginici bayanların kırmızı tonda makyaj yapmasıdır. Bir alıntı ile başlayalım inşallah

(..)Çünkü adrenalin, heyecanlandığımız durumlarda salgılanan bir hormon. Herhangi bir tehlike sırasında, stres durumlarında ya da adından söz ettiğimiz fiziksel çekim sırasında salgılanarak sempatik sinir sistemini devreye sokuyor. Tüm bu tepkiler, kadınlarda yanakların ve dudakların kızarmasına neden oluyor.. Evrimsel psikologlar, bu görüntünün erkekleri etkilediğinde hemfikir. Doğurganlığın yüksek olduğu dönemlerde de aynı fizyolojik tepkiyi veren kadınlardaki bu dönemsel değişim, onları karşı cins için daha çekici kılıyor.

Kaynak: Bilim Ve Teknik syf: 38, Ocak 2007

Yazarın, "Evrimsel psikologlar" olarak adlandırdığı insanların görüşü ile tam olarak aynı fikirde değilim. Doğurganlığı hisseden erkeğin tahrik olması doğrudur belki. Fakat "karşı cins için daha çekici kılınma" olarak ifade edilen durum yani erkeği karşısındaki bayana yaklaştıran şey dişinin utangaçlığıdır bunun sonucu ise kızarmasıdır. Utangaçlığın gayri ihtiyari dışa vurumu ise saflığını, temizliğini ve karşısındakine duyduğu derin hisse karşılık gelir. Saflık, temizlik ise erkeği en fazla etkileyen şeydir. Bu ise tahrik olma ile bağlantılı değil, aşık olma ile bağlantılıdır. Örneğin kaba saba konuşan bir bayan yada sert tavır takınan bir bayan asla bir erkek için çekici değildir ama bu tip bir erkek belki bir bayan için aşık olunacak karakterdir.

Bayan utanır, utangaçlığını dışarıya suratının çeşitli bölgelerinde kırmızı rengi yansıtarak gösterir. Bu durum erkeği cezbeder. İşte bayanların kırmızı tonda makyaj yapmalarının ve bu rengin yakışmasının nedeni budur. İçgüdüsel(Fıtri) olarak utanmayı taklit etmesi.

Peki neden erkekler kırmızı makyaj yapmazlar, yapsalar bile güzel gözükmez diye bir soru gelebilir. Burada ne ilginçtir bayanın utangaçlığı erkeği cezbetse de, erkeğin utangaçlığı bayanı cezbetmez. (Buna belki karşı çıkacaklar olursa en azından erkeğin etkilendiği kadar etkilenmez diyelim) Çünkü erkeğin güçlü ve kendine güvenen olması asıl etkileyici faktördür. Ve hakikaten, erkekte salgılanan hormon tam bu işi görür:

(...)Oksitosin daha çok kadınların cinsel ve sosyal davranışlarında söz sahibiyken, vazopresin (ki yapı olarak oksitosinden yalnızca biraminoasitle ayrılıyor) erkeklerin cinselliğini kontrol ediyor. Bu kontrol, kadınlara kur yapma davranışlarının yanı sıra güç, erkekler arası rekabet ve saldırganlık hislerini de düzenliyor.

Kaynak: Bilim Ve Teknik syf: 38, Ocak 2007

Yani erkek duyduğu aşk ile birlikte utanma bir yana daha da güçlendiğini, büyüdüğünü, hissediyor. Olduğundan daha sert, ciddi... Hisler erkekte bu şekilde dışarı vuruluyor.

Bayanın saflığı yüzünden kızarması, erkekte merhameti de beraberinde getiriyor ve bu durum karşısındakini sahiplenmeye kadar itiyor. Belki hiç aşık olmayacağı bir bayana bir utangaçlık sonucu kızarma ile kendini onun sahiplenmiş bir halde buluyor ki bayanın istediği de yerine gelmiş oluyor. Karşılık müthiş bir denge, ahenk...

İşte burada şunu belirtmemiz gerekiyor ki ne yazık ki modern toplumlarda utanma utanılacak bir hal halini almış durumda. Ve gerçekten çok şeyler yaşayan, yaşayamasa da aklı hep bu şekilde meşgul olan bireyler artık utanmıyor. Utanamıyor. O kendisine bahşedilen doğal güzelliğini ise ne yazık ki kaybediyor. Kaybettiği şeyi ise makyaj malzemeleri ile yapay olarak geri getirmeye çalışıyor.

Son olarak, kırmızı makyaj içgüdüsel olarak "utanmayı taklit etme" ise neden "imanlıyı taklit etme" başlığını attım diye bir soru gelirse. Yazıya başlarken yaptığımız gibi açıklamayı Peygamberimize bırakalım:
"Haya/utanma imandandır" (Buhari, Sahih, K. İman, hadis 24, 5767, Müslim Sahih, İman, hadis 36)



NOT: Yukarıda "modern birey" olarak adlandırdığım kişiyi belirleyen faktör olarak giyiniş tarzını, çevresini, okuduğu okulu yada belli bir cinsiyeti vs.. parametre olarak almamaktayım. Örn: İsterse en koyu giyiniş tarzına sahip olsun bin çeşit şeyin dolaştığı akla sahip bir erkek/kadın olabileceği gibi bu, son derece modern giyinişe sahip gene aklında bin çeşit kötü şeyin dolaştığı bayan/erkek de olabilir. Çünkü iman akıl ile vardır, giyiniş yada çevre ile değil, o dindarlık ile alakalı. Neden başlıkta "imanlıyı taklit" dediğim buradan bir kez daha anlaşılabilir. Saflığımızı kaybederek, imanımızı da kaybediyoruz. Yada belki ibadetlere devam ediyor olsak bile tam bir imana ulaşamadığımızdan yada kaybetmeye başlamamızdan saflığımız, utanmamızı, sahiplenmemizi, bağlılığımızı da kaybediyoruz. Birçoklarımız dahildir bu meseleye. "Ben modern birey değilim" diye düşünmemekte fayda var. Bu blogu takip eden arkadaşlarımız için belki gereksiz bir not ama gene de ifade etmekte fayda var diye düşünerek yazdım...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Hidayetin Allah'tan Olması Üzerine

Nasıl oluyor da aynı cümleler birinde hiçbir tesir etmezken, diğerinin hayatını değiştirebiliyor?
Cevap kısa tutuluyor: Hidayet Allah'tandır. Biz biraz daha açmaya çalışalım inşallah, önce bir iki soru.

Aşık olduğunu çıplak düşünebilir misin?
Utanırken kafanı kaldırabilir misin?
Merhamet ettiğine sert davranabilir misin?

Aşk, utanma, merhamet...

Kimileri Ruh'un delili olup olmadığını soruyor. Tefekkür eden için yeterlidir sanırım yukarıdaki üç soru...

Daha önceki yazılarda aşk ile arzunun farkından bahsettiğimi hatırlıyorum. Aşkın Ruh'tan, arzunun nefsten kaynaklandığını söylediğimi. Aynı zamanda Ruh'un da Allah'tan olduğunu.

Eğer Ruh Allah'tan ise, aşk da ruhtan; o vakit hidayette de aşktan kaynaklanıyor demektir.

-Nasıl?

Tamam. Bir kere daha adım adım yazalım

Hidayet Aşktandır. Aşk Ruh'tan. Ruh ise Allah'tan.

Dolayısıyla hidayet Allah'tan.

Ne tip bir sonuca götürür bu bizi?

Eğer birilerine birşeyler öğretmek istiyorsanız, önce onu kendinize aşık etmek zorundasınız.
Eğer birilerinden birşeyler öğrenmek istiyorsanız önce ona aşık olmak zorundasınız.

Oysa ki hiç kimse isteyerek birine aşık olamaz yada isteyerek aşık edemez. İnsanın hakimiyetinin olmadığı bir alandır bu. Burada, hidayet için çabalarken aynı anda aşkın da hissedilmesi gerekiyor. İşte o zaman çabanın sonucu hidayet olabiliyor.

Bir başka deyişle, eğer birinden birşeyler öğrenebiliyorsanız yani hidayete erebiliyorsanız ona aşık olmuşsunuz, eğer birisi sizden birşeyler öğrenebiliyor yani hidayet buluyor ise size aşık olmuş demektir. Ve aşık olmak yada aşık olunmak insanoğlunun karar vererek ulaştığı bir duygu değildir. Nasiptir.

Bunun için hidayet ne ona erenden ne de yapmaya çalışandan kaynaklanmaz.
İşte bunun için hidayet Allah'tandır.

Not: Okuduğum bir cümlesi ile bu kısa yazıya ilham kaynağı olan bir abiye teşekkür ederim...

13 Şubat 2008 Çarşamba

Nefsini İlah Edinenin Şükrüne Reddiye

"Allah"tan başkasını ilah edinip tapma durumu Kur'an'da çeşitli ayetlerde ifade edilmiştir. Furkân (25) 43; Câsiye (45) 23. ayetlerde "nefsini ilâh edinen" olarak, Meryem (19) 44. ayetde ise "Babacığım, şeytana tapma(...)" olarak...

İfade edilmiştir de daha bu güne kadar bu ayetleri üzerine alınan tek bir kişi bile çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmayacaktır. Kendisini Kur'an'da zikredilen günahkar, cahil vb. gibi kötü sıfatlarla tanımlayanlar çıkmıştır ama asla "nefsini ilah edinmeyi/şeytana tapmayı" üzerine alınan çıkmamıştır ve çıkmayacaktır da. Neden bu kadar kesin?

Çünkü insanlar Efendimizin deyimi ile ikiye ayrılmışsa; (Allah'ın karşısında sorumluluğunun bilincinde)mümin ve (nerden gelip nereye gideceğini unutmuş)gafil olarak; müminler zaten bu sıfattan beri iken, mü'min olmayanlar da doğrudan "küçük düşmüşlük" belki "aptallık" olarak kabul görmüş bir sıfatı nefsani olarak asla üzerine alınmazlar. Dikkat edin nefsiniz her türlü kötülüğü yaptırtmaya çalışırken, asla başkasının yanında küçük düşmeyi kabul etmez. Onun için nefs başkasının gözünde kötü duruma düşüceğini bildiği davranışı yaptırtmaz çoğunlukla. Kendi isteğinden bir başka isteği yüzünden vazgeçer.

Allah'a inanmayanın yada bir inanıp bir inanmayanın, yada bu meselelerler hiç mi hiç ilgilenmeyenin otomatik olarak nefsine uyması ve her türlü pis işe(hırsızlık, tecavüz, cinayet vs...) bulaşması gerekirken/beklenirken teorik olarak, bunları görememizin nedeni budur:

Nefsin kendini küçük göstermek istemeyişi.

Nefs eğer çok "aşağılıkça" bir davranışta(bundan kastım, yaptığınız takdirde başkasının sizin hakkınızda "aşağılık" olarak düşüneceğini bildiğiniz herşey) bulunursa başkalarının kendisini "küçük göreceğini" farketmesi nedeniyle kendini frenler. Nefsin küçük düşme korkusu biranda diğer isteklerinden vazgeçmesi ile sonuçlanır.(Tabi bununla birlikte; Ruh'dan gelen utanma faktörünü de belirtmem gerekir.) Burada müthiş bir denge ve imtihan var. Nefsini yendiğini ve dolayısıyla "iyi" bir insan olduğunu sanan fertlerin din olmadan da "iyi" insan olunabileceği yanılgısı buradan destek alır. Oysa ki buradaki geçiçi(belki de hiçbir zaman patlama fırsatı bulamayacak ve dolayısıyla hayat boyu sürecek bir geçiçi) müspet tavır yada oynadığı "iyi insan rolü" gene nefsinden kaynaklanır insanın.

Bunun için insan hangi zümreye dahil olursa olsun nefsine/şeytana taptığını kabul etmemesi gene nefsinden ileri gelir. Çünkü inanan/inanmayan herkes bu tip tapınma sıfatının eşittir çok küçük düşürücü bir sıfat olduğunu bilir. Nefs bizzat kendisini bile ilah kabul etmeyecek kadar pişkindir. Onun için "Allah"ı ilah edinmeyenler içgüdüsel olarak (gerçekte imkansız olan) "biz inançsısız" ifadesini kullanmaktadır. Keza aynı şekilde "Allah"a inandığını sanıp, ibadet edenler de asla nefsine taptıklarını kabul etmezler. Çok günahkar olduklarını kabul etseler de, nefslerine taptıklarını kabul etmezler.

Günahkar, cahil vs. olduğunu kabul ediyor da insan neden bunu etmiyor?

Çünkü o kabuller, aslında biraz da belirsiz kabullerdir ve aslında temlinde gerçekten düşünülen durumu gizleme vardır. Tabi içinde bir miktar "mütevazilik gösterisi" barındırdığını da söylemek lazım.. Doğrudan doğruya gerçek sıfatı(nefsini ilah edinen kişi) barındırmayan hatta onu gizleyen aynı zamanda da karşınızdakinde "ne kadar da mütevazi" hissini uyandıracağını bildiğimiz cümleler... Oysa ki delikanlı gibi ortaya çıkıp "ben nefsimi ilah ediniyorum ona tapıyorum, o ayetler şu, şu sebepten dolayı aynen beni anlatıyor" diye izah eden bir kişi dahi ne gördük, ne de göreceğiz.

Aslında bunun en temel nedeni insanların(bizim) neyin nefsten, neyin Ruh'tan olduğunu farkedememeleri. İşte burası çok önemli: Neyin Ruh'tan neyin nefsten olduğunun ayrımına varmadan bir anda hissettiklerinle "bir şeye" yönelmek, ibadete başlamak...

Bundan bir iki ay önce kanalları gezerken, galibiyet ile sonuçlanmış bir futbol müsabakasının ardından, o maç ile alakalı yetkili bir kişinin gözyaşları içinde gayet mutlu bir şekilde söyledikleri ile karşılaşmıştım. Aradım en sonunda tam metnine ulaşabildim. Hatırladığım kadari ile bu cümlelerin hemen hemen herbirisi en az iki üç defa tekrarlandı:

"(...)Bir teşekkür de yüce halkımıza iletiyorum, hepsinden dualarını istedim, onların duaları futbolcu kardeşlerime geldi ve sahaya müthiş mücadeleler koydular(...)Allah'a şükürler olsun bugünleri gösterdi bize(...)Allahım bizim Avrupa Şampiyonası'na katılmamızı istedi.(...)Allah bana tüm güzellikleri verdi.(..)Herkesin bir hesabı vardır. Ama Yüce Allah'ın da bir hesabı vardır ve o tuttu" (Komik biraz da, sanki İslam ordusu ile Kafirler ordusu karşı karşıya gelmiş)

Anlaşılan o ki fert nefsani olarak birileri ile zıtlaşmış\iddialaşmış. Ve gene nefsani olarak İslamiyet ile uzaktan yakından alakası olmayan bir alanda kendi haklılığının ispatı peşinde ve bu bir anda karşısında belirince, o kadar mutlu oluyor ki başlıyor şükretmeye. Mutluluğu hissetti ve hemen başladı şüküre. Ama bu mutluluğun kaynağı nefs mi, Ruh mu belli değil. Şükrederken kurduğu cümlelerin hepsinin öznesi kelime olarak "Allah". İşte şimdi şu yukarda bulunan ve gayet içten bir şekilde kurulmuş cümlelerde "Allah" kelimesi yerine "nefs"i koyup tekrardan okuyun. Nefsinin kendine tattırdığı bu mutluluk ve zevk karşısında teşekkürlerini sunuşunu görün.

Tabi bu kısa yazıda yaptığım somut bir örnek ile açıklanmak zorunda olduğunu düşündüğüm çok çok önemli bir kavramı izah etmeye çalışmak yoksa herhangi bir kişiyi hedef göstermek yada bir kişinin yaptığı bir davranışı yargılamak değil. Üstelik, biliyorum ki içinde yaşadığımız toplum bu ve bunun gibi cümleleri duyduğunda nefsini ilah edinen ayetilerinden haberi olsa da olmasa da kesinlikle "nefsini ilah edinen bir kişi" sonucunu çıkarmaz. Bana göre çıkaramayan da nefsini ilah ediniyordur. Çünkü herşey farketmekten geçiyor. Yanlış bir şey yapıldığını ne yapan düşünüyor ne de gören farkediyor çünkü dediğimiz gibi neyin nefsimizden neyin Ruh'umuzdan geldiğini anlayamıyoruz.

İnşallah nasip olur anlayan kullar zümresine dahil oluruz.
Selamlar...

29 Kasım 2007 Perşembe

MUHAMMED ESED'in HANIMI "HELLO" DEMİŞ

Daha öncesinde de çok fazla değildi ama son 7-8 senedir T.V karşısında geçirdiğim zaman haftada 1 saati bile bulmamaktaydı, son 1 senesinde ise televiyon kurmadığım evimde hiç izleme durumum olmadı. Ne yazık ki O evi boşaltmak zorunda kaldım ve şu anda telekom grevi yüzünden internet bağlatamadığım televiyonlu evimdeyim ve görüyorum ki içinde yaşadığım toplumun en fazla ilgi gösterdiği, "büyük(!) televizyon kanalı" diye tanımlanan kanalların televizyonculuğu; bıraktığım yerden çok daha rezil bir noktaya ulaşmış.

Sabahtan akşama kadar ne zaman T.V'yi açıp kanalları dolaşsam(haber kanalları hariç), gördüğüm manzara, bir kadın hüngür hüngür ağlıyor ya mahrem yada onun benzeri, insanın bırak anlatmayı dinlerken bile utanacağı bir konudan bahsediyor (sanıyorum bu iş için yeterli miktarda para alıyorlar), etrafındaki sunucu ve diğer karakterler de sanki üzülüyormuş yada etkilenmiş gibi yapmacık yapmacık surat ifadeleri yapıyorlar. Sözün özü; birazcık eğitim, terbiye sahibi bir insanın kanal değiştirirken bile zor dayanabileceği düzeyde programlar.
Akşama doğru ise gene içinde yaşadığımız toplumun en fazla rağbet ettiği haber bültenleri başlıyor. Allah'ım o nasıl şey öyle. Sabah yayımlanan yapmacık programın havası hiç değişmeden, sanki aynı havada bu sefer ciddi konuları görüyorsun ekranda. Altta bangır bangır bağıran bir müzik.

Karayip Korsanları, Son Samuray, Son Mohikan mı dersin yerli yapımlar mı dersin, başlıyorsun soundtrack dinlemeye. PKK ile ilgili haber başlıyor altta savaş müziği, bir kaza olmuş, ölüm haberi var, altta duygusal bir müzik. Çıkarmışlar birini özeli ile ilgili hiç kimseyi ilgilendirmeyen sorular soruluyor, altta romantik bir müzik... Spikerin kötü bir haber verirken yapmacık bir şekilde büründüğü hüzünlü surat ifadesi, iki dakika sonra neşeli bir haberde yerini gülücüklere bırakıyor. Şaka gibi. Sanki haberin üzücülüğünden yada neşeliliğinden etkilenmiş gibi yapmak zorunda. Her haber gerçekliğinde uzaklaşmış, abartıdan başka birşey barındırmıyor. Eskiden ne güzeldi yalnızca haberi, ciddi bir şekilde, müziksiz olarak veriyorlardı sen de ciddi ciddi dinliyordun. Şimdi her haber ayrı bir klip olmuş.

Bu yapmacık haber bültenlerinde asıl gelmek istediğim nokta şu: Verilen haberlerin başlığı ağır ve herkesi ilgilendiren bir nitelikte ama haberi izlerken görüyorsun ki içi bomboş. Ne demek bu?Örneğin başbakanlık ile Genelkurmay Başkanlığının yada Cumhurbaşkanlığının buluştuğu önemli bir toplantı olmuş. Ne toplantının önemine vurgu var ne çıkacak sonuçların etkilerinden bahsediliyor. Yok başbakan soğuk davranmış, yok o ona selam vermemiş, yok elini sıkmamış. Sanki (afedersiniz) mahalle karısı yan komşusuna dedikodu yapıyor.
Bir ziyaretçi gelmiş. Ya da Türkiye'den biri gitmiş. Başlıyor özel güvenlik önlemleri muhabbeti. Yok çatıya keskin nişancılar konmuş, yok kuş uçurtulmamış, özel(!) harekat timleri sabahın erken saatinden beri görevinin başındaymış. Yarım saat özel(!) güvenlik muhabbeti geçiyor, ekranda "kaliteli" güneş gözlüklü özel(!) timler. Face to Face filmindeydi John Travolta bir sahnede " O kadar özel bir birliğiz ki, biz bile ne yaptığımızı bilmiyoruz" diyordu. Ne zaman "özel güvenlik önlemleri" muhabbeti başlasa bu müzikli haber bültenlerinde aklıma hep o sahne gelir.
Dediğim gibi, haber başlıkları önemli bir konu ifadesi barındırıyor. (Bir ziyaret yada ekonomik, siyasi bir toplantı) ama haberin veriliş tarzı, altındaki film soundtrack'i, spikerin kendini sokmaya çalıştığı komik surat ifadesi haberin içini bomboş hale getiriyor. En kötüsü şu ki sanıyorum toplum bunları verildiği tarzı yadırgamadan izliyor. Yani mesela bir kaza olmuş bilmem kaç kişi ölmüş, altta normal zamanda dinlese bile ağlayacağı cinsten bir müzik, perişan bir şekilde ağlayan insanlar( özellikle onları kullanıyorlar) görüntüsü ile uzatıla uzatıla veriliyor. İzleyen de bir anda film izler gibi yada filmdeki bir sahneye üzülür gibi duygusallaşıyor ve haber bitip neşeli bir habere geçildiğinde bir anda o haber bitiyor ve neşeli müzik eşliğinde "kedi ağaçta kaldı" haberi izlemeye başlıyor. Sanki haberi bitince kazada ölenler geri geldi. Sanki o o olay hiç yaşanmadı. İşte bu yapmacıklığa eğer izleyen duyarsız kalıyor, rahatsız olmuyor, yadırgamıyorsa o kişi populer kültürün erozyonu altında yalandan bir hayat yaşıyor demektir.
Hala daha bu müzikli haber bültenlerini izleyebilen bir toplum bulabiliyorlarsa, görünen o ki o toplum, içinde cıvıklık ve galeyan kültürü barındırmayan hiçbir şey izlemiyor.
Bunun sonucu olarak, en ciddi konular bile ciddiyetinden uzaklaşıp, alttaki müzik vasitası ile ya duygusal bir film moduna, "o ona hiç bakmadı" muhabbeti ile (tekrardan afdersiniz) mahalle karısının yan komşusuna haber verme haline yada "özel güvenlik önlemleri ile" dikkate alındıklarına, ilgi gördüklerine yani güce tapıcılığa bürünüyor.

İyi de ben bunları neden anlattım. Üstelik bir insan verilecek en büyük cezanın ona ilgi göstermemek olduğunu bilen ve savunan biri olarak. Sadece ilgi çekmek için yapılan bu hareketleri eleştirmek hatta küfretmek bile ona ilgi göstermektir. Yani ona hizmet etmektir.
Hem de şu var ki, nefsin en tat aldığı zevklerin başında gelen ve yenmenin çok çok zor olduğu gösteriş, dedikodu gibi isteklerini günlük hayatta yenemeyen fert elbette gazete okurken yada T.V'nin karşısındayken de yenemeyecek. Bunun sonucunda merak edip, pûr dikkat izleyip, dinleyip üstüne bi de "belgesel vb." yayımları takip ettiğini ve magazinvari haberlerin zararlarından bahsedenler her zaman beni güldürmüş iken, ben niye bu konuyu gündeme alıp bu kadar uzun yazdım. Bu belki de bu blog için utanç verici bir olay. Çünkü okurken görülebilir ki, yazar eleştirdiği insanları zaten izliyor. E eleştirdiği insanlar zaten o işleri ne olursa olsun "illaki izlenilsin" diye yapıyorsa ve sen de izliyorsan... Dediğim gibi bu hizmetten başka birşey olmuyor.Neyse;Bu konuda yazı yazmak hakikaten hoş olmayan bir olay ama bu konuya değinmek zorundayım. Gerçekten zorundayım. Yoksa popüler kültürle alakalı bir konudan bahsetmek (istediği kadar eleştiri içersin), bu sitedeki diğer yazıların hepsine hakaret etmek gibi olduğunun farkındayım.

Bahsetmek zorundaydım dedim çünkü televole kültürü artık İslami yazı yazan yazarlara da sirayet etmeye başlamış durumda. Asla, zerre laubalilik kaldıramayacak konuyu ele alırken dahi...

Ne kadar İslami bir gazetede köşe yazarı olursa olsun nefsine yenilemez mi bir insan? Elbette yenilir, buna hakkı var.Ama asla bunu bir tefsir hakkında yada bir ilim dalı hakkında(kelam, hadis, fıkıh) yada bir ilim adamı(kelamcı, müfessir, hadis alimi) hakkında yazı yazarken yapamaz. Buna hakkı yok.

Ne dedik. Müzikli haber bültenlerinde başlık önemli bir vurgu yapıyor ama içinden buram buram popüler kültürün rağbet edeceği tarz yükseliyor.Şimdi lütfen şu başlığa bakın ve üzerine tıklayıp okuyun:

M. Esed’in ve Ötekilerin Meâl ve Tefsirlerindeki Yanlışlar

Çok önemli bir başlık. Çok çok önemli bir başlık. Düşünsenize Allah'ın kelamını izah ederken birisi hatalar yapmış. Tabi alimin hatası da sevaptır ama yazarına ister istemez bir vebal yüklüyor. Üstüne üstlük okuyanlar da bu tefsirlere bakıp içtihad yapacaklar, kurallar çıkaracaklar. Onun için neyse yanlışlar görelim, bilelim ona göre bizler de hata yapmayalım diyerek yazıyı okumaya başlıyorsun. Başlıyorsun ki, o da ne, içinden "Muhammed Esed'in hanımı hello demiş"ler yükselmeye başlıyor.

Hah, şimdi burası çok önemli:Eğer ki, siz bir "kitap" ile alakalı başlık atılmış bir yazıyı okumaya başlıyor ve içinden özeli ile ilgili ne yazanı ne okuyanı zerre kadar alakadar etmeyen bir yazı çıkıyor ve bu yazıyı yadırgamıyor ve üstüne üstlük hakikaten "kitabın" kendisi ile ilgili kötü bir yargıya ulaşıyorsanız. Siz de poüler kültürün yarattığı dejenerasyondan nasibinizi almışsınız demektir.

İşte tüm bu cümlelerin kaynağı, çok büyük bir üzüntü halinde müşahede ettiğim müslümanların popüler kültürü yavaş yavaş içine sindirmesi. Sindirebilmesi. Hayır müslümanın buna hakkı yok. Popüler kültür sana insanların özelini merak etmeyi öğretiyor, T.V'de iken hiç tanımadığın bir şahsın, T.V'yi kapattığında yan komşunun. Hayır, sen(ben) bunu öğrenemezsin. Nefsimiz meyilli, ne büyük tat alıyor, hoşuna gidiyor insanların özel meselelerini öğrenmek, farkındayım ama bunu yapmaya hakkımız yok.

Bir adam yıllarca tefekkür edip, Arabistan'da 7 sene süren bir çalışma yapmış ve sonunda bunu masanın üstüne koymuşsa, ona yapılacak en büyük hakaret:"Bak şimdi senin yazdığın meali eleştiricem diyip, özel meseleleri hakkında konuşmaktır". Ve ne acı ki, artık müslümanlar "mealde yanlışlar" diye atılan başlığı görüp, yazıyı okumaya başladığında mealle uzaktan yakından alakası olmayan televole haberi okuyup, "hakikaten mealde hatalar varmış ya" diyebiliyor. Ya da; Muhammed Esed'in şahsi olayları ile ilgili yazı yazan biri "Mealdeki Hata" diye başlık yakıştırabiliyor yazısına.

Farkında mısınız; sıradan bir insana dahi yapılamayacak şeyi bir müfessire, ümmedin bir hocasına reva görüyoruz. Reva göreni belki haklı bile buluyoruz. Üstüne üstlük bırak bir müfessiri, herhangi bir insanın özeli hakkında konuşma hakkını İslamiyet elimizden almışken bunu yapıyoruz.

Bari İslami gazetelerde, dergilerde yazı yazanlar köşelerini televole kültürü ile kirletmesinler, bırakalım bu işleri müzikli haber bültenleri yapsın. Bari siz yapmayın.
Dua ile...

NOT: Muhammed Esed tefsiri ile ilgili ilmi bir kritik okumak isterseniz Ebubekir Sifil Hoca'nın şu yazısını okuyabilirsiniz.
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=soylesi&no=7
Katılmadığım bir iki nokta haricinde enfes bir yazı.

25 Kasım 2007 Pazar

Ümmedin Müteşabihat İle İmtihanı

Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır.(Maide Suresi,
85)

Irmağın akması bir tasvirdir.Yeryüzünde akar çünkü kütle çekim vardır çünkü madde vardır.Görürüz çünkü ışık vardır, göz vardır.Hissederiz çünkü zaman vardır, hareketle birlikte kendisini belli eder. Bize gerçek ve değerli hayatın ahiret olduğunu, dünyanın zevkleri en başta olmak üzere, kapsadığı herşeyin geçiçi ve aşağılık olduğunu söyleyen bir kitap neden gerçek hayatı tasvir ederken geçici ve aşağılık hayata ait olanlar üzerinden yapıyor? Arada keskin bir çizginin var olması gerekmez mi aynı nefs ve ruh arasında olduğunu bildirmesi gibi? Ahiret hayatının dünyaya ait hiçbir kavrama misafirlik yapmaması gerekir çünkü nefs ve ruh arasında keskin bir çizgi vardır. Ahirette ise nefs yoktur. Dolayısıyla o öğretinin, displinin içinde nasıl ruh ve nefs birbirine tamamen zıt iki varlık ise, nasıl ki günah ve sevap tamamen iki zıt kutbun temsilcisi ise, aynı şekilde dünya hayatı ile ahiret hayatı birbiri ile uyuşamayacak iki ayrı kavram olmalıdır. Öğretinin içinde. Ne cinsel ilişkinin(nefs yoktur ahirette yalnızca ruh vardır ve ruhun cinsiyeti ve cinselliği yoktur), ne acıkmış bir midenin, ne de cayır cayır yanan ateşin, ne de geçen bir zamanın mevcut olmaması gerekir uhreviyi anlatırken, eğer öğreti hak ise. Çünkü kurduğu mantık içinde çizgileri keskin bir şekilde çizmişti. şimdi bu soruları bir an için kesip, İslamiyet ve mantık ilişkisine bir göz atalım.

Eğer bir kitap(yada öğreti) size devamlı olarak "aklınızı kullanmaz mısınız..., akıl sahipleri için..., tefekkür edenler için..." gibi ifadeler kullanıyorsa, o kitabın(yada öğretinin) size sunduğu tek şey "mantık" olacaktır. Olmak zorundadır. Çünkü İslami inanışın, sapık olduğunu belirttiği çeşitli inanışlar da aynı İslami öğreti gibi iyilikten, yaradılıştan, ibadetten söz etmekte. Baktığımızda hemen hemen aynı şey; peki neden onlar sapkın da İslamiyet değil. Yani bir inanışın "hak" inanış olduğunu nerden anlayabiliriz? Neredeyse her inanışın mensuplarının bir sürü "olağanüstülük" iddiası da varken. Neyi kullanarak ayırt edeceğiz, elimizde parametre olarak kullanabileceğimiz ne var?
Tek bir şey: "mantık".

İslamiyet aktardığı herşeyi bir mantık çerçevesinde aktarır. Bazı ibadet hükümleri dışında (örneğin neden secde ediyoruz da yana yatmıyoruz) sunduğu herşey sorgulanır ve sorgulanmak zorundadır. İşte müslümanlık budur. Müslümanlık İslamiyeti tercih etmedir... Tercih etme üzerinde biraz duralım.

Çoğunlukla; partilerin, örgütlerin gençlik kolları (ki özellikle bazı sağ partilerin) mensupları, o harekete (!) ticari çıkarları bir an için göz ardı edersek, arkadaşsız kalmamak yani yalnızlık korkusundan yada toplum içinde yer edememekten yani kimlik bunalımından dolayı girer. Belki de yanlış söyledim, bir önceki cümlede coğunlukla yerine tamamen ve yalnızca sağ partiler değil müslüman(tercih eden) bir kaç yapılanma dışında tüm oluşumlar demeliydim.
Tekrar edersek, tamamen, tüm oluşumların mensupları o harekete (!) ticari çıkarları bir an için göz ardı edersek, arkadaşsız kalmamak yani yalnızlık korkusundan yada toplum içinde yer edememekten yani kimlik bunalımından dolayı girer. Zaten bu şekilde giren, bir anda içlerindeki en fanatik olur. Hiçbir şeyi sorgulamak zorunda değildir çünkü zaten nefsani istekleri doğrultusunda girdi, sorgulama akıldan gelir. Fanatizm, meydan okumalar, büyük laflar etmelerle daha fazla yer edeneceğini sanmakta artık, nefs tadı bir kere aldı mı hiç bırakmaz peşini.

Peki müslümanlar neden böyle olamazlar?Çünkü böyle olması için bir nedeni yoktur. Açarsak; müslüman çelişki duyandır, merak edendir, ilim talep edendir, soru soran, sorularına cevap isteyendir. Yani kendini tecih edebilmek için hazırlayandır. Bunların hepsinin sonucu aklını kullanması demektir. Nasıl ki ahirette nefs yok dolayısıyla günaha girmek için bir neden yok ise, aynı şekilde müslüman için de fanatizm göstermesi için bir nedeni yoktur, çünkü ilmin hiç bitmeyecek bir hazine olduğunu anladı ve o kulvarda deli gibi kulaç atma ile meşgul.
İlime, merak ettiklerinin cevabına nasıl ulaşabilir insan?

1-)Tefekkür ederek (bunun için yalnız kalması) 2-)Ve tabi ki de kendi nefsani isteklerini göz ardı ederek (bunun için de nefsini yanmiş olması lazım, en azından o kısa süreç için)

Ne kadar ilginç değil mi, müslüman ilim deryasında yüzebilmek için yalnızlığa ihtiyacı varken, aynı yalnızlık müslüman olmayanın gözünde, korkması ve kaçması gerektiğini sandığı bir duygu halini alıyor. Yani müslüman olmayanın korkusunun kaynağı, müslümanın gücünü aldığı yer oluyor.

Müslüman bu gücü alıyor ve başlıyor tefekküre; sorguluyor, sorguluyor, sorguluyor ve Allah'ın hidayeti ile cevaplar önüne serilmeye başlandığında bir anda İslamiyetin diğer dinlerden farkını ve diğer dinlerin neden sapmış olduklarının farkına varıyor. Diğer dinleri ve diğer dinlerden farkını anladığı anda ise artık tercih edebilmiş oluyor.

Aslında insanların çoğunluğu(bizler) İslamiyeti tercih etmiş değiller. Yanızca küçüklüklerinden beri İslamiyeti öğrendikleri için İslama uyuyorlar. Uymalarının nedeni küçüklüklerinden beri öğretilmesi, İslamiyet olması değil. Hak dinin neden hak din olduğunun farkına varmaları değil. Eğer hıristiyanlık öğretilmiş olsaydı hıristiyan, mecusilik öğretilmiş olsaydı mecusi, budizm olsaydı budist olacaklardı. Peygamberimiz zamanında yaşasaydı, tüm inancını ve kutsalını sarsan biri ile karşılaşmış olsaydı, O'na karşı gelmez miydi? Mekkeli müşrikler aptal mıydı? Nasıl yani onlardan daha mı akıllıyız? Onlardan olmamız için neden nedir? Ne diyecektik de hak peygamber olduğunu anlaycaktık?

Ne geldi aklınıza şimdi? Mucize; değil mi ;)
Tamam mucize isteyelim. O da bize hayır diyecek daha önceki İman Edenler Kabul Edenelere Karşı yazımızda göstermiştik ayetleri, peygamberimiz ben yalnızca ölümlü bir elçiyim diyor ve Allah da başka bir ayette mealen onların kabul etmemesi olağanüstü bir elçi beklemeleri diyor. Yani mucize konusunda elimiz boş kaldı.

Kendinizi o döneme çevirin hergün sokakta gördüğünüz biri belki arkadaşınız peygamber olduğunu söylüyor ve mucizesi yok. Şu anda hemen bugün olsa hemen red ederiz. Neden?Çünkü İslamiyet bize O'ndan(s.a.v) başka peygamber gelmeyecek diyor. E mecusiler, hıristiyanlar yada yahudiler de kendi "kabul ettikleri" (kabul ettikleri ifadesi çok önemli), küçüklüklerinden beri büyük bir samimiyetle öğrendikleri inançlarında, kutsallarında da kendi bildiklerinden sonra peygamber gelmeyeceği yazıyor ise ve onlar da bu sebeple yani küçüklüklerinden beri öğrendikleri hiçbir zaman tercih etmedikleri kendi kutsallarını koruma adına hareket ettiyse. Şu anda kendini peygamber ilan edene karşı çıkacak bizlerle Mekkeli müşrikler arasında ne fark var?

İslamiyet hak din demekle olmuyor azizim. Benden sizlere tavsiye, hç korkmadan herşeyin mantığını öğrenmeye bakın. Bununla uğraşmadan "Ben teslim oldum" diyorsanız siz yalnızca aklını kullanmaktan kaçan; bir korkaksınız demektir. Teslimiyet; mantığı çözdükten sonra ki duyduğun hayranlıkta gizli. Böyle değilse sen yalnızca nefsine teslim oldn demektir yada korkularına yenildin. Aklını kullanmaktan korkma. Ve en önemlisi korktuğunu da red etme.
İslamiyet hak din ise zaten sorularının cevabını verecektir. Yok; içinde gizlediğin sorulara cevap veremiyor ise, o zaman sen zaten hiç bir zaman iman etmedin. Pek bi değişiklik olmayacak merak etme.

Bir hak dinin, haklılığının nedeni mantık sunma zorunluluğu olduğunu ifade ettikten sonra, ara verdiğimiz sorularımıza geri dönebiliriz. Ahiretin fiziksel tasvirinin nedenine, uhreviyi neden dünyevi tasvirler anlatıldığı sorularına. Çok ağır sorular. CEvap vermek bir yana oturup bu konuyu tefekkür edip sormak bile çok sık rastlanan bir durum olmasa gerek.
Cevaptan önce bu soruları sormak çok zor. Bunların cevabını bize ancak Kur'an üzerinde ciddi bir tefekküren geçmiş bir insan verebilir ki. Allah'a şükür ki Onu da bulduğumu umuyorum Allah'ın izni ile: Muhammed Esed.

Bu konu aslında o kadar mühim bir konu ki, Muhammed Esed Kur'an Tefsirinin en sonuna tam 4 tane kısa ve öz makale eklemiş. Dördü de ilk kısımdaki soruların cevabını ve Kur'an'ın bu konularda sunduğu mantığı bildiriyor bizlere. Ben de taratıp düzenleyip bu blogu takip edenlerle paylaşmak istedim.
Sırasıyla linkleri aktarırısak:

Kur'an'da uhrevi tasvirlerin, müteşabih anlatımların nedeni ve mantığını aktardığı
1-) KUR’AN’DA SEMBOLİZM VE ALEGORİ

Kimi surelerin başında yer alan ayrık harfler üzerine yazdığı
2-)MUKATTA’ÂT

Cin Terimini anlattığı
3-)CİN TERİMİ VE KAVRAMI

ve mükemmel bir şekilde aktardığı İsra ve Mir'ac olayları... Özellikle ilk dönem kelamcılarının bu konuda yaptıkları hatayı da çok uygun bir dille ifade ettiği
4-)GECE YOLCULUĞU


İnşallah akletmeyi başarmış, tercih etmeyi başarmış kullar zümresine dahil oluruz diyerek yazımızı bitirelim.

KUR’AN’DA SEMBOLİZM VE ALEGORİ*

KUR'AN ÜZERİNDE çalışma yapanlar, sık sık "anahtar-ibare" olarak tanımlanabilecek deyimlerle karşılaşırlar. Bunlar, belli bir ayetin veya ayetlerin temelinde yatan düşüncenin açık, berrak ve özlü bir tanımını veren ifadelerdir: mesela, insanın "topraktan" veya "bir sperm damlasından" yaratıldığına ilişkin birçok atıf, insan türünün mütevazi/ilkel biyolojik kökenine işaret eder; yahut 99. suredeki (Zelzele), Kıyamet Günü, "kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görecek; ve kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir" ifadesi, insanın bu dünyada bilinçli olarak yaptığı her şeyin öteki dünyadaki kaçınılmaz sonuçlarına ve sorumluluğuna katlanacağını gösterir; yahut şu ilahî beyan (38:27'de): "Ve Biz göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri, hakikati inkar edenlerin sandığı gibi, bir anlam ve amaçtan yoksun (bâtılen) yaratmadık."

Bu tür Kur'ânî anahtar-ibarelerin örneklerine hemen hemen sınırsız sayıda (ad infinitum) ve çok çeşitli şekillerde rastlanabilir. Fakat Kur'an'da bir tek defa geçen ve "bütün anahtar ibarelerin anahtarı" olarak tanımlanabilecek temel bir ifade yer almaktadır: Âl-i İmran’ın 7. ayetinde, Kur'an'ın "hem açık ve kesin hükümlü (âyâtun muhkemât) hem de müteşabih mesajlar (müteşâbihât)" ihtiva ettiğine dair olan ifade. İşte bu ayet, Kur'an mesajının anlaşılmasında mutlak anlamda bir anahtar görevi yapan ve onun tümünü "düşünen bir toplum için" (li-kavmin yetefekkerûn) anlaşılabilir kılan ayettir.

Al-i İmrân’ın yukarıda zikredilen ayeti ile ilgili notlarımda hem âyatun muhkemât ifadesinin anlamını, hem de müteşâbih ("alegorik" veya "sembolik") olarak adlandırılan (ifade tarzın)ın genel amacını irdelemeye çalışmıştım. Bu son terim ile işaret edilen husus doğru kavranmadıkça, Kur'an'ın büyük kısmı, hem müminler hem de onun ilahî kaynaklı bir vahiy olduğuna inanmayı reddedenler tarafından büyük ölçüde yanlış anlaşılmaya maruz kalacaktır —ve kalmıştır da. Ancak Kur'an'ın genel anlam örgüsü içinde "alegori" veya "sembolizm" (müteşâbihât) ile kasdedilen şeyin ne olduğunun anlaşılması, tek başına, onun dünya görüşünün tam olarak anlaşılması için yeterli olmaz: bunu başarabilmek için, bu terimlerin Kur'ânî kullanışları ile ilahî kelâmın en başında temas edilen bir kavramın -"insan kavrayışının ötesindeki bir alan"ın (ğayb) kavramının- bağlantısını kurmak zorundayız. Bu kavram, Kur'an çağrısının ve dinin -her dinin- ana prensibinin anlaşılması için temel öncülü oluşturur: çünkü bütün sahih dinî kabuller, realitenin yalnız küçük bir kısmının insan tasavvuruna ve tahayyülüne açık bulunduğu ve asıl büyük bölümünün ise insan kavrayışının tamamen üstünde olduğu gerçeğinden doğarlar ve bu gerçeğe dayanırlar.

Ancak bu belirgin metafizik kavramın yanısıra ondan daha az belirgin olmayan bir psikolojik tabiat bulgusuna da sahip bulunuyoruz: yani, insan zihninin (ki bu terim, iradî düşünme, tahayyül etme, rüya, sezgi, hafıza, vb. melekeleri kapsar), ancak daha önce bu zihin tarafından ya bütünlüğü içinde veya bazı temel elemanları ile sınırlı olarak tecrübe edilmiş algılamalar temeli üzerinde işleyebileceği bulgusudur; yani, insan zihni, önceden gerçekleştirilmiş tecrübeler âleminin tamamen dışında kalan bir şeyi tasavvur edemez veya onun hakkında bir fikir oluşturamaz. O halde, ne zaman görünürde "yeni" bir zihinsel imaj veya fikre ulaşsak, daha yakından bakınca, onun bileşik bir bütün olarak yeni olsa bile bileşenleri açısından hiç de yeni olmadığını görürüz; çünkü görürüz ki bu "yeni" zihinsel imaj veya fikirler, şimdi sadece yeni bir bireşim veya yeni bireşimler serisi halinde bir araya getirilmiş olan önceki ve bazan oldukça farklı zihinsel tecrübelerden aynen türetilmişlerdir.

Şimdi, insan zihninin önceki tecrübelere -yani, sözkonusu zihinde zaten kaydedilmiş bulunan kavrayış ve kabullenişlere- dayanmadan işleyemeyeceğini kavradığımızda bir soru ile karşı karşıya kalırız: madem ki dinin metafizik kavramları, nitelikleri insan kavrayışının yahut tecrübesinin ötesindeki bir âlem ile ilgilidir, o halde bu bize nasıl başarıyla aktarılabilir? Tecrübelerimizle ulaşmış bulunduğumuz kavramların hiç birinde kısmen bile olsa bir karşılığı olmayan fikirleri kavramamız nasıl beklenebilir?

Bu soruların cevabı aşikardır: bizim fiilî -fiziksel veya zihinsel tecrübelerimizden- üretilmiş ödünç-imajlar yoluyla; yahut Zemahşerînin 13:35 ile ilgili yorumundaki "kavrayışımızın ötesindeki bir şeyi, tecrübelerimizden bildiğimiz bir şey ile temsîlen göstermek suretiyle (temsîlen li-mâ ğâbe 'annâ bi-mâ nuşâhidu). İşte, Kur'an'da kullanıldığı şekliyle müteşâbihât terimi ve kavramının gerçek anlamı budur.

Esas olarak Kur'an, bize, ifadelerinin ve pasajlarının bir çoğunun müteşabih olarak anlaşılması gerektiğini söyler. Zaten, insanın bunları anlaması isteniyorsa, başka herhangi bir şekilde aktarılmaları mümkün değildir. Dolayısıyla, eğer Kur'an'ın her pasajını, ifadesi yahut cümlesini zahirî, lafzı anlamıyla alır ve onların bir teşbih (allegory), mecaz yahut temsil olması ihtimalini gözardı edersek, ilahî kelâmın gerçek ruhuna aykırı hareket etmiş oluruz.

Örnek olarak, Allah'ın Zâtı'na ilişkin bazı Kur'ânî atıflar üzerinde düşünelim: tanımlanamayan, zaman ve mekanda sınırsız ve beşer kavrayışının tamamen ötesinde bir Varlık. O'nu tahayyül etmenin imkansızlığı karşısında biz O'nun ancak ne olmadığını anlayabiliriz yani, zaman ve mekanla sınırlı olmayan, benzetmelerle tanımlanamayan ve beşer düşüncesinin hiçbir kategorisi içine oturtulamayan bir Varlık. O halde, ancak çok genelleştirilmiş mecazlar, ne kadar yetersiz de kalsalar, O'nun varlığını ve aktivitesini bize aktarabilirler. Demek ki Kur'an, Allah'tan, "semalarda" veya "tahtı ('arş) üstüne kurulmuş" şeklinde söz ederken biz bu ibareleri lafzî anlamlarıyla alamayız. Aksi halde bu ibareler, müphem sekilde de olsa, Allah'ın mekanda sınırlı olduğu anlamına gelirler: ve böyle bir sınırlama Sonsuz Varlık kavramı ile çelişeceğinden, derhal, en küçük bir kuşku duymadan anlarız ki, "semalar", "taht" ve Allah'ın onun üstüne "kurulma"sı, sadece her türlü insan tecrübesinin dışındaki bir fikrin, yani Allah'ın kudreti ve bütün varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyeti fikrim aktarılmasına yarayan dilbilimsel araçlardır. Aynı şekilde O, "her şeyi gören", "her şeyi işiten" yahut "her şeyden haberdar" olarak tanımlandığında biliriz ki bu tanımlamaların fiziksel görme veya işitme olguları ile bir ilişkisi yoktur, ama sadece var olan veya meydana gelen her şeyde Allah'ın ebedî mevcudiyeti gerçeğini insanın anlayabileceği terimlerle anlatmayı amaçlamaktadırlar. Ve "hiçbir beşerî görüş ve tasavvur O'nu kuşatamayacağı"ndan (Kuran 6:103) insan, O'nun varlığını, ancak yarattığı evren içindeki ve o evren üzerindeki aktivitesinin (faaliyetinin) işlevinin sonuçlarını/etkilerini gözlemleme yoluyla kavrayabilir.

Allah'ın varlığına inancımız, O'nun Zâtı'nın erişilmez derinlikteki "mahiyeti"ni kavramamıza bağlı bulunmadığı -ve bulunamayacağı- halde, aynı durum, insanın kendi varlığı için ve özellikle öteki dünya hayatı fikri ile bağlantılı problemler için geçerli değildir: çünkü insan tabiatı, kendisiyle ilgili hiçbir önermeyi anlamı ve amacı açıkça ortaya konmadan kabul etmeyecek bir tarzda yaratılmıştır.

Kur'an bize, insanın yeryüzündeki hayatının, "ölüm" denen kesintinin ötesine uzanan bir hayatın ilk -ve çok kısa bir- safhasından başka bir şey olmadığını söyler; ve aynı şekilde Kur'an, insanın bütün iradî fiillerinden ve davranışlarından dolayı ahlakî bir sorumluluk altında olduğunu ve bu sorumluluğun, kişinin ahiretteki hayatında, iyi ya da kötü, kaçınılmaz sonuçlar şeklinde devam edeceği prensibini tekrar tekrar vurgular. Ama insana bu sonuçların mahiyeti ve dolayısıyla onu bekleyen hayatın niteliği nasıl anlatılabilir? İnsanın yeniden dirilmesi, Kur'an'ın "yeni bir yaratma fiili" olarak tanımladığı şeyin sonucu olacağından, ondan sonra gelecek hayat, insanın bu dünyada yaşadığı ve yaşayabileceği her şeyden tamamen farklı olmalıdır.

Böyle olunca, insana, "bu dünyada doğru ve yararlı eylemlerde bulunursan öteki dünyada mutluluğa erişeceksin"; yahut alternatif olarak, "bu dünyada kötülük yaparsan öteki dünyada ondan dolayı azap çekeceksin" denmesi kafi değildir. Bu tür beyanlar, insanın muhayyilesine hitab etmeyecek ve onun davranışlarını etkilemeyecek genel ve soyut ifadelerdir. Bunun için gerekli olan, kişinin kendi iradî eylemlerinin veya ihmallerinin sonuçlarını bir şekilde "tahayyül" etmesine yol açacak olan, akla daha doğrudan bir hitaptır; ve böyle bir hitap, ancak mecazlar, teşbihler ve temsiller yoluyla etkin şekilde gerçekleştirilebilir. Bu araçlar, bir taraftan, insanın yeniden dirilmesinden sonra yaşayacağı her şeyin bu dünyada yaşadığı veya yaşayabileceği şeylerden mutlak farklılığını vurgularken diğer taraftan bu iki tecrübe kategorisi arasında mukayese yollarına başvurmuştur. Böylece Hz. Peygamber, 32:17'de cennetin nimetlerine yapılan atıfları açıklarken insanın bu dünyadaki hayatı ile ahiret hayatı arasındaki temel farklılığı şu sözlerle dile getirmiştir:

"Allah buyuruyor ki: 'Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği,
hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin içinden geçirmediği şeyler hazırladım'" (Buhârî, Müslim, Tirmizî).
Diğer taraftan, 2.25'de Kur'an, cennette nimet verilenler hakkında şöyle buyurur:
"Onlara ne zaman rızık olarak oradan bazı ürünler bahşedilse, 'Bunlar, bize daha önce bahşedilenlerin aynısıymış' diyecekler. Çünkü onlara o (geçmişte tadılanları hatırlatacak şeyler verilecek".
Bu çerçevede, içinden ırmaklar akan hasbahçeler, mutluluk ve esenlik verici gölgeler, tarifsiz güzellikte eşler, sınırsız çeşitlilikte ve hiç bitmeyen ve bu dünyadaki en hoşnutluk verici görünen şey ile çeşitli şekillerde mukayese edilebilecek olan başka birçok nimet ve güzellikler imajı önümüze konulmaktadır.Bununla beraber, insan varoluşunun iki safhası arasında bu zihinsel mukayeseyi yapma imkanı, büyük ölçüde, bütün düşünce ve tasavvurlarımızın sınırlı zaman ve sınırlı mekan kavramlarına kopmaz şekilde bağımlı olduğu gerçeğiyle kayıtlı bulunmaktadır: başka bir deyişle, zaman ve mekanda sonsuzluğu -ve dolayısıyla- zamandan ve mekandan bağımsız bir varoluş durumunu, yahut Kur'an'ın öteki dünyadaki mutluluğu tanımlarken kullandığı ibarelerdeki gibi, "gökler ile yeryüzü kadar geniş bir cennet'i (3:133) tasavvur edemeyiz: ki bu ifade, yaratılmış tüm evrenin Kur'an dilindeki eş anlamlısıdır. Diğer taraftan, biliyoruz ki her Kur'ânî ifade insan aklına hitab etmektedir ve bu nedenle, ya lafzî anlamıyla (muhkem ayetlerde olduğu gibi), yahut temsîlî olarak (müteşâbih ayetlerdeki gibi) anlaşılabilir kılınmıştır; ve insan zihninin yaratılışı itibariyle ne sonsuzluk ne de sınırsızlık bizim için anlaşılır olduğundan, cennetin sınırsız "genişliği"ne yapılan atıf, ancak nimete nail olanlara sunacağı duygu yoğunluğu ile ilgili olabilir. Basit bir kıyas ile diyebiliriz ki, Kur'an'da cennete -yani, ahiretteki tasavvur edilemez mutluluk durumuna- yapılan bütün atıflar için geçerli olan "teşbih yoluyla benzetme/mukayese" prensibi, ahiretteki azabın -yani, cehennemin- bütün dünyevî tecrübelerden kesin farklılığı ve ölçülemez yoğunluğu île ilgili her türlü tasvirine de teşmil edilmelidir. Her iki durumda da Kur'an'ın tasvir metodu aynıdır. Bize (adeta) şöyle denilmektedir: "İnsanın tadabileceği en keyif verici bedensel ve ruhsal heyecanları tahayyül edin: tarif edilemez bir güzellik, fiziksel ve ruhsal sevgi, [sorumluluğu] ifa bilinci, mükemmel bir barış ve uyum; ve bu heyecanların bu dünyada tahayyül edilebilecek herhangi bir şeyden daha yoğun -ve her şeyden tamamen farklı- olduğunu tahayyül edin: böylece 'cennet' ile neyin kastedildiğinin, müphem de olsa bir ipucunu yakalamış olacaksınız." Diğer taraftan, yine bize denmektedir ki; "İnsanın başına gelebilecek bedensel ve ruhsal en şiddetli azabı tahayyül edin: ateşte yanmak, dehşetli bir yalnızlık ve acı bir perişanlık, devamlı hüsran, ne tam yaşama ne de İnsanın ölümden sonraki hayatı ile ilgili bu teşbihlerin yanısıra Kur'an'da, Allah’ın fiillerinin işaretlerine atıfta bulunan birçok sembolik ifade buluruz. İnsan dilinin yetersizlikleri ki bunlar da insan zihninin doğuştan getirdiği sınırların bir sonucudur- karşısında bu fiille ancak, bir çerçeveye oturtulabilirler, yoksa gerçekten tam olarak tasvir edilemezler. Allah’ın Zâtı'nı tahayyül veya tarif etmek bizim için nasıl imkansız ise O'nun yaratıcılığının -ve dolayısıyla yaratma planının- gerçek niteliği de kavrayışımızın dışında kalır. Ama kesin olarak Allah'ın hikmet yüklü yaratıcılığı kavramına dayanan ahlakî bir öğretiyi aktarmayı amaçladığından, bu yaratıcılık, insanın kavrayabileceği düşünce kategorilerine "çevrilmeli"dir. Allah'ın "gazâb"ı yahut "lânef'i; doğru ve yararlı,eylemlerden "hoşlanma"sı yahut yarattıklarına "sevgi" duyması yahut kendisine kayıtsızlık gösteren günahkarlara "kayıtsız” kalması; veya Mahşer Günü zalimleri zulümlerinden dolayı "hesaba çekme"si, vb. gibi ilk bakışta hemen hemen insanbiçimci (anthropomorfic) bir özellik gösteren ifadelerin sebebi budur. Allah'ın aktivitesinin (faaliyetinin) beşerî terminolojiye bu şekildeki bütün sözel "çeviriler"i, bir beşer dili aracılığıyla bize vahyedilen ahlakî prensiplere uymamız istendiği sürece, kaçınılmaz olacaktır. Ancak yine de, "bu çeviriler"in bize Tanımlanamaz Olanı tanımlama gücü kazandıracağını düşünmekten daha büyük bir hata olamaz.

Ve Al-i İmran’ın 7. ayetime vurgulandığı gibi, ancak "kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştır[acak şeyler bul]mak için ve ona [keyfî] anlamlar yüklemek amacıyla ilahî kelâmın müteşabih olarak ifade edilen kısmına uyarlar; oysa Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez"

*Alegori "müteşâbih" anlamında kullanılmaktadır -T.ç.n.

KUR’AN MESAJI; syf:1329-1332; Muhammed Esed, İşaret Yayınları,

MUKATTA’ÂT

KURAN SURELERİNİN yaklaşık dörtte biri, genel olarak mukatta'ât ("ayrık harfler") veya bazan da, surelerin başında yer aldıkları için fevâtih ("başlatanlar") diye adlandırılan gizemli/esrarlı harf-semboller ile başlamaktadır. Arap alfabesinin yirmisekiz harfinin tam yarısı -yani, ondört harfi- ya tek tek, ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. Bunlar, her zaman yalnızca temsîl ettikleri seslerle değil, tek tek, isimleriyle telaffuz edilirler: elif-lâm-mîm yahut hâ-mîm vb. gibi.

Bu harf-sembollerin anlamı, başlangıçtan beri müfessirlerin aklını karıştırmıştır. Ne Hz. Peygamber'in kendisinden nakledilen Hadisler'de bu konuya temas ettiğine ve ne de Sahâbîler'in O'ndan bu konuda açıklama istediklerine dair elimizde hiçbir delil yoktur. Bununla birlikte, bütün Sahâbe'nin -elbette Hz. Peygamber örneğine uyarak- mukatta'âtı başında bulundukları surelerin ayrılmaz bir parçası saydıkları ve kıraatlarında buna göre davrandıkları, şüphe götürmez bir gerçektir: Bu gerçek, bazı batılı oryantalistlerin, bu harflerin Hz. Peygamber'in dikte ettiği vahiyleri yazan katiplerin veya ilk üç halife döneminde Kur'an'ın nihaî cem'i yapılırken onları kaydeden Sahâbîler'in isimlerinin baş harflerinden başka bir şey olmadığı şeklindeki iddialarını geçersiz kılmaktadır.

Bazı Sahâbîler, onların hemen ardından gelen kuşak ve daha sonraki bir kısım müfessirler, bu harflerin, yahut bazı kelimelerin Allah'a ve sıfatlarına ilişkin bazı ibarelerin kısaltılmış şekilleri olduğuna inanmışlar ve onları büyük bir maharetle "yeniden kurma"ya çalışmışlardır: Ancak muhtemel terkiplerin pratikte bir sınırı olmadığından bu tür bütün yorumlar son derece keyfî olup herhangi bir gerçek faydadan da yoksundurlar. Diğer bazıları ise, mukatta'ât ile Arap harflerinin sayı değerleri arasında irtibat kurmaya çalışmışlar ve bu yolla çok çeşitli batınî delaletler ve gaybî haberler "türetmiş"lerdir. İki gerçek üzerine bina edilen bir diğer ve belki de akla en yakın izah şekli, asırlar boyunca en gözde bazı İslam alimleri tarafından ileri sürülmüştür:

Birinci olarak, Arap dilinin istisnasız bütün kelimeleri, ya tek harften ya da iki, üç, dört veya beş harfin (ve azamî beş harfin) terkiplerinden oluşturulmuştur: ve bunlar, biraz önce değinildiği gibi, makatta'âtın oluşturduğu köklerdir.

İkinci olarak, bu harf-semboller ile başlayan bütün sureler, doğrudan veya dolaylı olarak, ya genel anlamda yahut özel bir tezahürü olarak Kur'an anlamında vahye atıfla başlayan surelerdir. Üç sure (29, 30 ve 68), ilk bakışta bu kuralın istisnaları olarak görülebilir; ancak bu varsayım yanıltıcıdır. 29. surenin (Ankebût) ilk ayetinde, "İnandık!" (âmenna) -yani, Allah'a ve O'nun mesajlarına- ifadesinde vahye açık bir îmada bulunulmaktadır. 30. surede (Rûm), 2-4. ayetlerdeki Bizans'ın zaferiyle ilgili haberlerde de şüphesiz ilahî vahiy vurgulanmaktadır. 68. surenin (Kalem) 1. ayetinde, "kalem"in çağrışım yaptırıcı şekilde anılmasıyla açıkça vahiy olgusuna işaret edilmektedir (bkz. sözkonusu surenin ilk ayeti ile ilgili not 2). O halde, bir veya daha fazla mukatta'ât ile başlayan surelerde hiçbir "istisna" yoktur: hepsi de ilahî vahye bir atıfla başlarlar.

Bu olgu, mukatta'ât'ın adeta Arap dilinin bütün kelime-formlarını yansıttığı gerçeği ile birlikte düşünüldüğünde, el-Müberred, İbni Hazm, Zemahşerî, Râzî, Beydâvî, İbni Teymiye, İbni Kesîr -ki bunlar sadece bir kısmıdır- gibi alim ve düşünürleri şu kanaate ulaştırmıştır: mukatta'ât, insan kavrayışının ötesindeki bir âlemde (ğayb) oluşturulmasına rağmen, harfler ile temsîl edilen olağan insan konuşmasının sesleri aracılığıyla insanlara aktarılabilen -ve aktarılmakta olan- Kur'an vahyinin taklit edilemez, olağanüstü, benzersiz tabiatını yansıtmayı amaçlamaktadır.

Ancak bu çok cazip açıklama şekli bile tam ikna edici değildir, çünkü ilahî vahye açık bir atıf ile başladığı halde başında hiçbir harf-sembolün bulunmadığı birçok sure vardır, İkinci olarak, -ki bu en ciddî itirazdır- yukarıdaki açıklama da faraziyeden başka bir şeye dayanmamaktadır: o halde, son tahlilde, bu probleme getirilebilecek muhtemel bütün çözümlerin yine de kavrayışımızın ötesinde kaldığı gerçeği ile yetinmeliyiz. Bu sonuç, Hz. Ebû Bekir'in şu sözlerinde ifadesini bulan Dört Râşid Halîfe'nin de görüşü idi:

“Her ilahi kelâmda (kitâb) bir esrar [unsuru] vardır -Kur'an'ın esrarı ise, [bazı] surelerin baş (harflerin)de [bulunmakta]dır".

KUR’AN MESAJI; syf:1333-1334; Muhammed Esed, İşaret Yayınları,

CİN TERİMİ VE KAVRAMI

KUR'AN'DA KULLANILDIĞI şekliyle cinn teriminin anlamını kavramak için zihinlerimizi Arap folkloründe ona verilen anlamdan kurtarmak zorundayız. Bu terim, söz-konusu çerçevede, kelimenin en gündelik anlamıyla bütün "şer güç"leri göstermek için kullanılırdı. Bu geleneksel tasavvur (folkloristic image) terimin orijinal anlamını ve onun hayli önemli -ve hemen hemen konuyu açıklığa kavuşturucu- kelime yapısını belli ölçüde gölgelemiştir. Kök-fiil, cennedir: "gizledi" yahut "karanlığa boğdu/karanlık ile örttü"; karş. Hz İbrahim'den, "gece onu karanlığı ile örttüğü zaman" (cenne aleyhi) şeklinde söz eden 6:76. Bu fiil geçişsiz halde de kullanıldığından ("o kişi [veya "şey"] gizliydi" [veya "gizlendi"] ve "karanlık ile örtüldü"), bütün klasik dilbilimciler, el-cinn teriminin "yoğun [veya, "şaşırtıcı"] karanlığı ve daha genel anlamda, "[insanın] duygularına kapalı olan şeyler"i, yani, normal olarak insanın kavrayamayacağı, ama yine de kendilerine ait, somut ya da soyut objektif bir gerçekliği bulunan şeyleri, varlıkları veya güçleri gösterdiğine işaret ederler.

İlkel folklordaki kullanımından tamamen farklı olan Kur'an'daki kullanımı ile cinn terimi çok çeşitli anlamlara sahiptir. En çok karşılaşılan anlam, bedensel bir varlığı olmadığından bizim bedensel duyularımızın kavrayış alanının dışında kalan ruhsal güçler veya varlıklardır: bu, hem "şeytanlar"ı ve "şeytanî güçler"i (şeyâtin bkz. 15:17, not 16) hem de "melekler"i ve "melekî güçler"i ihtiva eden bir anlamdır, çünkü onların tümü "duyularımıza kapalı olan" varlık veya güçlerdir (Cevherî, Râğıb). Bu görünmez tezahürlerin bedensel bir tabiata sahip olmadığını açıklığa kavuşturmak için Kur'an, temsilî olarak, cinn'in "yakıcı kavurucu yellerin ateşi"nden (nâri's-semûm, 15:27), yahut "ateşin şaşırtıcı/şaşkınlık verici alevi"nden (mâricin min nâr, 55:15), yahut sadece "ateş"ten (7:12 ve 38:76, bu son iki ayette Kovulan Melek İblîs'e atıfta bulunulmaktadır) yaratılmış olduğunu ifade eder. Buna paralel olarak, Hz. Peygamber'in meleklerden "nurdan yaratılmış" (hulikat min nûr. Müslim, Hz. Ayşe'den rivayeten) varlıklar olarak söz ettiğini ortaya koyan sahih bir Hadis de bulunmaktadır -ateş ve nur benzerdirler ve kendilerini birbirleri aracılığıyla ve birbirleri üzerinde yansıtırlar (karş. 27:8 ile ilgili not 7).

Cinn terimi, aynı zamanda, bazı klasik müfessirlere göre, belli duyarlı organizmaları kapsayan geniş bir olgular yelpazesi için de kullanılmaktadır. Bu organizmalar öyle ince tabiatlı ve bizimkinden o kadar farklı bir fizyolojik yapıya sahiptirler ki normal olarak duyularımızla kavranabilir durumda değillerdir. Canlı bir organizmanın rolünü, neyin oynayabildiği ve neyin oynayamadığı hakkında çok az şey biliyoruz; ayrıca böyle olguları fark edememe ve gözlemleyemememiz, hiçbir şekilde onların varlığını inkar etmemiz için yeterli bir mazeret olamaz. Kur'an sık sık "insan kavrayışının ötesindeki alan"a (ğayb) atıfta bulunurken Allah, çoğu zaman, "bütün âlemlerin Rabbi" (Rabbul-'âlemîn) olarak anılır: bu çoğul halin kullanılması, bizim gözlemlerimize açık olan "dünya"nın yanısıra başka "dünyalar"ın da olduğunu açıkça gösterir -ve dolayısıyla, bizimkinden ve muhtemelen birbirlerinden farklı ve hatta bizim çerçevemiz dışındaki bir şekilde birbirleriyle çok ince etkileşimde bulunan ve belki de birbirlerinin alanlarına geçen başka hayat tarzlarının var olduğunu. İşte biyolojik unsurları bizimkilerden tamamen farklı olan başka canlı varlıkların bulunduğunu varsaydığımızda, bizim fiziksel duyularımızın onlarla ancak çok istisnaî şartlarda bağlantı kurabileceklerini düşünmemiz, mantıklı bir düşünce olacaktır: onları "görünmez varlıklar" olarak tanımlamamın sebebi budur. Şimdi onların hayat tarzı ile bizimki arasında nadiren vuku bulan tesadüfi kesişmeler, insanın ilkel fantazisinin daha sonraları "hayalet", "ifrit" veya öteki benzer "tabiatüstü" tezahürler olarak yorumladığı acaip -çünkü açıklanamaz- görüntülere yol açabilir.

Cinn terimi, Kur'an'da bazan "duyularımıza kapalı bulunan”, çünkü kendilerini bizi gerçeklikleri ile değil de tezahürleri ile duyuran temel tabiat güçlerini -insan tabiatı da dahil- göstermek için kullanılmıştır. Bu kullanılışın örneklerine, mesela 37:158 vd. (aynı zamanda 6:100) ve bu kavramın ilk geçtiği yer olan 114:6'da rastlanır.

Bunun dışında, Kur'an'ın cinn'e akıl sahibi organizmalar için kullanılan terimlerle atıfta bulunduğu birçok yerde bu ifade, ya insanın "şeytanî güçler" (şeyâtîn) ile ilişkisinin sembolik olarak "kişiselleştirilme''sine işaret eder -mesela 6:112, 7:38, 11:119, 32:13'de aşikar olan bir işaret- yahut, alternatif olarak; bir kimsenin, genel olarak "esrarlı güçler" şeklinde tanımlanan gerçek ya da yanılsama ürünü güçlerin etkisi altına girmesinin ve bunun sonucunda Kur'an'ın her zaman suçlayıcı terimlerle andığı (karş. 2:102 ve ilgili not 84; 6:128 ve 130, yahut 72:5-6) sihirbazlık, falcılık, astroloji, vb. gibi uygulamaların bir sembolü olarak kullanılır.

Birkaç örnekte de (mesela 46:29-32 ve 72:l-15'de) cinn terimi, bizatihi görünmez olmayan. ama o zamana kadar tanınmayan/bilinmeyen (görülmemiş) varlıkları gösterir (bkz. 72:1, not 1).
Son olarak, cinn’e yapılan atıflar, bazan, Kur'an'ın ilk olarak hitab ettiği halkın bilincine derin şekilde nüfuz etmiş bulunan bazı efsaneleri hatırlatmak amacı taşır (mesela, 34:12-14, ki 21:82, not 77 ile birlikte okunmalıdır) -amaç, bütün örneklerde, ele alınan efsane olmayıp onunla amaçlanan manevî/ahlakî veya ruhî hakikatin tasviridir.

KUR’AN MESAJI; syf:1335-1336; Muhammed Esed, İşaret Yayınları,

GECE YOLCULUĞU (İsra ve Mirac)

HZ. PEYGAMBERİN Mekke'den Kudüs'e yaptığı "Gece Yolculuğu" (isrâ’) ve ardından "Göğe Yükseliş"i (mi'râc), Medine'ye hicretinden yaklaşık bir yıl önce vuku bulmuş olan (karş. İbni Sa'd I/l, 143) sırlarla dolu bir tecrübenin iki aşamasıdır. Sahih rivayetlere dayanan birçok Hadis'e göre -ki bunlar İbni Kesîr'in 17:1 ile ilgili yorumunda ve İbni Hacer'in Felhu'l-Bârîsinde (VII, 155 vd.) nakledilmiş ve geniş şekilde tartışılmıştır- Allah'ın Rasûlü, yanında Melek Cebrail olduğu halde gece vakti Kudüs'deki Süleyman Mâbedi'ne götürüldü ve orada kendisinden çok önce vefat etmiş ve bir kısmıyla daha sonra gökte yeniden karşılaşacağı peygamberlere namaz kıldırdı. Mi'râc, İslam Akaidi açısından özel bir önem taşır, çünkü günde beş vakit namaz, Allah tarafından bu tecrübe esnasında İslam İtikadı'nın temel bir öğesi olarak emredilmiştir.

Hz. Peygamber'in kendisi, bu tecrübe ile ilgili doğrudan hiçbir açıklama bırakmadığından, Müslüman düşünürler -Hz. Peygamber'in Sahâbîleri dahil- onun gerçek niteliği konusunda farklı görüşler savundular. Sahâbîler'in büyük kısmı, hem isrâ'n hem de mi'râc’ın fiziksel olaylar olduğuna -başka bir deyişle, Hz. Peygamber'in Kudüs'e gidişinin ve sonra göğe çıkışının bedensel olarak gerçekleştiğine- inanırken küçük bir grup ise bu tecrübenin tamamen ruhsal olduğu görüşündeydi. Bu ikinci grup arasında özellikle,

"O, yalnızca ruhu ile (bi-rûhihî) seyahat etti ve bedeni yerinden hiç
ayrılmadı"
diyen Hz. Peygamber'in bu olaydan sonraki yıllarda da en yakını olmuş olan dul eşi Hz. Ayşe (karş. Taberî, Zemahşerî ve İbni Kesîr'in 17:1 ile ilgili yorumları) ile tartışmasız şekilde onunla aynı görüşü benimseyen sonraki kuşaktan büyük insan Hasan Basrî'yi (aynı kaynak) görürüz. Buna karşılık, isrâ'nın ve mi'râc'ın fiziksel tecrübeler olduğuna inanan akaidciler, Sahâbîler'in büyük kısmının aynı yöndeki görüşlerine dayanırlar -ancak, Hz. Peygamber'in kendisinin onu kendilerinin anladıkları şekilde tasvir ettiğine dair tek bir Hadis bile getiremezler. Bazı Müslüman ilim adamları, 17:1'de geçen esrâ bi-'abdihî("0, kulunu geceleyin götürdü") sözlerine dikkat çekerler ve 'abd ("kul") teriminin bir canlı varlığın bütünlüğünü, yani ruh ile bedenin birlikteliğini gösterdiği görüşünü savunurlar. Ancak bu yorum, esrâ bi- 'abdibî ifadesinin, Muhammed (s)'in, öteki bütün peygamberler gibi, sadece Allah'ın fanî bir kulu olduğunu ve hiçbir insanüstü vasıfla donatılmadığını bildiren birçok Kur'an ifadesine uygun olarak sadece Hz. Peygamber'in beşerî vasfına işaret ettiği ihtimalini dikkate almaz. Bana göre bu durum, Hz. Peygamber'e, Allah'ın bazı sembollerinin (min âyâtinâ) gösterilmiş olduğu, yani Allah'ın mevcudatı yaratmasının altında yatan nihaî hakikatlerin tamamını değil, sadece bir kısmını görebilme yeteneği verildiği ifadesinden sonra gelen yukarıdaki ayetin son sözlerinde -"yalnız O'dur her şeyi işiten, her şeyi gören"- ortaya konulmuştur.

Hem isrâ'nın hem de mi'râc’ın ruhsal yorumu lehindeki en ikna edici delil, bu her iki tecrübe ile ilgili sahih Hadisler'de görülen son derece müteşabih (allegorical) tasvirlerden kaynaklanmaktadır: Bu tasvirler o kadar bariz şekilde semboliktirler ki, "fiziksel" terimlerle yapılacak bir yoruma asla imkan vermezler. Mesela, Allah'ın Rasûlü, Kudüs'de ve sonra da gökte hepsi de kendisinden uzun süre önce göçüp gitmiş olan birçok önceki peygamberle karşılaştığını anlatır. Bir Hadis'e göre (İbni Kesîr'de Enes'den naklen) Musa'yı kabrinde ziyaret eder ve o'nu namaz kılarken bulur. Yine Enes'den rivayet edilen başka bir Hadis'de (karş. Fetbu'l-Bârî VII, 158), Hz. Peygamber, isrâ' esnasında nasıl yaşlı bir kadınla karşılaştığını ve Cebrail'in: "Bu yaşlı kadın ölümlü dünyadır (ed-dunyâ)" dediğini anlatır. Ebû Hureyre'den rivayet edilen başka bir Hadis'e göre ise (aynı kaynak) Hz. Peygamber,
"tohum eken ve ekin biçen insanların yanından geçti; ekini her biçtiklerinde [bitki] yeniden büyüyordu. Cebrail: 'Bunlar Allah yolunda savaşanlardır (mucâbidûn)' dedi. Sonra kafaları taşlara çarpıp parçalanan insanların yanından geçtiler. Kafaları her parçalandığında hemen yeniden tamamlanıyordu. [Cebrail]; 'Bunlar, kafalarında ibadetten bir eser olmayanlardır' dedi… Sonra bozulmuş çiğ et yiyip pişmiş olarak tüküren bir grup insanın yanından geçtiler. [Cebrail] onlar için: 'Bunlar zina edenlerdir' dedi".
Mi'râc ile ilgili meşhur bir Hadis'de (Buharı tarafından nakledilmiştir) Hz. Peygamber, başından geçenleri şu sözlerle anlatır:
"Kabe'nin yakınında (lafzen, "hicr'de") uzanmış yatarken bir melek geldi, göğsümü yardı ve yüreğimi çıkardı. Ve sonra iman dolu altın bir leğen getirildi, kalbim (onun içinde) yıkandı ve (onunla) dolduruldu, sonra tekrar yerine kondu..."
Bu Hadis göstermektedir ki, soyut bir kavram olan "iman"dan bu şekilde söz eden Hz. Peygamber'in bizzat kendisi, mi'râc'ın bu başlangıcını -ve dolayısıyla mi'râc’ın kendisini ve tabii ki (ipso facto) İsrâ'yı tamamen ruhsal tecrübeler olarak görmüştür.

İsrâ' ve mi'râc’ın "bedensel" olduğuna inanmak için ikna edici bir sebep bulunmadığı halde, bu olayların objektif gerçekliğinden şüphe duymak için de bir sebep yoktur. Yeterli psikoloji bilgisine sahip olmamaları normal olan ilk dönem Müslüman kelamcılar, yalnızca iki ihtimal tasavvur edebilirlerdi; ya fiziksel bir olay ya da bir rüya. Onlar, bu muhteşem olayların salt bir rüya âlemine hapsedilmeleri halinde anlamlarını büyük ölçüde yitirebileceklerini düşündüklerinden -ki haklıydılar- gayriihtiyarî olarak fiziksel terimlerle yorumlamayı tercih ettiler ve Ayşe, Muaviye ve Hasan Basrî'nin karşıt görüşlerine rağmen bu tavrı heyecanla savundular. Ancak, şimdi biliyoruz ki rüya, fiziksel gerçekleşmenin tek alternatifi değildir. Hâlâ bebeklik döneminde olsa da modern psişik araştırmalar göstermiştir ki, her ruhsal tecrübe (insan bedeninin bilinen organlarından hiç birinin gerçekleşmesinde rol oynamadığı bir tecrübe) mutlaka "zihn"in -bu terim her neyi kapsıyorsa- salt sübjektif bir tezahürü olmak zorunda değildir; ancak böyle bir tecrübe, belli durumlarda insanın fizyolojik organizması aracılığıyla gerçekleştiğinden kelimenin objektif anlamıyla daha az gerçek veya "olgusal" olduğu söylenemez. Bu tür istisnaî psişik aktivitelerin gerçek niteliği konusunda henüz çok az şey biliyoruz ve dolayısıyla onların özellikleri ile ilgili kesin sonuçlara ulaşmamız hemen hemen imkansızdır. Bununla birlikte, modern psikologların bazı gözlemleri, insan ruhunun canlının bedeninden geçici olarak "kopma"sı ihtimalini -tarihin başından beri bütün dinlerin mistikleri tarafından ileri sürülen bir ihtimal- doğrulamıştır. Böyle geçici bir kopma durumunda, ruh veya can, zaman ve mekanı serbestçe aşabilir; normalde birbirinden geniş ölçüde farklı gerçeklik kategorilerine ait olan olayları ve olguları kendi kavrayış alanı içine alabilir ve onları büyük derinlik, berraklık ve kapsayıcılığın sembolik kavrayışları içinde yoğunlaştırabilir görünmektedir. Ancak bu tür "hayalî/görme/görüş" (daha iyi bir terim bulamadığımız için bunu kullanmak zorundayız) tecrübeleri, benzeri bir tecrübeyi hiçbir zaman yaşamamış olan insanlara anlatmak gerektiğinde, yaşayan şahıs -bu durumda Hz. Peygamber- mecazî (figürative) ifadeler kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu, isrâ've mi'râc esrarlı tecrübeleri ile ilgili bütün Hadisler'in müteşabih (allegorical) üslubunu açıklayan bir unsurdur.

Bu noktada okuyucuların dikkatini, büyük İslam düşünürlerinden biri olan İbni Kayyim'in "ruhî mi'râc" konusundaki katkılarına çekmek isterim (Zâdu'l-Me'âd II, 48 vd.):

"Ayşe ve Muaviye, [Hz. Peygamber'in] isrâ’ tecrübesinin ruhsal olarak (bi-rûhihî) gerçekleştiğini, bedeninin ise yerinden aynlmadığını ileri sürdüler. Hasan Basrî'nin de aynı görüşte olduğu rivayet edilmektedir. Ancak "isrâ', rüya halinde (menâmen) vuku buldu" sözü ile "bedeninden ayrı ruhsal olarak (gerçekleşti)" sözü arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Bu iki [görüş] arasındaki fark çok büyüktür... Rüya gören insanın gördüğü, zaten beyninde mevcut olan biçimlerin salt reprodüksiyonlandır (emsal); böylece, [mesela] rüyasında göğe yüksekliğini veya Mekke'ye yahut dünyanın [başka] bölgelerine götürüldüğünü görür, oysa [gerçekte] ruhu, ne yükselmiş ne de seyahat etmiştir.

"Allah'ın Rasûlü'nün mi'râc’ını bize rivayet edenler iki grupta toplanabilirler: bir grup, mi’râc’ın ruhsal ve bedensel olarak gerçekleştiğini ileri sürmüşler; diğer grup ise, onun ruhsal olarak gerçekleştiğini, bedenin ise hiçbir yere ayrılmadığını savunmuşlardır. Ama bu ikinciler [de] mi'râc’ın rüya halinde vuku bulduğunu söylemek istememişlerdir: Sadece, fiilen Gece Yolculuğu'na (isrâ') çıkan ve sonra Göğe Yükselen'in (mi'râc) Hz. Peygamber'in ruhu olduğunu ve böylece ruhun [ancak] ölümden sonra [lafzen, mufâraka, "ayrılma"] şahid olacağı şeyleri gördüğünü kasdetmişlerdir. Hz. Peygamber'in o esnadaki durumu, [ruhun] ölümden sonraki durumuna benziyordu... Ama Allah'ın Rasûlü'nün isrâ' sırasında yaşadıkları, ruhun ölümden sonraki [olağan] tecrübelerinden daha yüce idi ve tabii, kişinin uykusunda gördüğü rüyalarının çok üstündeydi... [Allah'ın Rasûlü'nün gökte karşılaştığı] peygamberlere gelince, orada olanlar, bedenlerinden ayrılarak oraya gelen ruhlarıydı, Allah'ın Rasûlü'nün ruhu ise hayatta iken oraya yükselmişti."

Kesinlikle söylenebilir ki, bu tür ruhsal bir tecrübe, basit bir olay olmadığı gibi bedensel organların yapabileceği her şeyin veya ulaşabileceği her mertebenin de çok çok üstündedir. Ve İbni Kayyim'in biraz önce aktardığımız sözlerindeki gibi o, aynı zamanda "rüya halindeki tecrübeler" olarak adlandırdığımız şeyden de kat kat üstündür, çünkü onların öznenin zihni dışında objektif bir gerçeklikleri yoktur. Oysa yukarıda bahsedilen türdeki ruhsal tecrübeler, "bedensel" olarak yaşanabilecek herhangi bir şeyden daha az "gerçek" (yani, objektif) değildir. İsrâ'nın ve mi’râc'ın ruhsal olduğunu, bedensel olmadığını varsayarken Hz. Peygamber'in bu tecrübesine atfedilen olağanüstü değeri azaltıyor değiliz. Tersine, Hz. Peygamber'in böyle bir tecrübeyi yaşadığı gerçeği, bedensel bir mi'râc mucizesini aşar; çünkü muazzam bir ruhsal mükemmelliği -ancak Allah'ın hak Peygamberi'nden beklenecek bir vasıf- gerektirir. Ancak, biz normal insanların bu tür ruhsal tecrübeleri tamamen kavrayacak bir konumda olmamız mümkün değildir. Bizim zihinlerimiz, yalnızca zaman ve mekan kavrayışlarımız tarafından sağlanan unsurlar dairesinde işleyebilir; ve bu özel kavramlar demetinin ötesine uzanan her şey, açık ve net bir tanım yapma teşebbüslerimizi her zaman boşa çıkarır.

Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Hz. Peygamber'in Göğe Yükselmeden (mi'râc) önce Mekke'den Kudüs'e yaptığı Gece Yolculuğu, (isrâ') açıkça, İslam'ın yeni bir öğreti olmadığını, ama hepsi de Kudüs'ü manevî yurt edinmiş eski (Önceki/geçmiş) peygamberler tarafından tebliğ edilen aynı ilahî mesajın bir devamı olduğunu göstermek amacındaydı. Bu görüş, Hz. Peygamber'in isrâ' sırasında aynı zamanda Yesrib, Sina, Beytüllahm'da vb. namaz kıldırdığını söyleyen Hadisler (Fethu'l-Bârî VII, 158'de nakledilmiştir) tarafından da doğrulanmaktadır. Onun bu bağlamda zikredilen öteki peygamberlerle karşılaşması da aynı görüşü sembolize etmektedir. İsrâ' sırasında Hz. Peygamber'in Mescid-i Aksâ'da öteki bütün peygamberlere namaz kıldırdığını söyleyen meşhur Hadisler, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilen İslam'ın, insanın dinî gelişmesinin tamamlanmasını ve mükemmelliğe ulaşmasını temsil ettiği ve Hz. Muhammed (s)'in Allah'ın elçilerinin en sonuncusu ve en büyüğü olduğu inancını mecazî bir şekilde ifade etmektedir.

KUR’AN MESAJI; syf:1337-1339; Muhammed Esed, İşaret Yayınları,

14 Eylül 2007 Cuma

İnsanoğlunun Nefsini Farketmesi - 2

Rekabet İçgüdüsü ve Hadid-20 (İnsanoğlunun nefsini farketmesi) başlıklı yazıyı yazıp bloga gönderdikten bir müddet sonra bir ayet ile karşılaştım. O yazıyı yazarken bu ayetten haberim yoktu. Heyecanlandırdı, şaşırttı beni, ayet Hz. Adem'in çıplaklığını farkedişini anlatıyordu. Okuyalım inşallah:

Araf 20. Bunun üzerine, Şeytan, onlara, [o ana kadar] farkında olmadıkları çıplaklıklarını göstermek amacıyla (14) fısıldayıp: "Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması, yalnızca, siz ikiniz melekler [gibi] olmayasınız ya da sonsuza kadar yaşamayasınız diyedir" (15) dedi.

14 - Lafzen, "[o güne kadar] çıplaklıkları hakkında kendilerinin henüz farkında olmadıkları şeyi onlara ifşa etmek için..." Burada, insanoğlunun cennetten çıkarılmadan önceki saf ve masum durumuna; yani, kötülüğe çağırmak için hazır bekleyen bütün o ayartılar ve yanlış bir seçim sonucu içine düşülen bedbahtlık yanında, insanın henüz kendi yapısının da bilincinde olmadığı, yapıp etmeleri için alternatif yön ve gidişler arasında seçim yapabilme imkan ve iktidarından henüz haberdar olmadığı bilinç-öncesi dönemini yansıtan bir temsîl (allegory) karşısında olduğumuz anlaşılmaktadır.

15 - Lafzen, "ya da ebedî olan kimselerden olmayasınız diye…": bu sözlerle Şeytan, onların içine sonsuza kadar yaşamak ve bu anlamda Tanrı gibi olmak tutkusunu sokmak istiyor. (Bkz. 20:120 ile ilgili 106. not.)


Ben ayetlere sıfırdan yorum getirebilecek herhangi bir ilme yada konuma sahip değilim elbet ama şurası çok ilginç ayette ifade buyurlduğu gibi Hz.Adem ve Hz. Havva birey olarak yaratılışından belli bir süre sonra şeytana uyarak nefsinin farkına varıyorlar ve bulundukları bahçeden dışarı çıkarılıyorlar. Biz yazımızda ne anlatmıştık: insan doğumundan 6 yaşına kadar nefsini farkedemiyor ve nefsini farketmesi ile apayrı bir sürece giriyor ve artık insan için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

Ayette yazılanlar ile benim yazdıklarımı kıyas edersek;

AYET / ÖNCEKİ YAZI

Hz. Adem / İnsan

Bahçe'de Kalışları / İnsanın 6 yaşına kadar geçirdiği zaman

Çıplaklarını farkedişleri / İnsanoğlunun nefsini farkedişi


Diyebilir miyiz ki ayette Hz. Adem(a.s) yaratılış sürecini aslında her insan hayatında tekrar ediyor. Ya da şöyle desek ayette ifade buyurulan süreç/işlem ile Cenab-ı Hak Hz. Adem'in yaşam süreci üzerinden her insanın yaşadığı yaşam sürecini bildiriyor.

Eğer doğru isek, şu sonucu da çıkarabilirzi ki:

Ayette Hz. Adem'e çıplaklığını farkettiren şeyin şeytan olduğu bildiriliyor. Demek ki burdan şeytanın bir fonksiyonuna daha ulaşıyoruz. İnsanoğluna nefsini farkettiren şeytandır. Yani aynı şeytanın Hz. Ademi kandırması gibi, her insan hayatına şeytana yenilerek başlar. Takip eden ayetlerde de bu süreç bu şekilde anlatılmaktadır diyerek bu kısa yazımızı bitirelim:

TAHA 22. Ve böylece onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi. Fakat o ikisi, sözü geçen ağacın meyvesinden tadar tadmaz birden çıplaklıklarının farkına vardılar; ve bahçeden topladıkları yapraklarla üzerlerini örtmeye koyuldular. Bunun üzerine Rableri onlara (şöyle) seslendi: "Ben sizi o ağaçtan menedip de, Şeytan sizin gerçekten apaçık düşmanınızdır' dememiş miydim?".

TAHA 23. O ikisi: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, hiç şüphesiz, kaybedenlerden olacağız!" dediler.

Taha 24. [Allah]: "İnin, (16) [bundan böyle] birbirinize düşman olarak!" dedi, "yeryüzünde bir süre için konacak bir yurt ve geçiminizi sağlayan şeyler bulacaksınız:

16 - Zımnen, "bu katıksız mutluluk ve safiyet konumundan". Bu temsîlî Düşüş (yahut cennetten çıkarılış) kıssasının 2:35-36'daki versiyonunda da görüldüğü gibi, olayın bu safhasında ikil muhatap, anlamlı bir biçimde çoğul muhataba dönüşüyor; böylece hem bu surenin 10. ayeti ve 11. ayetinin başlangıcıyla yeniden bağlantı sağlanmış oluyor, hem de Âdem ile Havvâ kıssasının, gerçekte, insanoğlunun kozmik kaderi ya da durumunun temsîlî bir anlatımı olduğu açıklık kazanmış oluyor. O ilk safiyet, masumiyet döneminde insan, kötülüğün varlığından ve dolayısıyla eylem ve davranışları için var olan sayısız imkan arasında her an bir seçim yapma gerekliliğinden haberdar değildi: diğer bir ifade ile, başka bütün hayvanlar gibi sadece içgüdülerinin gösterdiği yolda yaşayıp gidiyordu. Yine de bu safiyet, madem ki bir erdem değil de yalnızca bir varoluş şartı durumundaydı, o halde, insan hayatına statik bir nitelik veren ve böylece insanı ahlakî ve zihnî gelişimden alıkoyan bir nitelikti. İnsanda Allah'ın buyruğuna karşı direngen bir itaatsizlik eylemi olarak simgelenen bilinç gelişimi ya da bilinç/duyarlık sıçraması, bu statik durumu bir anda değiştirdi; bu uyandırılmış bilinçtir ki, onu, sadece içgüdüleriyle yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp bizim şu bildiğimiz, tüylenmiş, gelişimini tamamlamış insan özüne -eğriyi doğruyu ayırd edebilme ve dolayısıyla hayatta tutacağı yolu seçebilme yeteneğine sahip sahici insana- dönüştürdü. Bu itibarla, en derin anlamıyla Düşüş temsîli hiçbir zaman bir gerileme, yozlaşma olgusunu değil, tersine, insanın gelişip olgunlaşma sürecinde yepyeni bir evreyi, ahlakî bilince uyanma evresini tasvir etmektedir. "Ağaca yaklaşma"yı yasaklamakla Allah, insanoğlunu eğri davranma imkanından haberdar etmekle kalmadı, dolayısıyla, kendi irade ve ihtiyarıyla doğru davranma imkanını da bahşetmiş oldu ona. Ve böylece insan, kendisini doğal güdü ve sezgileriyle yaşayan diğer bütün yaratıklardan ayıran özgür ve ahlakî bir iradeyle donanmış oldu. Şeytan'ın ya da İblis'in insanın ezelî ayartıcısı olması hakkında bkz. 2:34'de 26. not ve 15:41'de 31. not.


TAHA 25. Orada yaşayacak ve öleceksiniz" diye ekledi, "ve [Kıyamet Günü] oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız!"

Kaynak: Muhammed Esed(r.a) Tefisiri.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

FİL SÛRESİNİN TAŞLARI VE KUŞLARI

Üstad 20. sözde şöyle der:

Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı âliye ile ervah-ı sâfile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasılki bir mâdene ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altunla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlahiye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer mâdeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliye, birbirinden tefrik edilsin... Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe Sûretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlarla vazıhan لآَاِلَهَ اِلاَّاللَّهُ yazmak misillü bir bedâhete girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh (Haşiye) beraber kalacaklar...
http://www.risale-inur.com.tr/rnk/tr/sozler/20soz.htm

24. sözde ise
Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zâyî' olur.
Kaynak: http://www.risale-inur.org/yenisite/moduller/risale/index.php?tid=25

Mucizelerin çizgi filmlerde gördüğümüz sahneler şeklinde değil, akla kapı açacak fakat ihtiyarı elden bırakmayacak incelikte olduğunu/olacağını söyler. Tercih etme hakkı dolayısıyla imtihan yok olmaz.

Şimdi Fil sûresi hakkında kısa bir bilgi alıp ve örneğin Diyanet mealinde "balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar" olarak geçen kuşların, taşların aslında ne olduğunu öğrenelim. (AllahuAlem)

FİL SÛRESİ

Adını ilk ayetinde geçen "Fil Ordusu"ndan alan bu sure, Miladî 570 yılında Habeş'lilerin Mekke'ye karşı başlattıkları sefere atıfta bulunmaktadır. Yemen'in (ki o zaman Habeş'lilerin yönetimi altındaydı) Genel Valisi olan Ebrehe San‘â'da büyük bir katedral inşa etti ve böylece her yıl Mekke'nin kutsal ve güvenli mâbedi Kâbe'yi ziyarete giden Arap hacıları bu yeni kiliseye çekmek istedi. Bu ümidi gerçekleşmeyince Kâbe'yi tahrip etmeye karar verdi ve çok sayıda savaş fili ile desteklenen kalabalık bir ordunun başında Mekke'ye karşı sefere çıktı ve böylece o zamana kadar bilinmeyen ve Arapları şaşırtan bir olayın simgesi oldu: bu nedenle, hem çağdaş hem de daha sonraki kuşaktan tarihçiler, o yılı "Fil Yılı" olarak adlandırdılar. Ebrehe'nin ordusu, bu sefer sırasında, -muhtemelen son derece tehlikeli bir çiçek veya tifüs salgınına yakalanarak (bkz. aşağıdaki not 2)- yok oldu ve Ebrehe de San‘â'ya dönüşü sırasında öldü (bkz. İbni Hişâm; ayrıca İbni Sa‘d I/1, 55 vd.).

HABERİN yok mu Rabbin Fil Ordusu'na (1) ne yaptı? Onların kurnazca planlarını tamamen bozmadı mı? Üzerlerine kalabalık sürüler halinde uçan varlıklar saldı, onlara önceden tesbit edilmiş taş gibi sert azap darbeleri (2) vurdular, ve onları yalnız sap dipleri kalasıya yenmiş bir ekin tarlasına benzettiler. (3)

1 - Lafzen, "fil arkadaşlarına (ashâb)" -bkz. giriş notu.

2 - Lafzen, "siccîl taşları ile". 11:82, not 114'de açıklandığı gibi, siccîl terimi sicill ile eş anlamlıdır, ki o da "bir yazı" veya mecazî olarak, "[Allah tarafından] hükmedilmiş/tayin edilmiş bir şey" demektir: bu nedenle, hicâraten min siccîl ibaresi, "önceden tesbit edilmiş (yani, Allah'ın takdiri ile) taş gibi sert ceza/azap darbeleri"ni gösteren bir mecazdır (Zemahşerî ve Râzî, 11:82'deki aynı ifade ile ilgili yorumlara kıyasen). Giriş notunda açıklandığı gibi, yukarıdaki ayetin atıfta bulunduğu özel bela/azap anî bir salgın hastalık olabilir: Vâkıdî ve Muhammed b. İshâk'a göre -bu ikincisi, İbni Hişâm ve İbni Kesîr tarafından aktarılmıştır- "ilk defa o zaman Arap topraklarında lekeli humma (hasbe) ve çiçek hastalığı (cuderî) görüldü". İlginç olan bir nokta da şudur: hasbe kelimesi -ki, bazı otoritelere göre aynı zamanda tifüsü ifade eder- asıl olarak "taşlarla vurmak" [veya "darbe vurmak"] anlamına gelir (Kâmûs). -(Çoğulu tayr olan) tâir ismi ise, hatırlatmak gerekir ki, kuş veya böcek cinsinden herhangi bir "uçan varlığ"ı gösterir (Tâcu'l-‘Arûs). Yukarıdaki ayette zikredilen "uçan varlıklar"ın mahiyeti hakkında ne Kur'an ne de sahih Hadisler herhangi bir bilgi vermez; diğer taraftan, yorumcuların sarıldığı bütün "tasvirler" tamamiyle hayalî olduklarından ciddî olarak üzerlerinde durmaya gerek yoktur. Eğer salgın bir hastalık varsayımı doğru ise, "uçan varlıklar" -ister sinek, ister böcek- bu mikrobun taşıyıcıları olabilir. Ancak bir şey açık ve kesindir: işgalcileri teslim alan belanın mahiyeti ne olursa olsun kelimenin gerçek anlamıyla tam bir mucize idi -çünkü baskı altındaki Mekke halkına hiç beklenmeyen bir kurtuluş imkanı sunmuştu.

3 - Bu pasaj, bazı otoritelere göre bunun bir parçası olan sonraki surede devam etmektedir (bkz. 106. surenin giriş notu).
Kaynak : Muhammed Esed(r.a) Tefsiri.

19 Temmuz 2007 Perşembe

Rekabet İçgüdüsü ve Hadid-20 (İnsanoğlunun nefsini farketmesi)

Uzun zaman önce NTV'de izlediğim (BBC yapımı) bir belgeselde gösterilen bir deneyi anlatarak başlayalım yazımıza. Belirtelim ki deneyin çok ilginç bir şekilde biten sonucu bizim yazımızın ana konusu.

Malzemeler: Gizli kamera yerleştirilmiş bir oda, odada bir masa ve üzerinde bir şeker, masanın yanında 2 sandalye, sandalyenin birinde deneyi yapan doktor bir bayan, ötekisinde ise 6 yaşını aşmış bir çocuk(denek).
Kadın çocuğa: "Gel seninle bir oyun oynayalım. Ben şimdi bu şekeri bir elime saklayacağım, sen hangisinde olduğunu bilirsen, sana vereceğim. Tamam mı?" diyerek deneye başladı.
Çocuktan onayı aldıktan sonra ellerini arkasına götürdü, ve birinde şeker saklanmış, yumruk halinde iki elini uzattı. Çocuk birini seçti. Bildi, bilemedi.

Hemen akabinde doktor: "Hadi şimdi sen sakla bir eline, ben tahmin edeyim" diyerek cebinden bir şeker daha çıkardı masanın üstüne koydu. 6 yaşını aşmış çocuk, aynı doktor bayanın yaptığı gibi şekeri alıp ellerini arkasına götürüp yumruk halinde ellerini uzattı. Doktor seçimini yaptı ve deneyin ilk bölümü bitti.

İkinci aşamasında aynı deneyi 6 yaşından biraz daha küçük bir çocuk ile denediler. Gene çocuğa yapılacaklarını izah ettikten sonra doktor ellerini arkaya götürdü ve gene yumruk halinde olmuş ellerini uzatarak şekerin hangi elinde olduğunu sordu. Çocuk bildi, bilemedi.
Çocuğun tahmininden sonra doktor bir şeker daha çıkarıp masanın üstüne koydu ve çocuğa: "Hadi" dedi "şimdi sen sakla ben tahmin edeyim".

Ve çok ilginç bir şey oldu. 6 yaşını aşmış çocuğun aksine 6 yaşından daha küçük olan çocuk şekeri alıp ellerini arkasına götüremedi. Masanın üstünde iken bir eli ile şekeri kapamaya çalıştı, yanına diğer elini koydu. Ama şekeri alıp ellerini arkasına götüremedi. Bunu yapmayı başaramadı.
NEDEN? Neden 6 yaşının üstündeki çocuk bunu başarabilirken, 6 yaşının altındaki çocuk bunu başaramadı?

Çünkü 6 yaşından önce hiçbir çocuk kendisini başkasının nasıl gördüğünü hayal edemez.

Yani; daha küçük olan çocuk, birinci çocuğun aksine doktorun ve daha genel olarak insanların onu nasıl gördüğünü düşünemez, bilemez. 6 yaşından sonra bu güce kavuşur ki işte o anda bir nefsi olduğunu farkeder. Ve işte tam o anda artık ölene kadar hiç bitiremeyeceği bir sürece başlamıştır insan: Başkaları İle Rekabet Etmeye.

Artık sevap-günah defteri açılmıştır. Sorumluluk başlamıştır. Gerçi İslam alimleri insanın akıl baliğ olmasını, cinsel zevki tatması yani buluğ çağına ermesi olarak belirtmişlerse de, kendi görüşüm sorumluluğun başladığı anın ergenlikten daha önce gerçekleşen insanın kendisini başkasının nasıl gördüğünü hayal edebilme yeteneğine kavuşma anı olduğudur. Yukarıdaki deney ile izah edildiği gibi...


HADİD 20. Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir övünme, mal ve evlad da bir çokluk yarışından ibarettir. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, rençberleri imrendirir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmışdır, sonra da çörçöp olur! Ahrette ise şiddetli bir azap, birde bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka birşey değildir!


Tabi bu rekabet içgüdüsü (ayette yarış olarak bildirilmiştir) beraberinde birçok durumu da yaşatır insana. Bazılarını sıralarsak:

1-) Endişe: Bu rekabet içgüdüsün yarattığı en zararlı histir endişe etmek. Çok zararlıdır çünkü öğrenemenin önündeki en büyük engeldir. Dikkat ederseniz yapılan birçok araştırmaya göre insan hayatında beyin gelişiminin en hızlı olduğu periyot 0-6 yaş dönemidir. İnternette ufak bir araştırma yaparsanız görürsünüz ki çok farklı kaynakların 6 yaşında insan beyninin ciddi bir kırılma yaşadığını yazar.

Her çocuk potansiyel bir filozof ve bilim adamı olarak doğar. Ama bu potansiyel çok kırılgandır. Beslenip korunmazsa 6-7 yaşında sönmeye ve kırılmaya başlar.
Kaynak: http://www.mature.com.tr/cocukegitimi.htm
Her şey zincirleme olarak birbirine bağlı.
6 yaşına kadar çocuğun kendini hayal edememesi, yani nefsinin farkında olmayışı dolayısıyla rekabet edemeyişi, bunun sonucunda endişe duymayışı. En osn olarak ise beynin inanılmaz kapasiteye ulaşması.

Belki de şöyle yorumlamalıyız.

Allah insanın yaradılışında 0-6 yaş arasında nefsini farketmesine izin vermemiştir, çünkü o dönemde insan doğduğu dünyayı sıfırdan kavrama kapasitesine, o dünya ile iletişim kurma kapasitesine ulaşabilmelidir. Bu bir yabancı dil öğrenme değildir, sıfırdan iletişim kurmayı öğrenmedir ki, yetişkin bir bireyin bir yabancı dili öğrenebilmek için senelerce nasıl çaba harcadığını hesap edersek, çocuğun başardığı şeyin ne kadar büyük olduğunu ve bu süreci atlatırken neden endişe duymaması gerektiğini anlayabiliriz. Endişe duymaması ise tek şeye bağlı, başkaları ile kendini yarışa sokmamasına. Bu yarışı reddedebilmeyi de yalnızca nefsini farkedemeyişi ile başarır insan.

2-) Duaların Kabul Olmaması: Daha önceki yazılarımda da değinmiştik. Allah Kur'an'da "Lütfumdan isteyin" buyurur. Yani kıskançlığınızdan dolayı değil. Yani rekabetinizden, yarışınızdan dolayı değil. Allah'ın lütfundan isteyebilme ise yalnızca uhreviyi isteme üzerine kurulu olduğunu daha önce Müslüman Olmak Nedir Ne Değildir yazı dizisinde belirtmiştik. İşte kendini rekabete sokan insan, yani nefsinin peşindeki insan hem endişe ile beyninin kapasitesini kaybederken, hem de isteklerini dünyevileştirerek dualarını da kaybediyor.(AllahuAlem)

3-) Övülme İsteği: Hadid 20'de rekabet(yarış) içgüdüsü ile birlikte bir histen daha bahsediliyor ki o da övülme. Övülme insanın kendisi için, başkası ile rekabetinde galip gelip gelmediğinin ölçüsüdür. İnsan övülüp övülmediğini bakarak galip gelip gelmediğini anlar. Övülmek ister. Hatta bunun için türlü nefsani oyun ve numaralara da başvurur. Çünkü doğrudan kendini övmek karşınızdakinde negatif etki bırakır. Bunu bildiği için nefsi insana bunu doğrudan yaptırmaz. Aslında bunu doğrudan yapmayışı da nefsanidir. Yoksa etrafınızın sabah akşam kendini öven insanlar ile dolu olması gerekirdi. Dolayısıyla bunu bazı numaralar, bazı etiketler üzerinden yapmalıdır.

Örneğin programcı olmak. Ben bu sektörde olduğum için bilirim ki, insanların bir kısmı sırf, kendilerini tanıtırken : "Ben programcıyım" dediklerinde karşısındakinin "hmm zeki insan" düşüncesine kapılacağını umarak bu yola girer.
Ya da manken olmak da bu şekildedir. "Hmm güzel insan" ...

Tabi numaralar bununla sınırlı değil.

Şimdi bir belgesel daha. Bu sefer ki CNN Türk'te yayınlanmıştı. CNN International yapımı, spor üzerine. Fakat spor aktiviteleri değil, anne babaların çocuklarına yaptırttıkları spor üzerine.
Belki hala daha hatırlıyorsunuzdur. Fransa'da bir baba oğlunun tenisteki rakibini yenebilmesi için rakip çocuğun içeceğini ilaç atmış, fakat oranı tutturamamıştı ve çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Önce bu haberi gösterdiler. Daha sonra amerikada bir cimnastik okulundaki yaşları 6-7-8 olan çocukları; kimisinin ayağı kırılmış, kimisinin çatlamış, kimisine platin takılmış ama hala daha ebeveynleri onları salona getiriyorlar. Bir iki örnek daha verdiler. En sonunda bu durumun nedenini çok güzel bağladılar: Ebeveynlerin çocukları üzerinden rekabetleri.

Eğer insan kendi üzerinden rekabet ve övgüyü başaramışsa yada kendinden geçmişse, mutlaka bir şablon seçererek onun üzerinden kendini başkası ile rekabete sokar. Bu şablon, belgeselde gösterildiği şahsın çocuğu olabileceği gibi, bir yakını, arkadaşı, amiri, hocası ya da akrabası da olabilir.

Yazımızı, bu konudan çıkarılabilecek önemli bir sonuç ile bitirelim.

Ayette dünya hayatının bir yarıştan ibaret olduğu söylenmiş, biz de dedik ki bu yarışın skorunu belirleyen şey övülüp/övülmeme. O zaman dünyada alınacak en büyük nefsani lezzetin övülme, saygı duyulma olması gerekir. Doğru mu?
Evet doğru.

Ne dünyanın en güzel manzarasına sahip evinde dünyanın en lezzetli yemeğini yemek. Ne dünyanın en üst makam, mevkisi. Ne dünyanın en güzel karşı cinsi ile ilişki, size övülmek hissini yaşattığını yaşatamaz. Zaten insan da eğer sonunda başkaları tarafında övüleceğini anlarsa, bilirse bunların hepsinden teker teker vazgeçebilir. Eğer biliyorsa, arkasından ondan bahsedeceklerini, arkasına bile bakmaz.

Hani nefsini bilen Rabbini bilir derler ya. Yazımızı inşallah nefsimizi bilenlerden oluruz diye dua ederek bitirelim.

19 Haziran 2007 Salı

"İman" Edenler "Kabul" Edenlere Karşı: MUCİZE mi İLİM mi? (Hak ile Batılın Savaşı Hiç Bitmedi!)

Dini ağırlıklı eğitim vermeyen liselerin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde dahi sınav sorusu olarak sorulan Peygamberimizin doğumunda yaşanan mucizelerin(Kisra'nın sarayı sarsılmış, sarayın ondört tane balkonu bu sarsıntıdan yıkılıp düşmüş, Mecusiler'in 1000 yıldır hiç sönmeden yanmakta olan ateşi sönmüş, Sâve (el-Kastallânî'de "Taberiyye") gölünün suyu çekilmiştir) tamamının uydurma olduğunu söylesem.(Bir kaynak olarak şu yazıya bakabilirsiniz: BAZI HADİSLER-2 (Efendimiz'in Doğduğu Gece Meydana Gelen Olaylar) )

Ya da çoğunlukla kimi tasavvufi ve Peygamberi olağanüstülükle öveyim de yalan da olsa sevap olur mantığı ile kaleme alınmış kitaplarda geçen
-Taş üstüne basınca taşta mübarek ayağının izi kalırdı.Kum üzerinde yürürken hiç iz yapmazdı.
-Muhammed alehisselamın Beşikte iken beşiğini melekler salladı.Beşikte iken konuşmaya başladı.
-Güneş ve Ay ışığında yürürken gölgesi yere düşmezdi vb...
gibi "olağanüstülük" rivayetlerinin asılsız olduklarını söylesem. Şaşkınlık ve çelişki içinde "e o zaman biz nasıl kabul edicez" der misiniz?

Neden insanlar olağanüstülüğe tutunurlar. Neden olmadığını bildiği halde keramet, mucize olaylarını aktarır, aktaranları pûr dikkat dinlerler?

Cevabını söylemesi çok basit "insan aklını kullanmak istemez". Ama bu cevabı anlamak zor. Aktarmaya çalışalım inşallah.

Duyduğunuz, dinlediğiniz belki bizzat anlattığınız keramet, mucize olaylarının temelinde nefsin insanı aklını kullandırmaktan kaçırması vardır. Yani tamamen nefsani, haramdır bu durum. İşin daha da kötüsü aslında sapıklıktır. Hani daha önce sapıklık yazısında aktarmıştık ya; bu keramet, mucize, mehdi muhabbetlerinin dini olduğunu zannedersin. Böylece seni uyaracak hiçbirşey kalmaz.

İlim ehli olmak çok zordur. Yıllar boyu okuma ve tefekkür ister. İşte bu noktada iman etme ile kabul etmenin farkını görürüz: Rabbine ilim ve tefekkür bağlanan iman etmiş olur. Fakat Rabbe mucize ve duygusallık ile bağlananlar yalnızca kabul etmiş olurlar. Ve bu hiçbir işlerine yaramaz.
İnsanoğlu aklını kullanmak istemez dedik. Bu her alanda böyledir, mesela üniversitede sınava girilecek “yav gel şunun mantığını anlatayım anlayacaksın” dersin ama adam “yok abi şu çıkarsa şöyle yapıcam bu çıkarsa böyle yapıcam” diyerek kendini otomatiğe bağlar. Dikkat edin mantığını anlamaya harcayacağı zaman ve emek; ezbere harcayacağı zaman ve emekten daha azdır ama aklını kullanmak istemez insanoğlu, nefs bunu yaptırtmaz, direnir.

Aynı şey imanda da geçerlidir. İnsan aklını kullanmak,ilim almak, sorgulamak dolayısıyla iman etmek istemez. Çünkü aklını kullanabilmesi ilimle mümkündür. Yani bu işin harcı ilimdir, bilgidir. İlim olmadan neyi tefekkür ederbilir ki insan. İşte ilim yoksa, hiç talep etmemişse, zor gelmişse kısa yoldan halledebilmek için meseleyi hep bir mucize ister, hep bir keramet ister. Bu da insanı imana değil kabule götürür. Dikkat edin belki bunu okuyan siz ya da etrafınızda gördüğünüz insanlar hatta en dindarları bile belki İslamiyeti kabul etmiştir ama iman etmemiştir. Kabul etmek ayrı iman etmek ayrıdır. Kabul bir anda olur, iman yıllar süren ilim tahsili ve tefekkürün neticesinde olur.

İşte; insanın keramet, mucize, mehdi gibi meselelere tutunmasının nedeni; ilim ile ulaşılacak iman etmeye yani emek harcamaya yönelmesi yerine mucize, keramet ile ulaşacağı kabul ediş ile bu zor işten kurtulmaya çalışmasıdır. Tamamen nefsani olan bu durum aslında Kur'an ve tabi İslam alimleri tarafından hiç de hoş karşılanmamıştır.

Efendimiz peygamberliğini ilan ettiğinde hemen mucize istemişler. Hemen. Peygamberimiz hakkı hakikati anlatıyor. Akıllarını kullanmalarını istiyor. Karşı taraf:
“Ya bırak biz mucize isteriz” diyor. Neden bunu diyor? Kabul etmekten kaçtığı için mi? Peygamberi denemek için mi? Hayır.

Putperestler zaten yaratıcı kavramını kabul etmişlerdi. Pek birşey değişmeyecek gibi duruyordu. Değişecek olan şey ilimle ve tefekkür ile iman edeceklerdi. İşte bunu istemiyordu insan. Onun için peygambere direndiler. Aklını kullanmak istemediğinden inkar ettiler ve elleri boş kaldı. Kur'an'da bu durum şöyle bildirilir

İSRA (90-93). Nitekim, "Ey Muhammed, bize yerden gözeler fışkırtmadıkça sana inanmayacağız" diyorlar,"yahut hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmadıkça; ve onların arasında çağıl çağıl dereler akıtmadıkça;yahut, tehdit edip durduğun gibi, göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe;yahut altından [yapılmış] bir evin olmadıkça; yahut göğe yükselmedikçe -kaldı ki göğe yükselmene dahî, bize (oradan, kendi gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe inanmayız ya!" [Ey peygamber] de ki: "Kudret ve yüceliğinde sınırsız olan Rabbimdir! Ben ölümlü bir elçiden başka biri miyim ki?"
Gördünüz mü Efendimize Allah tarafından "aklınızı kullanın" demesi emrediliyor. Onlar ise mucize istiyorlar. Ve bu durum olağanüstü bir şekilde Kur'anda anlatılıyor:

İSRA 94. (İşte bunun gibi,) insanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları [ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir.

İnanmaktan alıkoyan şeyin "ölümlü bir elçi gönderilmesi"ne itirazları olarak buyuruluyor. Ama bu bir perde, bir örnek. Temelde insanı imandan alıkoyan şey, aklını kullanmaması, mucize istemesi. Ölümlü bir elçi değil, olağanüstü bir elçi istemeleri. Bakın, ayette bir hususa daha dikkat edin imandan kaçanlar "Allah (...) gönderdi" diyorlar. "Allah" diyorlar. Yani onlar da kabul etmişler.

Dediğimiz gibi ayette olağanüstü bir şekilde bu durum bildiriliyor. Olağanüstülük tefekkür edenler, aklını kullanlar için ayetlerin içinde gizli. İmam-ı Rabbani'den mucize istemişler. Yürümeye başlamış. Soranlar şaşkın bakarken : "Yürüyorum ya " demiş. Tefekkür edebilenlere herşey vesiledir. Tabi önce yürüme mekanizmasının ne kadar komplex bir işlem olduğunu okuması yani ilim talep etmesi gerekir. İşte bu zor kısım, insan da bu zor kısımdan kaçar nefsani olarak. Yani yürümenin fiziksel, mekanik yapısını öğrenecek, sorgulayacak ve şaşkınlık içinde hayranlık duyacak. Ooo uzun iş. Mucize görelim! Yeter. Uğraşamayız o kadar değil mi ;)

Kur'an'da ateistlerle ilgili nerdeyse hiçbir şey bulmazsınız. İnanmadınız mı? İsterseniz kontrol edin. Çünkü ateizm de bir kabulden ibarettir.
Kur'an'da geçen kafir ifadesi kabul edicilere bir atıftır. İşte burası çok önemli. Bakın dikkat edin:

Genel itibari ile dini vecibelerden yahutta ilimden kaçan insanlardan duyduğunuz "Biz de Allah'a inanıyoruz" sözü nefsten gelir. İnanmak değil kabuldur. Nefs aklını kullanmanı istemediğinden seni yaratıcı kavramını "kabule" götürür. İşte bu durumda insanlar yaratıcıyı kabul ederek müslüman olacaklarını, sorumluluğun bittiğini sanmaları ile kendilerini kandırırlar. Sanki; kabul etmek = müslüman olmak, kabul etmemek = kafir olmak olduğunu zannedilmekte günümüz toplumunda. Çünkü o zamanlarda olmayan bir kavram var bu zamanda o da ateist yani inançsız olmak. Bu noktada yaşanan algı kırılması Peygamberin ateistlerle uğraştığını sanmasıdır insanın. Oysa ki böyle değil, daha önceki yazılarımızda da defalarca söylediğimiz gibi Peygamber Efendimiz dindarlar ile savaştı, KABE'deki dindarlar ile. Hatta bu dindarlar ibadetlerini dikkat(!) Allah'a daha fazla yakınlaşmak için yaptıklarını ifade ediyorlardı:
ZÜMER.3 Halis inancın yalnız Allah'a yönelmesi gerekmez mi? O'ndan başkasını dost ve koruyucu edinenler, "Biz bunlara sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!" [derler]. (1) Şüphesiz Allah, [Kıyamet Günü] onlar arasında (2) [hakikatten saptıkları] her konuda mutlaka hüküm verecektir: çünkü Allah, [kendi kendine] yalan söyleyen (3) ve inatla nankörlük yapan hiç kimseyi rahmetiyle doğru yola ulaştırmaz!
Ey okuyucu! Putperestler Kabe'de ibadet eder ve senden daha fazla yaratıcıyı kabul ederlerdi. Her hareketleri yaratıcı(ları) içindi. Fakat müslüman değillerdi. Hatta kimisi ayette de dendiği gibi Kabe'de "Allah" a ibadet ediyorlardı fakat gene müslüman değillerdi. Peki neden?
Çünkü onların kabulleri nefsani idi. Mucizelerle, masallarla yoğrulmuş kabuller. İlim ve uzun tefekkürlerle ulaşılamayan imanın yerine koydukları kabulleri vardı.

İlim ve tefekkürün sonucu oluşacak çelişkiler ve dolayısıyla riskler korkutur, tedirgin eder insanoğlunu.

Risk alamıyorlardı çünkü korkuyorlardı ne kadar red etserler de.
Korkuyorlardı çünkü imanları yoktu ne kadar redetseler de.
İmanları yoktu çünkü ilim ile meşgul olup, akıllarını kullanamak her zaman zor geliyordu ne kadar red etseler de.
Bunun için mucize istiyorlardı ilimle yapamadığı imanı mucize üzerinden yapmaya çalışıyorlardı ve hala daha devam etemektedir. Ve ne yazık ki o zaman ki insan ile şimdiki insanın hiçbir farkı yok ne kadar red etsek de. Ama elbette tüm asırları kapsayan İlahi cevap gecikmeden geldi:

En’am158. Yoksa onlar, meleklerin kendilerine görünmesini mi bekliyorlar yahut [bizzat] Rabbinin veya O'ndan bazı [kesin] işaretlerin? [Ama] Rabbinin [kesin] işaretlerinin ortaya çıkacağı Gün iman etmenin, daha önce inanmamış yahut inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye hiçbir yararı olmaz. De ki: "Bekleyin [öyleyse Ahiret Gününü, ey inançsızlar:] bakın, biz [mümin]ler de bekliyoruz!"

Etrafınızda gördüğünüz kadrolu keramet, mucize, mehdi anlatıcıları Peygamber zamanında olsalar belki ondan mucize isteyenlerle aynı safda yer alacaklardı. Efendimizi red edenler senin benim gibi bir insandı. Unutma.

Hak ile batılın savaşı inançlılarla inançsızlar arasında değil, inanlarla kabul edenler arasındaydı.
İlimle uğraşıp, sorgulayan, aklını kullananlarla, mucize isteyenler arasında.

Zannetmeyin ki tasavvufa ilimsiz girenlerin dinleyip, ezberleyip, anlattığı kerametler Ruhani, İslami birşey. Zannetmeyin ki Peygamberimize devamlı olarak olağanüstülük atfedenler sevaba giriyorlar. Bilakis aynı İbrahim Aleyhisselam'ın hak dinini bozanlardan farksız bir şekilde bu dinin davasını bozuyor.
Yani insanoğlunun aklını kullanmasını engeliyor aynı kendisininkini engellediği gibi.

Gün geçtikçe camiler aynı Kabe'nin İbrahim(as)'dan sonra kabul edicilerle dolması gibi doluyor.
Övgü dolu uydurmalar karşısında uyarılarda bulunanlara ise aynı Kur'an'da geçtiği gibi:
"Biz bunu Allah'a yakınlaşmak için yapıyoruz" diyorlar.

Bize de insanın nefsinin hiç yok olmadığını, Peygamberimizin karşısındaki "insanın" o zaman mucize şimdi olağanüstü bir mehdi vb. gibi şeyleri beklediğini yani hiç değişmediğini müşahede etmek kalıyor.

Hak ile Batılın savaşı hiç bitmedi. Çünkü Batıl kendisinin batıl olduğunu hiçbir zaman anlayamadı.

28 Mayıs 2007 Pazartesi

İslamiyet, Demokrasi ve Siyaset (İddialar ve Cevaplar)

Daha önceden Oy Kullanmadığını Belirtme Sendromu ve GÜZEL(!) Dinimizi Siyasete Alet Edenlere Karşı Çıkmak yazısında işlemiş olsam da bu hususu tekrardan daha kapsamlı olarak ele almanın gereğini farkettim.

1-) Mevcut sistem İslami değildir. Dolayısıyla demokrasiye oy vermemelidir müslüman. Hüküm Allah’a aittir. İnsan ait değildir.

Verilen oy sistemin islami mi olacağına ya da olmayacağına karar anlamı taşımıyor, sistemin İslami olup olmaması bu durum ile alakalı olmuyor . Yani insanlar başka düzen mi İslamiyet mi diyerek tercih yapmış olmuyorlar. Yada hüküm insanın mı olacak Allah’ın mı olacak diye de seçim yapmıyorlar. Oylanan şey sistemin kendisi değil bireyler. Bu noktada bir kavram kargaşı var bunu izah etmeye çalışalım.

Demokrasi demos cratos’tur. Yani halkın iktidarı. Cumhuriyet kelimesi arapça kökenlidir. İşin ilginci o da halkın yani çoğunluğun iktidarı manasındadır ve İslam sistemi cumhuriyettir. Burada cumhuriyet ile demokrasinin farkı nedir sorusunun cevabını da almaktayız. Hiçbir farkı yok, ikisi de aynıdır. Türkçesi “halkın iktidarı” olan tanımın latincesi demokrasi arapçası cumhuriyettir diyebiliriz.

İslami olmayan düzende seçim yapmak islami olmayan düzeni onaylamak manasına gelmez.

Ama şu noktaya değinmek isterim:

Ben demokrasiye inanmam. Hmm ne demek istedim? İfade etmek istediğini tam ifade edemeyen cümle.

Ben demokrasinin [insanlara mutluluk getireceğine] inanmam. Çünkü çoğunluğun karar vermesi ve istisnasız herkese 1 oy hakkı verilmesi adalet değildir. Zaten hiçbir zaman da demokrasi mutluluk getirmemiştir. Mesela ben hiçbir şekilde ne gündemi takip ederim ne de ilgilenirim ama ne ilginç ; hergün düzenli olarak gündemi ve siyasileri takip eden insanlar ile aynı oy hakkına sahibim. Peki neden?

Nasıl ki bir yönetim sisteminde mesela bir şirktette herkes uzmanı olduğu alandan sorumlu ve o alanla ilgili karar veriyor, diğer departmanlardaki kararlar üzerinde söz sahibi değil ise aynı şekilde çoğunluktan sağlıklı karar çıkabilmesi için oy sistemi siyasetle ilgilenenler üzerinde olmalı. Bir taraftaki adamın siyaset miyaset umrunda değil, öteki taraftaki adam en doğru kararı verebilmek için canla başla çabalıyor ama ikisi de eşit oy hakkına sahip.

İşin ilginci de şudur zaten:
Demokrasi zaten insanlara mutluluğu vaad etmez. Demokrasi yalnızca halkın kendi kaderini tayin etmesini sağlar. Dolayısıyla neden bu demokrasi yani çoğunluğun kararı yani herkesin bir oy hakkı olduğu sisteme bu kadar ulaşılmaya çalışılıyor anlamak mümkün değil. Mutluluk ve refah alınana kararların isabetli olmasından geçer çoğunluğun tamamı üzerinde söz sahibi olmasında değil. Osmanlıda kararları bir aile alıyordu ama onlar bizim şu zamanki halimizden çok daha mutlu ve huzurlu idi.

Düşünelim; 100 kişi var 99 ne olup bittiğinde habersiz 1’i ise ne olup bittiğinde haberli ve sağlıklı kararı verecek yalnızca o ama onunda bir oy hakkı var 99’unun da. Evet çoğunluk kaderini kendisi tayin etmiş oluyor ama hani mutluluk? Yani kendi kaderini kendi tayin etmesi ne sağladı insanoğluna? Adalet mi bu? Hak mı bu? Toplumun çoğunluğu ile, toplumun tamamının kaderini tayin ettin ama adaleti sağlayamadın. 99 kişin aldığı karar ile kendilerine yaptıklarına geçtim o 1 kişiye verdikleri zarar ne olacak. İlginçtir 1 kişi dahi olsa o bir kişinin uğradığı zulme İslamiyet cevaz vermiyor. Onun için İslamiyet varolan şey herkese eşit oy hakkı değildir. Seçim vardır ama herkes seçime katılamaz. Yönetimi belirleyen herkes değil o konun alimleridir. Yani o konuda bilgili olan insanlar oy kullanıp karar verirler.


Herkese eşit oy hakkı vermenin bir kötü yanı da şudur ki: Siyaset korkunç derecede yavanlaşıp, populist ve dalkavuk hale gelir. Siz hiçbir siyasetçiden entellektüel bir konuşma duydunuz mu? Türkiyede bugüne kadar bir ikisi hariç hiç entellektüel bir adamın siyaset adamı oldunu gördünüz mü? Halk dalkavukluğu, aşiret bağlantıları, neredeyse ilkokul seviyesindeki insanlara hitap eden siyasi vaadler, konuşmalar.

Oysa ki vaadler ve siyasi projeler uzman bir kadronun onayına sunulsa bunların hiçbirisi olmayacaktır. Bu durum da herkese bir oy hakkı vermenin ve halkın kendi kaderini tayin saçmalığının bir başka zararı.

Konuya dönersek mevcut düzende oy vermek mevcut düzeni onaylamak anlamı taşımıyor. Mesela Türkiye için konuşursak; hiçbir çözümü olmadan yan gelip yatarak siyasetten uzak durulmalı diyenlere soralım Vural Savaş Cumhurbaşkanı, CHP tek başına iktidar olduğunda İslamiyet mi gelecek? (Aslında siyasetten uzak durmaları o konuda herhani bir makama sahip olmadıklarında ileri geliyor, yani kıskançlık) Ya da İslamiyeti getireceğini söyleyenler için söylüyorum İslamiyetin geleceği var ise Erbakan cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tek başına başbakan olduğunda İslamiyetin gelmesi mi engellenecek. Alakası var mı? Dolayısıyla oy verme düzenin yapısı ile alakalı değil. Onu onaylamak/onaylamamak anlamı da taşımıyor. Hüküm Allah’a aittir. Allah hükmünü vermiş bize seçme hakkı tanımıştır, kendi sisteminde bile.


2-) Siyaset kavramının bizati kendisi sınıflaşmaya ve kamplaşmaya sürüklemektedir. Onun için Siyasetten uzak durumalıdır.

Sınıflaşmaya mı götürüyor?
Allah Allah? Yanlış olan ne sınıflaşmada?
E zaten dünya var olduğundan beri kamplaşma var ve olacak. Kamplaşma müslümanlar arasında değil müslüman olanlarla olmayanlar arasında. Burasını göremiyor mu ki insanlar. Kamplaşma zaten var. Ve bu zırvalar ile çoğunlukla müslümanlar yıldırılmaya çalışılıyor. Örneğin Türkiye’yi ele alırsak ki bunu defalarca söyledik herkes müslüman değil, müslüman olduğu söyleyenlerin çok çok büyük çoğunluğu ise kendisini müslüman zanneden inançlılar. Bir yaratıcı inancına sahip olmanın müslüman olmak olduğu sanan arkadaşlar. Herkes kendi görüşleri ve fikirleri ile var, ne kadar kafa var ise o kadar farklı görüş var. Ne yapacaksın peki?

Bunu söyleyen bizatihi kendisi en başta tüm fikirlerinden vazgeçsizn ve karşısındaki gibi düşünsün. Bize de örnek olsun. Hiçbir çözüm önerisi olmadan birlik beraberlik muhabbetleri ile zaman geçirenler ne diyorlar anlama vermek imkansız. Yok kardeşim birlik beraberlik falan hiç kimse hiç kimse gibi düşünmüyor. Hiç kimse hiç kimseye eşit değil. İlk önce kendi fikirlerinizden vazgeçin birlik beraberlik sağlansın diye sonra başkasına tavsiyede bulunun. Müslümana akıl veren niyeyse çok oluyor. (En çok şu güldürüyor beni:
”Hacca gitme okul yap”. Bara gidene , bara gitme okul yap demez. Ya da tatile gidecek olana “tatile gitme okul yap” da demez. Ama nedense hacca gitme okul yap denir. Dediğimiz gibi müslümana akıl vermeye çalışan çok olur)

3-) Üstad Bediüzzaman “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.”demiştir.

Üstad BEDİÜZZAMAN Hz.leri kendisi ilk mecliste milletvekili olmuştur. Daha sonra Atatürk’ün vetosu nedeniyle ikinci mecliste yoktur. Ellili yıllarda CHP’ye karşı DP’yi desteklemiştir. Talebelerinede bu partiyi destekleyin demiştir. Çünkü o yıllarda CHP despotizmi vardı.

Bediüzzaman’ın DP’yi desteklemesinde “siyaseti dine hizmetkar ve dost kılma” düşüncesi önemli bir etken olmuştur
Kaynak: http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=599

Yukardaki linkten daha detaylı okuyabilirsiniz Üstadın siyasetle nasıl içli dışlı olduğunu. Elbette olacaktı çünkü bu alanı da kimseye bırakmaması gerektiğin biliyordu. Şimdiki akl-ı evvel bir iki grup gibi düşünmüyordu. Yukardaki söz siyaseti yalnızca kendi şahsi çıkarları için güç elde etme aracı olarak kullanlar için geçerlidir demek doğrudur.

Yoksa vazifeden kaçmak değil de nedir bu durum.
Peygamberimizin yanın da olsa belki şöyle demek ile eşdeğerdir:”A ben cihad etmem, böyle kan revan oluyor her taraf sevmiyorum. Oysa ki bizim dinimiz iyiliği güzelliği emretmiştir.” Nasıl da hemen dini gerekçeyi de belirtti akabinde. Nefsine dini çıkarmı yaptı.

4-) Siyaset makam sevgidir. Bu haramdır.

Haydaaa.
E iyi oldu. Hiçbir makamı elde etmesin müslümanlar. Yalnızca otursunlar evlerinde, yaşamasınlar. Müslümana hiçbir makamı yakıştırma sen. Bi de demez mi haram diye. Elbetteki bütün dünyevi makamları da müspet insanlar elde etmelidirler. Müslümanları nasıl saçma sapan ipe sapa gelmez gerekçelerle durduracaklarını şaşırmışlar. Hayır; hepsini geçtim; bir de bunu söyleyen insanlara sanki başbakanlık makamı teklif edildi de redettiler.
5-) Halkın dini duyguları sömürülmemeli. Din siyasete alet edilmemeli.

Yav niye alet edilmesin. Pınar’ın bir et ürünün aldım geçen gün üzerinde “islami usullere göre kesilmiştir” yazıyordur. Pınar Holdingin sahibi Selçuk Yaşar aslen musevidir. Bana ne museviliğinden adam müslümanım diyenlerin göstermediği hassasiyeti göstermiş. İslami usuller uygun olarak et kestiriyor ve bunu da söyluyor ben neden onu tercih etmiyeyim ki. Dini ticarete alet ediyor. Bunda kötü olan ne.

Dini ticarete alet etme yani İslamiyyeti ciddiye alarak ticaret yaptığını söyluyor elbette ondan alış veriş ediyorum.

Siyasette de aynı durum: Bazı siyasetçiler İslamiyeti ciddiye alacaklarını söyleyerek oy istiyorlar, dini siyasete alet ediyorlar elbette ki dini siyasete alet edene oy vereceksin.

6-) Ama Erbakan, Tayyip samimi değil.

Nerden biliyon samimi olmadığını, o samimi değil bu samimi değil. Kim samimi.
İkincisi samimi olup olmaması da önemli değil önemli olan icraat.

Yani Selçuk Yaşar nasıl müslüman değil ise, bak!, bırak samimiyeti müslüman değil. Ama islami usllerle et kesitiriyor. Aynı şekilde İslamiyeti, müslümanları gündemine alarak siyaset yapacak adam müslüman olmasa bile gene ona oy verilir.

Sözün özü;

Mevcut sistem İslami değildir diyerek oy vermeyenler, hiçbir çözümü de olmayanlar vebal almaktadırlar.
Nasıl ki bilim, sanat, mühendislik, tıp gibi alanlarda müslümanlar ciddi makamlara ulaşmaya çalışmalı ise aynı şekilde siyasi makamlarda da bu tip müspet insanlar olmalı ve olmaya çalışanlar desteklenmeli.

Bu noktada destekleme ve bu konuda aktif rol alma, sistemi destekleme değil, müspet kişiyi desteklemedir. Yani siyasette aktif olma hatta bir parti mensubu olma asla sistemin mensubu olma değildir. Sap ile samanı birbirine karıştırmayalım. Bu konuda uğraş verenler de inşallah çok büyük mükafatlara ulaşacaklardır.

Dini siyasete alet etme sözü daha önce de açıkladığımız gibi yalnızca psikolojik bir telkindir. İçinde geçen “alet etme” kelimesi sanki kötü birşey oluyormuş izlenimi uyandırmaktadır. Başka da bir fonksiyonu yoktur bu ithamın. İçi boştur, kullanan hiçkimse de ne olduğunu daha doğrusu neden kötü bir şey olduğunu açıklayabilmiş değildir.

25 Mayıs 2007 Cuma

Peygamberimizin Son Çilesi : Evlilikleri (Tüm İddialar ve Cevaplar)

İslam karşıtlarının üzerinde bol miktarda demagoji yaptıkları Efendimizin evlilikleri meselesinde sorulan tüm soruları ve cevapları içeren refrans bir kaynak olması için hazırladım(derledim) bu yazıyı. İlk etapta pdf olarak koymayı düşündüysem de şimdilik bu şekilde yayımlamakta fayda var.

Yazı toplamda 3 ana başlıktan oluşmakta. Kısaca ele alırsak:

-Giriş: Efendimizin ya da daha genel olarak Allah yolunda mücadele edenlerin çektikleri sıkıntıların ardındaki sırrı anlamaya çalışacağız
-Peygamberimizin tüm evlilikleri, iddialar ve cevaplar : Evliliklerini ve eşlerini teker teker inceleyip, onlarla ilgili iddiaların cevaplarını bulmaya çalışacağız.
-Sonuç: Bu bölümde ise çok kadın ile evliliğin aslında O'nun son sıkıntısı, son imtihanı olduğunu görüp kendi özeli ilgili ayetlerin neden var olduğunu aktarmaya çalışağız Allah'ın izni ile. Başlayalım.

1-) GİRİŞ

Yetim olarak başladı hayatına. Yetim olduğundan süt anne bulmak bile sorun olmuştu. 6 yaşında ise öksüz kaldı. Artık ne annesi ne babası vardı. Hayatının geri kalanında uzun yıllar tefekkür etti. uzun yıllar kavga etti. Aç kaldı, yaralandı, hakaretlere maruz kaldı. Herkes kınadı. Ama hiç şaşmadı yolundan. Defalarca suikastlar oldu. Evlerini herşeylerini bırakıp başka bir diyara göç ettiler. Şu anda evinizdesiniz, çelik kapınız kilitli ve bilgisayarınız başında. Düşünün sokağı ve gidecek hiçbir yerinizin olmamasını. Aranıyorsunuz, saklanmak zorundasınız. Katlanılır mı bu sıkıntıya. Çok fazla cüneyt arkın filmi seyrettiğimizden savaşları, kavgaları 2 yumrukluk iş olarak mı düşünüyoruz ne, yada hakikaten surdan sura zıplayan insanların mı savaştığını sanıyoruz.

Gerçekte nasıl da kendimizi kaybediyoruz değil mi kavga ederken. Gözümüz hiçbir şeyi görmüyor. Bir insanı tanımak isterseniz kavga esnasında hareketlerine bakın asla rol yapmayacaktır. Nefrete sevgiden daha çok güvenmek lazımmış, çükü nefretin sahtesi olmazmış. İşte bu durumda bir de tebliğ yapmaya çalışmak. Bir de sınırı korumak. Kendine hakim olmak. Sıkıntının üstüne bir kat daha sıkıntı.

Çünkü İslamda müslümandan istenen galip gelmesi değil haklı olmasıdır. Hz. Ali tam bir müşriği öldüreceği anda müşrik suratına tükürmüş; hemen geri çekilmiş Hz. Ali. Çünkü o anda öldürse idi bunu nefsi için yapmış olacaktı. Binlerce baskı, sıkıntı, yadırganma, kınanma, işkence, suikastler üstü üste bindiğinde dahi gene de sınırı korumuşlar. Üstelik İslamiyetin yayılabilmesi için özel olarak Efendimiz ve Ashab-ı Kiram yalnızca haklı olmak değil aynı zamanda da galip gelmek zorunda idi .

Fakat bizim zorunda olduğumuz şey sınırı korumak en sondaki skor değil.

Sıkıntılar ve dertler bir kural gibi devamlı olarak Hakkı savunanları bulmuş. Daha önceki bir yazımızda şöyle demiştik:

İslamiyet bir din midir peki? Ayetlerin dünya hayatına değer vermeyerek ve mutluluğu ahirette vaad ederek bunu desteklemesi lazım. Kontrol edelim:
Ankebut 64. Bu dünya hayatı sadece bir oyundan ve bir eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşam odur.Ah keşke bilmiş olsalardı. Muhammed 36. Ancak dünya hayatı oynamak ve oyalanmaktan ibarettir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükafatınızı verir.Ve sizden mallarınızı istemez.


ve daha bir çok ayette bu şekilde tanımlanmıştır dünya hayatı. Dünyada sıkıntı çekmenin ise ahireti isteyenler için kaçınılmaz olduğu açıkça bildirilmiştir. Hiçbir fikir böyle birşeyi vaad edemez. İnancın dinden farkı budur işte, her inanç din değildir.

Bakara 213. Sizden öncekilerin çektiğini çekmeden cennete gireceğinizimi sanırsınız.Elçi ve onunla beraber olanların başına öyle sıkıntılar geldiki “Allah’ın yardımı nerde” dediler.Deki Allah’ın yardımı pek yakındır.

Sıkıntı çekme bir kaide. Kural. Çünkü her insanda nefs(zulüm yapma isteiği) ve ruh(haksızlığa karşı gelme isteği) var. Çünkü şeytan hiç boş durmuyor. Allah'ın mudill sıfatının tecellisi ile meşgul.

Bu yazdıklarım duygu sömürüsü değil idi. Bu yazdıklarım ile "bakın ne kadar sıkıntılar çekilmiş keşke çekilmeseydi" demiyorum ya da bunlar için üzülmüyorum size de bu tip şeyleri okurken ağlayın demiyorum. Bu tip hikayeler karşısında sanki etkilenmiş, üzülmüş gibi rol yapanları da sevmiyorum. Böyle birşey yapmak zorunda değilsiniz zaten. Bu tip hareketler inanın bana nefsani.

Bu sıkıntılar Allahın vaadidir. Allah'ın bir kaidesidir. Her mümin İslamiyet için bu sıkıntılar ile deneniyor. Dikkat edin İslamiyet için sıkıntı çekerek deneniyor. Bu çok özel bir kavram; üzerinde durmakta fayda var.

Herkes sıkıntı çekebilir. Para sıkıntısı, sağlık sıkıntısı, evlilik sınıtısı. Fakat din için sıkıntı çekmek istisnasız her sıkıntıdan çok daha farklıdır. Neden böyle derseniz. Çünkü dünyevi sıkıntılarınızdan kurtulma isteği gene dünyevi yani nefsani başka isteklerden ileri gelir. Ve bu tarz sıkıntılardan kurtulmak için kural dinlemez insanoğlu. Dikkat edin insanlar para sıkıntısını, sağlık sıkıntısını aşmak isterken her yolu mübah görmektedirler ve gözü hiçbir şeyi görmemektedir. Ama İslamiyet için çektiğiniz sıkıntıyı aşarken her yolu mübah görmeden, haklı olmak için ekstradan çaba sarfetmelisiniz. Eğer ki İslami sıkıntılar aşarken de kurallara uymuyor iseniz yaptığınız şey yalnızca karşı tarafı yenme çabası olacaktır ve bu durum İslami yani ruhani değildir. Yani para sıkıntısını aşmak isteyen insandan hiçbir fark kalmayacaktır. İslami sıkıntıya katlanmanın farkı burdadır, katlanırken dahi sınırlara riayet etmek ve nefsani davranmamak.

Yani bizler galip gelmek için her yola başvurma hakkına sahip değiliz. Herşey nefsi yenmeye vesile olmalıdır. Nefsin en doruk noktaya uılaştığı an, kavga(savaş) anıdır. İşte o anda kendine hakim olup nefsini alt edebilirsen çok büyük mertebeye ulaşmışsındır demektir. Onun için cihad en büyük ibadettir. Nefsin en çoşkun olduğu anda onu ezebilmek.

Eğer İslamiyet için savaşırken, mücadele ederken karşı tarafı yenme için gayret ediyorsanız yaptığını İslam adı altında tamamen nefsani bir çaba olacaktır. Bu ise seni dini bir mücadeleye değil ideolojik bir mücadeleye sevkedecek demektir. Adı istediği kadar islami olsun. Çünkü haklı olma davası yerini yenme davasına bırakacak. Artık davanın kendisi ile değil karşı taraf ile yani şahsılar ile ilgilenmeye başlayacaksınız.

İşte bu durumda dahi kendine hakim olma ve galip gelmeye çalışmama yalnızca haklı olmaya çalışma müminin en büyük özelliğidir. İslamiyetin de senden istediğidir. Herşey nefsi yenmek için bir vesiledir savaş da öyle. Zannetme ki Allah senden savaşmanı kendisi için istiyor Allah savaşmanı nefsini yenmen için vesile kılıyor. Onun için galip gelmek zorunda değilsin ama haklı olmak zorundasın. Karşındakini düşünmeden nefsini düşünmelisin.

Olması gereken mücadele anlayışı şudur: Sana zulüm yapana merhamet et, gene tebliğ et. Başkasına zulüm yapanı asla affetme.

Kaide olarak alınması gerekir başkasına yapılan zulme asla seyirci olmama ve asla affetmeme ama kendine yapılanı düşünmeme. Böylece asla nefsani davranmazsın. Çünkü kendine yapılan zulüm için her ne kadar İslamda karşılık vermeye cevaz olsa da; sen gene de sonuna kadar dayan çünkü fevri hareket edersen nefsine uymuş olursun ama başkasına yapılan zulme karşı çıkarsan ruhuna uymuş olursun çünkü hiç tanımadığın birisi için nefs asla fedakarlık yapmak istemez.

Savaşmak bile ne kadar zordur İslamiyette. İslamiyet için savaşıyorum diyip yalnızca İslam üzerinden nefsani savaş yapanlar ne ziyana uğradılar, uğruyorlar.

Rivayet odur ki:
Allah mahşer gününde şehit olduğu sanılan bazılarına şöyle buyuracak:"Siz size şehit densin diye şehit oldunuz"

İşte Allah'ın yolunun yolcusu herkesin sıkıntısından bin kat daha sıkıntılıdır. Çünkü sıkıntıyı aşarken bile gene ruhani davranmak zorundandır. İşte bunun için İslamiyet mutluluğu vaad etmez. Çünkü bu şekilde dünyevi mutluluğa asla ulaşamazsın. aslında vaad etmemek değildir bu; hiçbir şeklde mutluluğa ulaşamayacağın belli olduğu için sıkıntılar ile çokca baş edeceğinin önceden söylenmesidir. Ve hemen akabinde ise buyurulur:"Sabredenlere müjdele"

Bunları niye anlattım derseniz.
Sıkıntı çekmenin kural olduğunu bilmek çok önemlidir. Yani olmasaydı da olurdu diye birşey yok. Ya da keşke peygambeler bu kadar sıkıntı çekmeselerdi diye de birşey yoktur. Her peygamber gibi Efendimiz de hayatının son anına kadar sıkıntılar ile boğuştu.

Dediğimiz gibi önce yetim ve öksüz olma sonrasında savaşlar, kavgalar, mücadeleler devam etti. Fakat başarılı olunmuştu. Yani Savaşlar kazanılmış yönetim ve üstünlük ele geçirilmişti. Yani artık Efendimiz rahat edebilirdi. Hmm edebilir miydi?
Hayır edemezdi. Ederseydi ilahi kaide bozulmuş olurdu. Gene sıkıntı çekecekti.

Peygamberimizin çok kadınla evliliğini araştırdım ve şunu gördüm ki hayatının son dönemindeki en son sıkıntısı olmuştu bu durum Efendimizin. Daha önceden sokakta yaşamıştı sıkıntıyı şimdi evinde yaşayacaktı. Farkettim ki çok kadınla evliliği Efendimize asla huzur getirmemişti. Zaten huzur için de yapılmamıştı biraz sonra göreceğimiz gibi. Onun için sıkıntı çekme konusunu bu kadar uzatarak anlattım. Sıkıntı son ana kadar devam etmişti.

Şimdi sırası ile tüm evliliklerini ve tüm ateist iddiaları uzun uzadıya inceleyelim.

2-) Peygamberimizin tüm evlilikleri, iddialar ve cevaplar

Aslında akıllı ve mantıklı olarak bakıldığında ateist iddialarının yalnızca demagojiden ibaret şeyler olduğunu görürüsünüz bu evlilik hususunda. Daha önceki Ateizmin Beyin Yıkama Yöntemleri yada Lağım Çukurunda Kulaç Atmak yazısında da belirtmiştik bu durumu. Olabildiğince laubali bir şekilde konuşacaksın evlilik husunda. Buram buram argo kokan kahvehane ağzı ile. Sanki cinsel ilişkiyi yeni keşfenden minik çocuk gibi... Bunu uyku, yemek, yada tuvalette ihtiyacını gidermekten farklı bir uslup ile aktaracaksın. Erkek ile kadının çiftleşmesini gündelik argodaki "erkeğin becermesi" olarak dile getireceksin.

Zaten bu tip iddialarda kullanılan kelimeler (afedersiniz)becermek, (aferdesiniz)düzmek vs.. gibi özenle seçilmiştir. Hatta tecavüzden bile bahsedeceksin.

Bu noktada bir örnek olarak Turan Dursun'un Hz. Aişe'nin bir sözünü nasıl argolaştırarak aktardığını görelim

2.1-Ayet şöyledir: “Eşlerinden dilediği(nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Bunda senin üzerine bir günah yoktur…”

Hz. Aişe'nin sözü: "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke" (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel, 6/134-158.)

Yapılan tercümeler:

“Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (A Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402)

"Rabbin şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (H. Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Şerhi, 5/495.)

"Rabbin Teâlâ (kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahakkukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından)

TURAN 'ın yaptığı tercüme: “Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.”

Son zamanlarda yetişen en büyük âlimlerden olan Molla Sadreddin YÜKSEL şöyle der: “Hz. Âişe'nin söylediği sözden maksadı şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber'e hibe eden kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah c.c. gerçekten Onun arzu ve isteğini —meselâ eşleri arasında nöbet usulünün uygulanmasından muaf tutulmasını— süratle yerine getiriyor. Artık ben de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O'nu da —Peygamberi de— rahatsız edebilirdi.”

Ayrıca Molla S.Yüksel şunu da ilave eder: “Hz. Aişe, Hz. Peygamberin(a.s) huzurunda böyle konuştuysa niçin Peygamber (a.s) onu “Tecdidi İman’a” davet etmemiştir? Davet etmesi gerekirdi. Demek ki, Hz. Aişe kesinlikle bu şekilde konuşmamıştır. Ve öyle bir manayı da kast etmemiştir.” (Kur’an dan Cevaplar, S. YÜKSEL, 8-9)

Ayrıca Ahzab suresinde “Eşlerinden dilediği(nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Bunda senin üzerine bir günah yoktur…” ayetinden çıkan hükümler şunlardır:

1-Eşlerinin arasında nöbet usulünü uygulamak zorunda değilsin.

2-Talak-ı reci ile boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Kaldı ki bu sadece Peygambere has bir durum değildir, Reci talak ile boşanan eşler isterlerse tekrar bir araya gelip evliliklerine devam edebilirler.

Bu sure inice Hz. Aişe: “Kanaatim şudur ki, Rabbin senin arzu ve isteğini geciktirmeden hemen (ayeti indirmek suretiyle) yerine getirir.” Diyor.

Nerde çarpılmış DURSUN’un dediği “Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.” Sözü, nerede Hz. Aişe’nin sözleri? Bunu neresinden çıkarıyorsa?

Dürüst T. DURSUN’un dürüstlüğü dursun, o çarpıtmalara devam etsin nasılsa okuyucusu anlamayacak ya!
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/aise.htm


Bu şekilde argo uslup ile bu konuya yaklaşanlara denilecek tek şey şu olsa da:

"Sizler kendi eşleriniz ile yatak odanızdaki ilişkinizi becermek yada düzmek olarak düşünüyor olabilirsiniz. Sizler kendi kızlarınızı evlendirdiğiniz zaman mutlu bir birlikteliğe adım attırdığınızı değil, onu başkasına becerttiğinizi söylüyor olabilirsiniz. Sizler eşlerinizi, kızlarını bu şekilde görüyor olabilirsiniz. Ki zaten insan kendinden başka kimseyi bilmezmiş. Yani başkaları arasında geçen herhangi bir olay karşısında kendisini düşünür ve o şeklide algılarmış. Tabi ki de bunca pornografi bunca kahvehane muhabbeti, bunca küfür ile yoğrulmuş bir ortamda yetişen şahıs cinsi münasebeti hayvani bir tarz olarak düşünecek. Kendi hissettiğini başkalarının da hissettiğini sanacak ve o şekilde uslup kullanacak. Yani aslında kendisini aktaracak. Teceavüz, becermek, bilmemne yapmak bu tip insanlara ait şeyler olsa da. Bizler nasıl ki savaşta bile sınırı korumak ile mükellef isek tuvalette ihtiyaç giderirken, yemek yerken, eşlerimizle ilişkilerimizde de sınırı ve sevgiyi gözetmek zorundayız. Biz ne sizi ne de başkasını sizin gördüğünüz şekilde görmüyoruz."

Biz gene de bu şekilde yaklaşmadan bu çok kadınla evliliğin altındaki sırrı Kuran'da vaad edilen sıkıntılar çerçevesinde keşfetmeye çalışalım.

Kâfirlerin sürekli gündeme getirdikleri bir konuda Hz. Peygamberin evlilikleridir. 15 asır önce yaşamış olan Hz. Peygamberin aile hayatı gözler önündedir. Onu tenkit edenlerin ve liderlerinin cinsel hayatı ise bilemediğimiz bir konudur. İsterdik ki onlarda neler yaptıklarını ortaya koysunlar da gerçekler ortaya çıksın. Ayrıca bir olayı değerlendirirken o zamanın mevcut şartlarıyla değerlendirmek gerekir. Sırçalı köşkünüzde oturup ta yüzyıllar önceki olayları kahvenizi içerek değerlendiremezsiniz.

Geçmiş toplumlarda çok evlilik olmuştur ve bu yaygındır. Bu sadece Arap toplumuna has bir âdet değildir. Hz. Peygamber evlenirken hiç kimseyle zorla evlenmemiştir ve utanılacak bir şey de yapmamıştır. Eğer toplumun adetlerine aykırı bir şey yapsaydı şimdiki kâfirlerin fikir babaları olan o dönemin kâfir ve müşrikleri bunu dillerine dolar ağızlarına geleni söylerlerdi. Hz. Peygamber “Allah’ım! Ben elimden geldiğince bütün hanımlarım arasında eşit davranmaya çalışıyorum. Gücüm yetmediği için yapamadıklarımdan beni sorumlu tutma. “ diyerek eşleri arasında eşit davrandığını da ifade etmiş.” Hiçbir zaman T.Dursun’un yaptığı gibi eşlerini dövmemiş, dövmeyi bırakın bir fiske bile vurmamıştır. Gençliğinde ve evlendikten sonra zina yapmamış, nikâhlanmış eşlerinin ve onların çocuklarının ihtiyaçlarını kendisi karşılamıştır.

Nedense T. Dursun, Peygamberlerin evliliklerini diline dolamış, demezler mi adama “Sana ne?” “Tasası sana mı düştü?” “Peygamberin hanımlarıyla akrabalığın mı var?”

Hz. Peygamberle evlenen hanımlar nasıl bir hayat süreceklerini ve Peygamberden sonra başkasıyla evlenemeyeceklerini bilmiyorlar mıydı?:

"Ey peygamber, eşlerine deki: Şayet sizin istediğiniz dünya hayatı ve onun ziynet ve süsleri ise, o halde gelin ben size bunlardan vereyim ve size güzel bir yol verme ile yol vereyim. Şayet Allah'ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu isterseniz, bu halde Allah sizin aranızdan iyi huylu ve iyilik sevenlere çok büyük mükâfatlar hazırlamış bulunuyor. Ey peygamber hanımları, eğer sizlerden birinden apaçık utanç verici bir fiil ortaya çıkacak olursa, onun cezası, iki kere katlanarak kendisine verilecektir ve bu, Allah için gayet kolay bir iştir. Allah'a ve Resulüne candan bağlı kalıpta aranızdan iyi ve güzel işler işleyenlerin mükâfatlarını biz iki misli vereceğiz ve ona asil ve seçkin bir rızk da hazırlamış bulunuyoruz. Ey peygamber hanımları, sizler diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Al­lah'tan çekmiyorsanız edalı konuşmayın, çünkü kalbinde kötülük bulunan bir erkek size göz dikebilir. O halde sözlerinizi, herkes için iyi ve makbul karşılanan bir biçimde söyleyiniz. Evlerinizde vakarınızla oturun, eski cahiliye devri kadınlarının kendilerini ortaya attıkları tarz ve biçimlerde siz de insanlar arasında kendinizi göstermeyiniz. Namazınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, Al­lah ve Resûlüne itaat ediniz.... Aile ocaklarınızda okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti (Hz. Peygamber'in açıklamalarını) hatırda tutun.... " (Ahzab/28-34).

“…Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır. ” ( Ahzab/53)

Dikkat edilirse ayette;

1-Hz. Peygambere, hanımları isterse kendilerine mal verip boşayabileceklerini ifade edilmiştir.

2-Evli kalıp fuhuş yapacak olurlarsa normal bir kişinin fuhuş yapmasından daha büyük cezaya çarptırılacakları belirtilmiştir.

3-Konuşma ve hareketlerine dikkat etmeleri emredilmiştir.

4-İbadetleri yapmaları ve Allah’ın ayetlerini ve Peygamberin hadislerini daha sonra ki nesillere aktarmak için akılda tutmaları istenmiştir.

5-İkinci ayette ifade edildiği gibi peygamberden sonra, eşlerinin başkaları ile evlenmeleri yasaklanmıştır. Onlar ise bir peygamberle evliliği ve ahiret hayatını tercih etmişler evlenmişlerse, Dursun ve onun gibilere susmak düşer.
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/hzmuhammedinevlilikleri.htm

Şimdi sırası ile evliliklerinin tümüne bakalım:

1-Hz. Hatice:

28–40 yaşlarında iki çocuklu, dul. Peygamber onunla 25 yıl evli kalmış ve 2 oğlu 4 kızı olmuştur. Yaklaşık 620 yılında Hz Hatice ölünceye kadar Hz. Peygamber başka birisiyle evlenmemiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile evlendiğinde 25 yaşındaydı.

1.1–25 yaşında genç, ahlaklı, namuslu, yakışıklı, Mekke’de aristokrat sayılan bir sülaleye mensup ve asil birisi olan Hz. Peygamber daha gençliğinde iken sadece zenginlerin üye olabildiği “Hılfu’l-fudul” derneğine zengin olmadığı halde kabul edilmişti, isteseydi genç, zengin birçok kızla evlenebilirdi. Eğer gayesi zenginlik, cinsellik, makam ya da bunların dışında bir şey olsaydı, ilk evliliğini niye Hz. Hatice gibi kendisinden büyük, iki defa evlenmiş dul ve iki çocuklu, yaşça kendisinden büyük birisiyle yapsın?

1.2-Eğer, Hatice zengin olduğu için onunla evlenmişse, niye eşi tarafından kendisine hediye edilen köle Zeyd’i bile azat edip, onu üvey evlatlığa kabul etsin?

1.3-O toplumda, eşi Hatice’nin malını istediği gibi harcamak hakkına sahipken niye lüks ve israf içerisinde yaşamayı tercih edip sosyete içerisine katılmasın?

1.4-Ramazan ayı boyunca, Nur dağında ki Hira mağarasına çekilip murakabeye dalıp yanında götürdüğü azıkla yetinsin?

1.5-Eğer eşinin parasını yemek için onunla evlendiyse, Saib’le niye iş ortaklığı yapsın, evlendikten sonra niye ticaretle uğraşmaya devam etsin?

1.6-Peygamber efendimiz, peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler, amcası Ebu Talib aracılığıyla peygamberimize şu teklifte bulunurlar: ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim. Yeter ki sen bu davadan (yani İslam’ı anlatmaktan) vazgeç. Peygamberimiz onlara şu cevabı verir:

“Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem”. Demiştir.

Mekke dönemi işkence ve zorlukla geçen Peygamber (a.s) Mekkelilerin “Seni başkan yapalım bu davadan vazgeç” tekliflerini niye kabul etmesin?

Hâlbuki bu teklifi kabul etseydi Mekke şehir devleti başkanı sıfatıyla istediği her şeye kolayca ulaşabilirdi. Ne kendisi ne de kendisine tabi olanlar ileride sıkıntı çekmezdi.

Kadın düşkünü olduğu iddia edilen Peygamber (a.s) “Seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim” teklifini kabul etseydi, istediğine çok daha kolay ulaşmaz mıydı?

1.7-Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin tüm malını ve kendisinin ticaretten kazandığını Allah yolunda dağıtmış, daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.

1.8- Kadını düşkünü(!) olduğu iddia edilen Hz. Peygamber niye Hz. Hatice ile 25 sene yaşasın?

1.9- Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar. Hz. Hatice, peygamberimize : “Ey Muhammed ben yaşlandım, artık başka hanımla evlen” deyince “Böyle söyleme Hatice, üzülürüm.” Diyen Peygamber o zaman niye evlenmesin?

1.10-Hz. Peygamberin ölümünden sonra miras olarak bıraktığı tek şey “Fedek” arazisidir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamberin “Biz Peygamberler miras bırakmayız” hadisini naklederek o araziyi de devlet hazinesi olan “Beytü’l –Mâl”e “ almış ve halkın menfaatine sunmuştur.

1.11-Bir devlet başkanı olan ve zenginlik içinde yaşadığı ima edilmeye çalışılan Hz. Peygamber, vefat ettiğinde canı kadar sevdiği ve hayattaki tek kızı olan, Hz. Fatıma’ya niye hiç miras bırakmasın?

1.12-Hz. Fatıma'nın çeyizi: üç minderden başka, Saçaklı bir halı, İçi, hurma lifi ile doldurulmuş bir yüz yastığı, iki tane el değirmeni, Bir tane su tulumu (kırba),Topraktan yapılmış bir su testisi, Meşinden yapılmış bir su bardağı, Bir elek, Bir havlu, Tabaklanmamış bir koç postu, Eskiyip tüyü dökülmüş Yemen dokuması alacalı bir kilim, Hurma yaprağından örülmüş bir sedir, Yemen işi alacalı iki elbise, Bir kadife yorgan, dan ibaretti.

Geceleri; üzerinde uyudukları, gündüzleri de, biraz kestirip uykusuzluklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi. (İslam Tarihi, Asım KÖKSAL, 9/ 258, ibn-l Sa'd-Tabakat, c. 8, s. 8-25, Diyarbekrî-Hamîs, c. 1, s. 463,

Kendi öz kızını Hz. Ali ile evlendiren Hz. Peygamberin kızına verdiği çeyiz bunlardan ibarettir.

1.13-“Genç yaşta yaşlı ama zengin Hatice’yle evlendi ve onun parasını yedi” diyenler için şu örnekler onun yaşantısını anlamaya yeter mi bilemeyiz:

Devlet başkanı sıfatıyla kendisine verilenler bir gün dahi kalmaz fakir ve ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Bunun örnekleri sayılamayacak çoktur.

Hazret-i Âişe'nin gelin olarak girdiği ve hayatının sonuna kadar yaşadığı hücre, Mescid-i Nebevî'nin Şam tarafına düşen, kapısı Mescide açılan, genişliği 6-7 arşından, duvarları kerpiçten, tavanı hurma bölmeleri ve yapraklarından ibaret, uzunca bir adam boyu yüksekliğinde bir kulübe idi. Yağmurun sızmasına mani olmak için tavanın üzerine yün tortusu örtülmüştü. Kapısı ardıç veya sac denilen bir ağaçtan veya örtüdendi. (Edebü'l-Müfred S. 202).

Bu mütevazı hücredeki eşya da: Bir sedir, bir hasır, bir kat yatak, bir yastık, un ve hurma koymak için iki çanak, bir su kabı, bir su bardağından ibaretti.

Ehl-i beyt'in üç gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği de vâki değildi. Ekseriya hurma ve su ile geçinirlerdi. (Sünnen-i İbn-i Mâce C. 2, S. 536).

Bazan ay geçer de bu mutavâzı hücrenin kandilinin ışıldadığı, baca­sının tüttüğü görülmezdi. (Müsned - İbn-i Hanbel C. 6, S. 217).

Rasûl-i Ekrem, Hazret-i Âişe'nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler, yahut Medine'li müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle iktifa olunurdu. (Müsned - İbn-i Han­bel C. 6, S. 49- 244).

Rasûl-i Ekrem'in irtihal buyurduğu gün, Hazret-i Âişe'nin evinde bir günlük yiyecek bile yoktu.

Hz. Âişe, iki kız çocuğu ile bir şey istemeğe gelen fakir bir kadına bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamış, onu da, ona vermiş­tir. (Edebü'l-Müfred S. 45).

Hicretin 9 uncu senesinde Medine'ye gelen mallar ve ganimetler son derece çoktu. Her taraftan Medine'ye zahire gönderiliyordu. Buna rağmen Rasûl-i Ekrem'in evindeki hayat tarzı değişmemiş, de­ğiştirilmemiştir.

Hayber'in fethinden sonra eşlerine tahsis olunan erzak dahi fakirlere tasadduk ve misafirlere ikram dolayısıyla vaktinden evvel tükenir, bazı günler ehl-i beyt aç kalırlardı.

Ehl-i beyt arasında emir ve reis kızları vardı. Bunlar, baba­larının veya eski kocalarının evlerinde müreffeh bir hayat geçirmişlerdi. Medine'de herkes az çok refah içinde yaşarken bunlar, kendilerinin sıkıntı içinde bırakılmalarına dayanamamışlar, başkaları kadar olsun müreffeh yaşatılmalarım istemişlerdi. Başkaları İçin hoş görülebilecek olan bu taleb ehl-i beyt için hoş görülemezdi. Onlar, maddî hayatın geçici zevklerinden kendilerini uzak tutabilecek dereceye yükselmekle mükellef birer fazilet ve feragat timsali idiler. Bunun için iki şıktan birini seçmekte serbest bırakıldılar: Ya dünyayı tercih edip Rasûl-i Ekrem'den ayrılacaklar yahut âhireti tercih ederek Hz. Peygamberin evinde kalacaklar, ikisini bir araya getiremeyeceklerdi.

Yüce Allah bunu Peygamberine, Ahzâb Sûresi'nin : “Ey Peygamber. Zevcelerine deki: Eğer sîz dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız, geliniz size talak hakkınızı vereyim de hepinize güzel bir tarzda yol vereyim. Şayet Allah'ı ve Peygamber'inî ve âhiret yurdunu is­tiyorsanız şüphe yok ki Allah, sizden iyilik eden kadınlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.” Mealindeki 28 ve 29 uncu âyetleriyle tebliğ etti.

Hz. Peygamber, bu hususu Hazret-i Âişe'ye açıklayıp anne-babasına danışmadan karar vermemesini hatırlattığı zaman Hazret-i Âişe'nin cevabı şu idi: Ya Rasûlallah; ben, Allah'ı ve Rasûlullah'ı tercih ediyorum. (Tabakat'ı İbn-i Sâd C. 8, S. 47; Müsned C. 6, S. 185, Caetanin’nin İsnad ve İftiralarına cevap, A.KÖKSAL, s.52–53)

Batılı yazarlar, "Hz. Peygamber@ Mekke Dönemi'nde Peygamber'di. Medine'ye geldikten sonra ise hükümdar oldu" demektedirler. Ama gerçek şudur ki, bütün Arapları boyun eğdirip idaresine aldıktan sonra da Hz. Peygamber dünya nimetlerinden uzak kalmış, aç kalmış, her türlü imkân bulunmasına rağmen hükümdarlar gibi davranmamış, kendine dünya servetinden en ufak bir pay çıkarmamıştır. Sahih-i Buhari'nin Cihad bölümünde şöyle bir rivayet vardır: "Hz. Peygamber vefat edeceği sırada zırhı bir yahudinin evinde, üç ölçek arpa karşılığında rehin duruyordu. Vefat ettiği sırada üzerinde bulunan elbiseler de yamalıydı. Bu, öyle bir zaman, bu fırsat ve imkânlar öyle arkası kesilmeyen fırsat ve imkânlardı ki, bunlara normal devletler her zaman sahip olamazlardı. Suriye sınırlarından başlayarak Aden'e kadar bütün Arabistan fethedilmiş, Medine meydanı, altın ve gümüş akınına uğramıştı.”

Evde genellikle aç dururdu ve geceleyin çoğu kere Hz. Peygamber@ ve bütün ev halkı aç yatarlardı. "Hz. Peygamber peş peşe birçok geceyi aç geçirirdi. 0 ve ev halkı akşam yemeği bulamazlardı."

Peş peşe her gün iki ay boyunca evinde ateş yanmadığı olurdu. (Hicretin yedinci yılında oruç farz kılındı diyerek Hz. Peygamberin fazla oruç tutmadığını ima eden cahillere ithaf olunur.) Hz. Aişe (ra) bir gün bu durumu anlatırken Urve b. Zübeyr, "Peki neyle geçiniyordunuz?" diye sorunca Hz. Aişe (ra), "Su ve hurmayla. Komşularımız ara sıra keçi sütü gönderirlerdi de içerdik" dedi. Hz. Aişe (ra) şöyle der: "Hayatı boyunca yani Medine'ye gelişinden vefat edinceye kadar geçen dönemde Hz. Peygamber hiçbir zaman üst üste iki vakit iyice doyarak yemek yemedi."

Fedek, Hayber ve diğer savaşları anlatan hadisçiler ve siyer uzmanları, Hz. Peygamber , buralardan gelen gelirlerden yıllık masraflarını alırdı, diye yazmaktadırlar. Bu rivayetlerin zahiri ile Hz. Peygamber'in yokluk içinde yaşaması çelişiyor gibi görünmesine rağmen her ikisi de doğrudur. Şüphesiz Allah Resulü gelirlerden geçimini temin edecek miktarı alıyor, geri kalanları fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine veriyordu. Hatta kendisi için ayırdıklarını da daha sonra ihtiyaç sahiplerine veriyordu. Hz. Peygamber'in açlık çektiği ve elinde avucunda hiçbir şey olmadığıyla ilgili olaylar hadislerde sıkça geçmektedir. Bir kaçı daha:

Bir gün Hz. Peygamber'in huzuruna bir adam geldi ve "Çok açım" dedi. Hz. Peygamber mübarek eşlerinden birine; " Yiyecek bir şeyler gönder " diye haberci gönderdi. Giden kişi döndüğünde, evde sudan başka bir şey olmadığı haberini getirdi. Hz. Peygamber diğer eşinin evine haber gönderdi, oradan da aynı cevap geldi. Kısacası sekiz-dokuz evden, sudan başka bir şeyin olmadığı haberi geldi.

Enes (ra) anlatır: "Bir gün Hz. Peygamber'in mübarek huzuruna geldiğimde Hz. Peygamber'in karnını bir kuşakla çok fazla sıktırarak bağlamış olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda oradakilerden biri, "Fazla acıktığı için" dedi.

Ebu Talha (ra) şöyle der: "Bir gün ben Hz. Peygamber'in mescidde kuru toprağa uzanmış, açlıktan kıvranarak bir o tarafına bir bu tarafına döndüğünü gördüm."

Bir keresinde sahabe, Hz. Peygamber'in huzuruna gelip açlıktan yakındılar ve karınlarını açarak kuşaklarının altına bağladıkları taşları gösterdiler. Hz. Peygamber bunun üzerine açlıktan dolayı kendi karnına bir değil iki taş bağlamış olduğunu gösterdi.

Çoğu kere açlıktan dolayı sesi o kadar kısılırdı ki, sahabe durumunu anlarlardı. Bir gün Ebu Talha (ra) eve geldi ve eşine; "Yiyecek bir şey var mı? Az önce Hz. Peygamber'in açlıktan sesinin kısıldığını gördüm" dedi.

Bir gün çok acıkmış olarak tam öğle vakti evden çıktı. Yolda Ebu Bekir ve Ömer (ra) ile karşılaştı. 0 ikisi de açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Allah hepsini alarak Ebu Eyyüb el-Ensari'nin (ra) evine gitti. Ebu Eyyüb el-Ensari, Hz. Peygamber için daima hazır süt bulundururdu. 0 gün gelmesi gecikince sütü çocuklara içirmişti. Eşi haber alınca dışarı çıktı ve "Allah Resulü hoş geldi" dedi. Allah Resulü, Ebu Eyyüb'un nerede olduğunu sordu. Hurmalık yakın olduğu için Ebu Eyyüb el-Ensari sesi duyarak koştu geldi ve "Hoş geldiniz" dedikten sonra "Bu vakit, Allah Resulü'nün geldiği vakit değil" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber durumu anlattı. Ebu Eyyüb el-Ensari hurmalığa giderek bir salkım hurma koparıp getirdi ve "Şimdi et hazırlatıyorum" dedi. Hemen bir keçi kesti, yarısını tas kebap şeklinde yarısını da ateşte kızartarak pişirdi. Yemeği Hz. Peygamber'in önüne koyunca Allah Resulü : " Bir parça ekmek üzerine az miktarda et koyarak Fatıma'ya gönder. Birkaç günden beri bir şey yemek nasip olmadı " buyurdu. Sonra ashabıyla birlikte yemeği yedi. Birkaç çeşit yemeği görünce gözlerinden yaşlar boşandı ve: "Allah Teala'nın: "(Verdiğim) nimetlerden Kıyamet günü hesaba çekileceksiniz " (Tekasür 102/8) buyurduğu işte bunlardır " buyurdu.

Çoğu kere öyle olurdu ki, Hz. Peygamber sabahleyin mübarek eşlerinin yanına gelir ve "Bugün yiyecek bir şeyler var mı ?" diye sorardı. Onlar, "Yok" derlerse Hz. Peygamber , "Öyleyse ben de oruçluyum" buyururdu. (Son Peygamber, Nedvi, 621–623 )

İnsanlar, inanmak ya da kâfir olmakta serbesttir ama hiç kimsenin kendini alleme-i cihan gibi gösterip, olayları olduğundan daha farklı göstererek, hatta çarpıtarak, cehennemde kendisine dostluk(?) yapacak insan sayısını artırma hakkı yoktur.
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/hzmuhammedhatice.htm

İkinici evliliği ise kendisi ile yaşıt ve çocuklu, dul bir bayan iledir. Hz Hatice'nin vefatından sonra bekarlığında sorumluluklarını tek başına sırtlandığı çocuklarının üstüne bir çocuğun daha sorumluluğunu almıştır. Bir evladın daha yükünü omuzlamıştır.

2-Hz. Sevde:
50–53 yaşında, dul ve bir çocuklu. Hz. Hatice’nin ölümünden sonra evlendiği ilk kadındır. İlk devirde Müslümanlığı kabul etmiş Sükran b. Amr’la evlenmiş, Habeşistan’a hicret eden ikinci kafileyle hicret etmiş, eşi burada Hıristiyan olmuş, bunun üzerine Mekke’ye dönmüş, müşrik babası ve kardeşi Abd ile yaşamak zorunda kalmıştır. Hicretten iki yıl önce evlenmişlerdir. Hz. Peygamberin çocuklarının büyütülmesi ve eğitilmesinde önemli rol oynamıştır. Hz. Ömer halifeyken kendisine gönderdiği bir kese paranın tamamını fakirlere dağıtabilecek kadar cömerttir. Hz. Peygamber, Hz. Sevde ile evlendiğinde 51 yaşlarındaydı.
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/hzmuhammedinevlilikleri.htm


3-Hz. Aişe:

Üçüncüsü, Hz. Aişe validemiz ile evliliği ise en tartışmalı olandır. Kendisi dul olmayan tek eşidir.Hz. Aişenin evlilik tartışmalarında yaşı ile ilgili 2 iddia bulunmaktadır biz ikisini de iktibas edelim

Birinci iddia Hz Ayşe 18 yaşında idi:

1-) HZ AİSENİN YAŞI
Hz. Aişe validemizden yapılan bir rivayet :
“Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken “onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!” mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti… (Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi)” Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre yukarıdaki iddianın doğru olması mümkün değildir.Olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında(veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir.Ayrıca Kız kardeşi Esma ; Kardeşi Esma Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden, Hz. Aişe ile Abdurrahman ise Ümm-i Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir.Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün islam alimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük alimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.

Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) islamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, islamın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi , daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı , zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olması bu işi bozdu…Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti…Sıcak ülkelerde çocukların erken gelişip, olgunlaştığı düşünülünce - Günümüzde bile Mısır’da ilkokul birinci sınıfa giden kızlar ergenlik çağına girdiği - yani Mısır’daki 8 yaşındaki bir kız , Türkiye’deki 12-13 yaşındaki bir kız olgunluğuna gelip ; daha önce olgunlaşıp, daha önce yaşlandığı - düşünülürse 17 -18 yaşındaki bir kızın arabistandaki normal görüntü ve evlilik yaşı haliyle gelmiş bir yaş olduğu rahatlıkla kabul edilmelidir!Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında İse 27 yaşında idi. Peygamberimizden sonra da 48 yıl yaşamış ve hicri 58. yılda ve 74 yaşında vefat etmiştir. Sondan başa doğru gidersek 74 ten 48 i çıkartıp kalandan da evli olduğu yılı çıkartınca evlendiği yaşı bulmuş oluruz. 74 – 48 = 26; 26 – 9 = 17 kalır ki yaklaşık 17 veya 18 yaşında evlendiği gerçeği ortaya çıkar…Sahihi Buhârîye göre, Hazreti Âişe, Kur’anın Mekkeli âyetleri gelirken oyun çağındaydı. Bu yaştayken, kendisi «Kamer» Sûresinin nazil olduğunu söylüyor. Kur’arun 54 üncü Kamer sûresi, Mekkeli sûrelerdendir. Bu sırada Rasûl-i Ekrem «Erkam»ın evinde bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem, Hicretin ilk senesi Hazreti Âişe ile evlendi. «Bakare» ve «Nisa» sûreleri vahyolunurken, Hazreti Âişe, Rasûl-i Ekremin zevcesi bulunuyordu. «Bakare» sûresi, Medine devrinin ilk zamanlarında. nazil olmuştu.

Mişkât sahibi der ki: Hazreti Âişenin hemşiresi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Aişeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı: (Asrı Scâdet, C: 2, S: 1010.)Rasül-i Ekremle evlendiği zaman, 18 yaşında bulunuyordu.Hazreti Âişenin altı yaşında nişanlandığı, dokuz yaşında nikahlandığı hakkındaki rivayetler doğru değildir, tarihî hakikitlere aykırıdır.Hz. Aişenin ablası Esma, ondan yaklaşık 10 yaş büyüktü. Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Esma’nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Aişenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılmaktadır.Batıyla ilgili forumun ‘toplum’ kategorisindeki ‘Başörtüsü, İdeolojiler, Çözümler’ ve ‘Demokrasimize Çifte Saldırı’ başlıklarındaki tartışma izlenebilir.18 yaşı ise Arabistan bölgesindeki ortamda kız çocukların daha çabuk ergenlik çağına vardıkları göz önünde bulundurulduğunda, çok erken bir evlilik yaşı olarak asla değerlendirilemez. Bugünkü ortamlar için de 18 yaşı erken sayılmamaktadır.
İkinici iddia ise ilginç bir çalışma:

2-) HZ. AİŞENİN EVLİLİK YAŞI TARTIŞMALARINDA SAVUNMACI TARİHÇİLİĞİN ÇIKMAZI

Mehmet AZİMLİ (Yrd. Doç. Dr. Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)

Kaynak:İslami Araştırmalar Cilt 16 Sayı 1/2003

Özet

Bu çalışma, Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber ile evlendiğinde yaşının dokuz mu onsekiz mi olduğu konusundaki tartışmayı incelemektedir. Hz. Aişe’nin onsekiz yaşında iken evlendiği görüşünü savunanların, bölgenin iklim ve evlilik kültürünü dikkate almadıktan, bu görüşün bilimsel olmaktan ziyade Oryantalist söyleme karşı tepkisel bir savunma psikolojisi içerisinde ortaya konulduğu belirtilmektedir. Bölgenin iklim yapısı ve evlilik kültürü göz önüne alındığında birçok örneği olan ve toplumsal olarak hiç problem edilmeyen bu evliliğin esasen Hz. Aişe dokuz yaşlarında iken gerçekleştiği ve rivayetlerin de bu noktada odaklandığı sonucuna ulaşılmıştır.

Giriş

Hz. Muhammet (a.s.),VII. yy.da Arabistan’da yaşamış ve Arap kültürü içinde yetişmiştir. Bu kültürün bir üyesi olan Hz. Peygamber, İslam Dini olarak insanlara tebliğ ettiği “Din” ile mensubu bulunduğu kültürde önemli değişiklikler yapmıştır. Sosyal yaşamın birçok alanında ve kurumlarında gelenek haline gelmiş yaşam biçiminde (adetlerde) büyük ölçüde değişimleri gerçekleştirmiştir. Aile yapısı, kadının konumu, evlilik ve boşanma gibi sosyal hayatın en başat değerleri de söz konusu değişimden pay alan kurumlar arasındadır.
Büyük değişimlerin mimarı olmasına rağmen, aynı geleneğin bazı adetleri İslam Dini içinde kabul edilmiş ve sürdürülmüştür. Örneğin evlilik akdi (nikâh) konusunda Hz. Peygamber önemli değişiklikler, düzenlemeler getirmiştir, fakat evliliğin yaşı, evlilik merasimi vs. gibi geleneğin hâkim olduğu cihetlere dokunmamıştır. Hatta kendisi de bu alandaki geleneğe tabi olmuştur. VII. yy. Arap kültürünün bir üyesi olmasına bağlı olarak yapmış olduğu bir kısım davranışları, zaman zaman eleştiri konusu olmuştur. Hz. Aişe ile evliliği de eleştiriye konu olan hususların başında gelmektedir. Özellikle bir kısım Oryantalistler, Arap örfüne (kültürüne) ait özel durumları yanlış yorumlayarak veya kendi kültürlerine kıyaslayarak eleştirilerinde ileri gitmişlerdir. Hz. Peygamberin 9 yaşındaki Hz. Aişe ile evlenmesi olayını “54 yaşlarında bir erkeğin oyuncaklarla oynama çağındaki bir çocukla evlenmesi”olarak nitelendirerek, bu evliliği bir anlamda şehvetperestlik, hatta daha da ileri götürerek *******lık olarak nitelendirmişlerdir. Yaşlı bir erkeğin, bakire bir kız çocuğuyla “garip evliliği” diye yorumlamışlardır.

Oryantalistlerin haksız ve hatalı eleştirmelerine, savunmacı bir refleksle cevap veren Müslüman alimler, benzer bir hata ile Hz. Aişe’nin evlilik yaşını, kendi kültürlerindeki ortalama evlenme yaşı olan 15-20 arasına çekmeye çalışmışlardır. Hz.Peygamberin 9 yaşında bir kız çocuğuyla evlen-i ermeyeceğini, bunun bir iftira ve düzeltilmesi gereken bir yanlış olduğunu savunup, Hz. Aişe ile 17-18 yaşlarındayken evlendiği görüşünü dile getir¬mişlerdir.Rivayetlerin, zorlama tevillerle yorumuna dayalı bu tutum da, ayrı bir problem teşkil etmektedir. Bu görüşü benimseyenlerin önde gelenlerinden olan Ö. Rıza Doğrul, tercüme ettiği Mevlana Şibli’nin Asr-ı Saadet isimli eserine yaptığı ilavede bu konuyu uzunca tartışmış ve Hz. Aişe’nin evlilik yaşının 17-18 olduğu görüşünü savunmuştur.

Biz bu çalışmamızda, hem batılı bilim adamlarının, hem de onlara cevap veren Müslüman tarihçilerin konuyla ilgili görüşlerini, kaynaklarımızda yer alan Hz. Aişe’nin evlilik yaşıyla ilgili rivayetlerle yeniden değerlendirmeye çalışacağız.

Araştırmamızın temel hedefi, bu konudaki kanaatimizce yanlış olan iddiaları inceleyip, tarihi rivayetler ışığında mevzuyu aydınlatmaya çalışmaktır. Çalışmamızda, ağırlıklı olarak Ö. Rıza Doğrul’un, kısmen de benzer kanaatesahip olan çağdaş müelliflerin görüşlerine yer vereceğiz. Eleştirisini yapacağımız görüşlerin akabinde kendi görüş ve kanaatlerimizi de belirteceğiz.

A. Hz.Peygamber’in Evlilik Hayatı

Hz. Peygamber’in birden fazla kadınla evlenmesine, özellikle Batılı bilginler tarafından, çok evliliğin o dönemin sosyal sisteminin bir parçası olduğu ve birçok ahlaki, sosyal ve iktisadi sorunların çözümünde gerekli bir olgu olduğu düşünülmeden, tarafgir bir anlayışla tenkitler yöneltilmiştir. Bu tenkitleri yapan Batılı bilginlerin, aynı geleneğin mensubu olan, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın evlilikleri konusunda hiçbir eleştiride bulunmamaları, tenkitlerinde tarafsız olmadıklarını göstermektedir.

Hz.Peygamber’in kadın düşkünü bir şehvetperest olduğu şeklindeki iddialara karşı, Hz. Peygamber’in niçin çok evlendiğinin sebeplerini anlatarak savunan bir çok reddiyeler yazılmış ve bu konuda değişik araştırmalarda cevaplar verilmiştir. Onun çok evliliğini sırf Müslüman müellifler değil, aynı zamanda bazı insaflı müsteşrikler de savunmuşlar ve cevaplar vermişlerdir. Bunlardan birisi olan Cariyle şöyle demektedir:

“O, 25 yaşında iken kendisinden 15 yaş büyük olan bir kadınla evlendi ve onunla 25 yıl ömür sürdü. Kadınlara rağbet etmedi. Birden bire huyunu karakterini ve davranışını değiştirip nasıl kadın düşkünü olabilir ki? Buna ben kendi hesabıma inanmam “.

Gerçekten de 25 yaşında iken evlendiği ve kendisinden 15 yaş büyük olan, Hz.Hatice ile 50 yaşına kadar yaşayan Hz. Peygamber, 50 yaşında iken yaşıtı olan Şevde ile evlenmiş ve çok evliliklerine 53 yaşından sonra başlamıştır. Evlendiği hanımlardan biri hariç tümü, ya dul ya da önceki evliliklerinden çocukları olan kadınlardır. Bu da, evliliğin ana saikinin “şehvet” olmadığını göstermektedir.

Hz. Peygamber’in çok evlenmesinde, siyasi amaçların ağırlıkta olduğunu düşünüyoruz. Örneğin, Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek, Hz. Ebubekir ve Hz.Ömer’le ilişkilerini güçlendirmiştir. Beni Mahzum’dan Ümmü Seleme ile evlenerek, İslam’a en büyük düşmanlığı yapan Ebu Cehil’in kabilesinin düşmanlığını önlemiştir. Ümmü Habibe ile evlenerek, Mekke lideri olan babası Ebu Süfyan’la ilişkilerini yumuşatmaya çalışmış, bir daha savaşta kendisinin karşısına çıkmamasını sağlamıştır. Benî Nadir liderinin kızı Safiyye ile evlenerek Yahudilerin düşmanlığını azaltırken, Benî Mustalik’in liderinin kızı Cüveyriye ile evlenerek de, bu kabilenin İslam’a girmesini sağlamıştır. Meymune, ile evlenerek Meymune’nin kız kardeşinin evli olduğu ünlü kabile lideriyle bacanak olmuş ve onlarla yakınlık sağlamıştır. Zeynep b. Cahş’la evliliğini, bir Cahiliyye adetini yıkmak için Allah istemiş ve Kuran’da bu konuyla ilgili ayetler indirmiştir. Diğer hanımı Zeynep binti Huzeyme ise, Hevazin’in çok güçlü bir kabilesine mensuptur.
Kısaca zikrettiğimiz bu politik sebeplerin bile onun evliliğinin “şehvefile ilgili olmadığını göstermeye yeteceği kanaatindeyiz.

B. Hz. Aişe’nin Evlilik Yaşı Konusundaki Görüşlerin Tenkit ve Tahlili

Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber ile evlilik yaşı konusundaki tartışmaları maddeler halinde verip, her bir madde içinde; bu görüşlerin eleştirilerini yaptıktan sonra, kendi görüş, değerlendirme ve cevaplarımızı da aynı madde içinde belirteceğiz.

Mevlana Şibli “Asr-ı Saadet” isimli eserinde; Hz. Aişe’nin doğum tarihi ile ilgili bilgilerin güvenilir olmadığından hareketle evlilik yaşını tespit etmeninde mümkün olamayacağını, dolayısıyla rivayetlerde belirtilen yaşın, kuşkulu olduğunu söylemiştir.Aynı görüşe Rıza Savaş’da katılmaktadır.İslam tarihi kaynaklarında, hiçbir sahabînin doğum tarihi konusunda net bir bilgi yoktur. “Asrı Saadet” isimli esere yaptığı (ilave) açıklamalarda Ö. Rıza Doğrul’un da belirttiği gibi, o dönemde, bugünkü gibi nüfus daireleri yoktu ve kimsenin doğum kaydı yapılmıyordu. Nitekim günümüzde bile, özellikle kırsal kesimde, doğan çocukların doğum kaydı yapılamamakta, çocukların ailelerine çocuğun yaşı sorulduğunda, tarih olarak “ekinler biçildiği zamanda, narlar kızardığında, bir kış günü veya şu önemli olay olduğunda doğdu ” şeklinde cevaplar alınmaktadır.O dönemde bütün sahabilerin yaşları, genelde ölüm zamanındaki yaşlarına göre hesaplanıyordu. Bu ilkeden hareketle, Hz. Aişe’nin vefat tarihinden, yaşı çıkarıldığında yaklaşık olarak doğum tarihi bulunabilir. İslam tarihçileri, Hz. Aişe’nin vefat tarihi olarak genelde H. 58 yılını, vefatı sırasındaki yaşı olarak da 66 yaşını vermektedirler. Bir kısmı, vefat tarihi olarak H.56-59′u, vefatı sırasındaki yaşı olarak da 65-67 yi belirtseler de, çoğunluğu birinci görüşte müttefiktirler.11 Böylece Hz. Aişe’nin vefat esnasındaki yaşından, vefat tarihini çıkardığımızda (66-58=8) Hicret sırasında Hz. Aişe’nin yaşının 8 olduğu ortaya çıkar. Hicretten bir yıl sonra evlendiğine göre ise evlilik yaşı 9 olacaktır. 12 İbn Kesir bu yaşta evlendiği konusunda hiçbir ihtilafın olmadığını belirtir.
Hicretin ilk yılında evlendiği sırada 9 yaşında olduğuna göre, doğum tarihi Nübüvvet’in IV. yılına tekabül etmektedir. Hz. Aişe’den gelen “Ben kendimi bildim bileli İslam in içindeyim ” sözü de bunu kanıtlamaktadır.

Ö. Rıza Doğrul, Hz. Aişe’nin vefat ettiği sırada 74 yaşında olduğunu belirtse de bu rakamı (yaşı), tarihsel olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü hiçbir tarihi kayıtta Hz. Aişe’nin bu yaşta vefat ettiği belirtilmemektedir. Müellifin, Hz. Aişe’nin 74 yaşında öldüğü konusundaki görüşü yalnızca Hz. Aişe’nin 17 yaşında evlendiği görüşünü esas alarak yaptığı yanlış bir kıyaslamanın sonucudur.

Sonuç olarak Hz. Hatice’nin Nübüvvetin 10. Yılında vefat etmesi üzerine Havle’nin teklifi ile söz kesilmiş ve Hicretin I. Yılında ise evlilik gerçekleşmiştir. Bizzat Hz. Aişe’den gelen rivayetlerde 6 yaşında sözlendiği ve 9 yaşında da evlendiği belirtmektedir.
Ö. Rıza Doğrul, Hz. Aişe’den nakledilen “Ben Mekke’de oynayan bir çocuk iken Hz. Peygambere “Hatta onların vadeleri kıyamettir ve kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır.”
(Kamer 46) ayeti inmişti” şeklindeki Hz.Aişe’den nakledilen bu rivayeti delil alarak özetle şunları belirtir;

” Bu yaşta bir çocuğun bu ayetleri ezberlemesi, müşriklere acı azabı müjdeleyen bu ayetleri anlaması, Müslümanların başından geçen buhranlı vakalarla bu kadar alakadar olması ruhen ve fikre mümkün değildir. Bunu kabul etmeye imkan yoktur. Ne kadar zeki olursa olsun bu yaşta bir çocuk Kur’anla bu kadar alakadar olamaz. Ayrıca Kamer suresinin boykot yıllarında inmesi mümkün değildir. Çünkü bu konuda mucize gösteriminin gerçekleşe¬bilmesi için Müslümanların müşriklerle görüşmeleri lazımdır. Öyleyse bu surenin Müslümanların işkence yıllarında inmesi gerekir. Bu yıllarda Hz. Aişe hin çocuk olduğunu kabul etsek bile bu durumda Hz. Aişe peygamberlikten önce doğmuş demektir” şeklinde görüşlerini aktarmaktadır.

Bu görüşü Rıza Savaş da paylaşmaktadır.

Yazarın kendi görüşünü desteklemek için delil olarak ileri sürdüğü Hz. Aişe’den nakledilen bu rivayet, aslında yazarın görüşlerinin aleyhine bir delil olarak alınabilir. Bu yaşta bir çocuğun söz konusu ayetin ne şekilde indiğini bilmesi değil, bilememesi mümkün değildir. Çünkü bu yaş grubundaki çocuklar, o dönemdeki bir olayı rahatlıkla anlayabilecek ve kavrayabilecek bir çağdadır. Günümüzde de, 5–6 yaşlarında hafız olmuş çocuklar görebilmekteyiz.
Kaldı ki Doğrul; “Altı yaşında bir çocuk ne kadar zeki olursa olsun nihayet çocuktur. Bu ayetlere nüfuz edemez” şeklinde açıkladığı paragrafta bu sözleri aktarırken aynı paragrafta Hz. Aişe’nin Nübüvvetin gelişinden 2 veya 3 yıl önce doğduğunu, Kamer suresinin de Nübüvvetten sonra IV. Yılda indiğini belirtmiştir. Bu durumda kendi hesabına göre bile bu ayet indiğinde Hz. Aişe 6 veya en fazla 7 yaşında olmaktadır. Böylece müellif kendi de çelişkiye düşmektedir. Ayrıca Kamer suresinin boykot yıllarında, yani Nübüvvetin 8–10. senelerinde indiği ifade edilmiştir. Demek oluyor ki bu ayet indiğinde Hz. Aişe en az 5 en fazla 7 yaşlan arasındadır. Çünkü boykot yılları İslam’ın gelişinin 8. veya 10. yılları arasında olmuştur. Kamer suresi de boykot yıllarında indiğine göre Hz. Aişe sure indiğinde en azından 5–6 yaşlarındadır. Bu yaşta biri de ayetleri rahatlıkla ezberleyebilir ve anlamlarını kavrayabilir.

Yazarın; “bu sûre boykot yıllarında inemez, çünkü Müslümanlar müşriklerle görüşmüyorlardı”22 şeklindeki iddiası da doğru değildir. Çünkü, Müslümanlara bu dönemde, Haram Aylarda, 4 ay boykot uygulanmıyordu.23 Bu dört ay içerisinde müşriklerle görüşüyorlardı ve Kamer suresi de bu dönemde, boykot yıllarında, Mina’da iken inmiştir.
Dolayısıyla Doğrul’un bu yaklaşımı da isabetli değildir.

Rıza Savaş, Hz. Aişe’nin; “Kendini bildi bileli anne-babasının dine inandıklarını” belirten ve devamında, Hz Ebu Bekir’in Habeşistan’a hicret etmek üzere yola çıktığını anlatan rivayeti delil göstererek, Hz Aişe’nin bu olayı nakledebilmesi için, yaşının bu olayı gözlemleyecek kadar büyük olması gerektiği sonucuna varmaktadır. Olayı Hz. Aişe’nin daha sonra birilerinden nakletmiş olabileceği şeklindeki bir yorumun ise, ancak rivayeti ikiye bölerek (I.kısımla II. kısmı birbirinden ayırarak) yapılabileceği, bunun da yanlış olduğu kanaatindedir.

Fakat rivayetin ilk bölümü de, Hz. Aişe Nübüvvetten sonra doğmuş olduğunu apaçık göstermektedir. Rivayetin II.kısmı ise, muhtemelen Hz. Aişe’in yaptığı bir mürseldir. Aynı rivayetle ilgili Doğrul, Hz. Aişe’nin, “Kendini bildi bileli anne-babasının dine inandıklarını” belirten rivayeti delil alarak, bu rivayetin Hz. Aişe’nin Nübüvvetten sonra doğduğunu gösteremeyeceğini, bilakis Hz. Ebubekir’in Nübüvvet gelmeden önce de putperest olmadığını Hanif olduğunu, bundan dolayı bu rivayetin onun Nübüvvetten sonra doğduğu konusunda delil alınamayacağını, belirtmektedir.

Halbuki rivayete iyi baktığımızda, bu yorum ikiyönden geçersizdir. Birincisi; hadisteki Din kelimesi “ed-Din” şeklinde marife olarak kullanılmıştır. Bundan da İslam’ı kastettiği anlaşılmaktadır. İkincisi ve daha önemlisi; Hz. Aişe rivayetin devamında bu dinin İslam dini olduğunu ve çocukluğunda Hz. Peygamber’in devamlı kendilerine geldiğini anlatarak, kendisinin Nübüvvetin geldiği dönemde doğduğunu açıklamıştır. Rivayette yer alan vurgu, onun İslam döneminde doğduğunu belirtmektir. Böylece, rivayette zikredilen yaşın doğruluğu ortaya çıkmış olmaktadır.

Rıza Savaş ve Doğrul, Hz. Aişe’nin ablası Hz. Esma’nın, Hicret sırasında 27 yaşında olmasından hareketle, ablasından 10 yaş küçük olan Hz. Aişe’nin de buna göre 17 yaşında olacağı sonucuna ulaşmaktadırlar. Hz. Aişe de hicretten hemen sonra evlendiğine göre, evlendiği sırada 17-18 yaşlarında olması gerektiği görüşünü dile getirmektedirler.Şimdi bu görüşü incelemeye çalışalım.

Öncelikle Hz. Aişe’nin vefatı sırasında kaç yaşında öldüğünü tespit edebilirsek evlendiği esnada ki yaşını tespit etmek kolaylaşacaktır. Daha öncede aktardığımız gibi tarihçiler Hz. Aişe’nin H. 58 yılında 66 yaşında vefat ettiğini kabul etmektedirler.30 Buna göre eğer H.58 de Hz. Aişe 66 yaşında vefat ettiyse, Hicret sırasında 8 yaşında ve evlendiği sırada H. I. yılda 9 yaşında olacaktır.(66–58=8, 8+1=9)

Aynı hesaplama yöntemini ablası Hz. Esma’ya da tatbik edersek, Hz. Aişe vefat ettiğinde (H. 58) Hz. Aişe’den 10 yaş büyük olan Hz. Esma’nın 76 yaşında olması gerekir. (66+10=76) Hz.Aişe vefat ettiğinde, yani H.58 de 76 yaşında olan Hz. Esma, Hicret sırasında 18 yaşlarında, 10 yaş küçük olan Hz.Aişe ise 8–9 yaşlarında olacaktır.(76–58= 18)
Hicret sırasında 27 yaşında olduğunu savunan yazarlar, Hz. Esma’nın ölümü esnasındaki yaşından yola çıkarak bu sonuca varmaktadırlar. Şimdi bu konuyu biraz daha geniş bir şekilde inceleyelim. Hz. Esma’nın H. 73 yılında öldüğü kesindir. Bu konuda tarih kitaplarında hiçbir ihtilaf yoktur. Öldüğü esnadaki yaşı konusunda bazı bilginler 100 rakamını verseler de kaç yaşında öldüğü konusunda ihtilaf vardır. Hz. Esma, oğlu Abdullah b. Zübeyr’in Haccac tarafından şehit edilmesinden birkaç ay sonra vefat etmiştir.Hz Esma’nın ölüm yaşı konusunda ihtilaf bulunduğundan bazı bilginler, Arapça’da genel de 40,70,100 gibi sayıların çok¬luktan kinaye olarak kullanılabileceği prensibinde olduğu gibi, 100 yaşında öldüğünü bildirmişlerdir. Yani, bu bilgiyi veren bilginlerin kasıtları Hz. Esma’nın uzun süre yaşadığını belirtmektir. Yoksa net olarak tam yaşını vermeyi değil. Örneğin, muhakkik bilginlerden, İbn İmad ve ez-Zehebi bu şüpheli bilgiden dolayı Hz.Esma’nın 90 yaşında veya bunu biraz aşmış bir yaşta vefat ettiğini belirtirler.

Bu hususta şöyle bir hesaplama yaparsak konu daha da netleşebilir: Hz.Aişe’nin vefat ettiği H. 58 den Hz. Esmanın vefat ettiği H. 73′e kadar geçen 15 yıllık süreyi Hz. Esma’nın H. 58 deki yaşına eklediğimizde Hz Esma’nın yaşı vefat ettiği sırada 91 eder. (76+15=91). Bu da gösteriyor ki Hz. Esma vefat ettiğinde 91 yaşlarıda olmaktadır ve 100 yaşında olması mümkün gözükmemektedir. 91′den öldüğü tarih olan H.73 ü çıkardığımızda (91-73=18) Hz. Esmanın Hicrette, yani Hz.Aişe’nin evlendiği yılda 18-19 yaşlarında olduğunu buluruz. Hz.Esma ile Hz.Aişe arasındaki yaş farkı 10 yaş olacağına göre Hz. Aişe’den nakledilen ve bütün tarihçilerin müttefik olduğu “6 yaşında sözlendim 9 yaşında evlendim” ifadesinin doğru olduğu ortaya çıkar.

Bütün bunlara ilaveten şunu da söylemek mümkündür; O. Rıza. Doğrul’un görüşüne göre, Hz.Esma Hicrette 27 yaşında olmaktadır. Biliyoruz ki Hz. Esma Hicret sırasında ilk çocuğuna hamile idi. Kızların çocukken nişanlandığı, 9-10 yaşlarında evlendiği bir yörede, 27 yaşında evlenerek ilk çocuğu doğurmak oldukça geç bir yaştır. Günümüzde bile kızlar küçük yaşta evlenebilmekte¬dir. O gün için, sıcaktan dolayı ergenliğin erken yaşlarda başladığı bir yöre de, Mekke gibi, çok evli¬liğin yaygın olduğu ve kadınların hiçbir zaman bu yaşa kadar bekâr kalmadıkları bir bölgede, Hz. Esmanın 27 yaşında evlenmesini kabul etmek oldukça zor, hatta muhaldir diyebiliriz. Söz konusu yaş o günkü şartlarda, torun sahibi bile olunabilen bir yaştır. Çünkü daha sonraki dönemlerde de kızlar, çocuk denecek yaşta evlendiriliyorlardı.
Özetle tarihi rivayetlere dayanarak yaptığımız hesaplara göre Nübüvvetten 6 yıl önce doğan Hz.Esma, Hz. Aişe doğduğunda 10 yaş civarındadır. Hicrette ise, genç bir kadın olarak Hz. Peygambere erzak taşımış ve 18 yaşlarında ilk çocuğuna hamile kalmıştır. Hz. Aişe ise bu sırada 8-9 yaş civarındadır.

Doğrul, Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlenmediğine bir diğer delil olarak; Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’nin vefatından sonra evi idare edecek, çocuklara bakacak birisine ihtiyacının olduğunu, bu vazifeyi ise 9 yaşlarında bir çocuğun yapamayacağını belirterek, bundan dolayı Hz. Aişe ile 18 yaşlarında evlen¬mesinin daha makul olacağını, söylemiş ve bu konu¬da nakledilen Hz. Peygamberin ev işlerini görmesi için Şevde ile evlenmesiyle ilgili rivayetlerin güvenilir olmadığını, şayet bu rivayetler kabul edilse bile Sevde’nin iri, yaşlı ve yavaş haliyle ev işlerini yap¬maya elverişli bir hanım olmadığını belirtmektedir.

Doğrulun görüşlerinden yola çıkarak, Hz. Hatice’nin vefatından sonra ev işlerini üstlenecek, çocuklara bakacak birisi lazımsa, neden Hz.Pey¬gamber Hz.Aişe ile (yazarın iddialarına göre Hz.Hatice’nin vefatında Hz.Aişe 15 yaşlarında idi) Hz.Hatice’nin vefatından sonra Mekke’de evlenme¬di de, Medine dönemine kadar bekledi? Ev işlerini çocuk bakımını neden ihmal etti? Kaldı ki Hz. Peygamberin en küçük çocuğu Hz. Fatıma bile Hz. Aişe’den büyüktür. Bu nedenle, Hz. Âişe ile evliliği¬ni, çocuk ve ev bakımı gerekçeleriyle açıklamak kabul edilebilir bir durum değildir.

Ayrıca Hz. Sevde’nin Mekke döneminde, Hz. Hatice’nin vefatından hemen sonra, Hz. Peygamberle evlendiği sabittir. Bu rivayetlerin güvenilir olma¬dığı şeklindeki yazarın görüşü pek tutarlı görünme¬mektedir. Çünkü tersine bir rivayet yoktur. Müs¬lim’de geçen “Şevde Resulullahın benden sonra ni¬kahladığı (tezevvece) ilk kadındı”42 ifadesindeki “tezevvüc” kelimesi “söz kesmek” anlamında olmalı¬dır. Zira, Hz. Aişe kendisinin söz kesilmesini anla¬tırken de aynı kelimeyi “tezevvece”yi kullanmakta; “Rasulullah beni altı yaşımda iken nikah etti (söz kes¬ti), dokuz yaşımda iken de zifafa girdi”demektedir.
Yukandaki bilgileri özetleyecek olursak; Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin vefatından sonra Hz. Şevde ile hemen evlenmiş, Hicretten sonra da, Hz. Aişe ile evlenmiştir.
Doğrul’un iddia ettiği gibi, Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile evlenme sebebinin ev işlerini yaptırmak olmadığını şu şekilde de izah edebiliriz:

Hz.Peygamber, Hz. Aişe ile küçük yaşta evlenerek onun, diğer hanımlarından daha iyi bir şekilde İslamî bilgileri kendisinden almasını ve Müslümanlara aktarmasını amaçlamış olabilir. Çünkü, diğer hanımları, hem yaşları hem de zeka seviyeleri bakımından Hz. Âişe ile kıyaslanamazlar. Hz. Âişe’nin, erken yaşlarda peygamber hanesine girmesinin en önemli nedeni bu olmalıdır diye düşünüyoruz. Bu küçük ve zeki kız sayesinde diğer sahabenin göremedikleri Hz Peygamber’in evinde meydana gelen olayların, özellikle kadınlarla ilgili özel meselelerin, Müslümanlara aktarılmasını ve Hz.Peygamber’in Müslüman kadınlarla olan bilgi alışverişini o sağlamıştır. Bundan dolayı, kaynaklarımızda yer alan İslam’i bilgilerin neredeyse tümü Hz. Aişe’den gelmiştir, diyebiliriz.

Hz. Âişe’nin üstlenmiş olduğu bu görevi diğer hanımları üstlenemez miydi, şeklindeki bir soruya şu şekilde cevap verebiliriz: Hz. Peygamberin diğer hanımları, daha önce birkaç evlilik hayatı geçirmiş, zeka olarak yorulmuş aynı zamanda yaşlanmış olan kadınlardı. Bir kısmının, coçuk sahibi olmak gibi, zihinsel anlamda önemli meşguliyetleri de bulunuyordu ki bu durum, Hz. Âişe’nin bilgi edinmedeki konumu ile kıyaslandığında, hanımlar arasındaki fark daha iyi görülebilir. Hz.Aişe ise, özel yetenekleri, diri zekası ile müstesna bir kadın olarak, İslam’ın bütün Medine dönemi hadiselerini gözlemlemiş ve bizlere aktarmıştır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız Hz. Âişe’nin meziyet ve gayretleri konusunda “Siret Ansiklopedisi” yazarı Afzalurrahman şunları aktarmaktadır:

“Hz. Peygamberle erken yaşta evlenen Hz.Âişe’nin eğitim ve talimi bizzat Hz.Peygamber’in rehberliği ve nezareti altında gerçekleşti. Hz Aişe çok zeki, tecessüs sahibi, hıfzı kuvvetli, çok çabuk öğrenmeye kabiliyetli idi. Hz.Peygamberden ne görüp duydu ise onu hatırladı ve başkalarına nakletti. Bu sebeple Hz.Peygamber ona çok yakınlık duydu ki her söylediğini dinleyip izlesin ve yaptığını daha hevesli yapsın. Böylece Hz.Aişe, İslam prensiplerini ve Resulün sünnetini diğer hanımlarından daha fazla öğrendi ve hafızasında tuttu. O, bu ilmi Hz.Peygamberden sonra yaklaşık 45 yıl kadar anlattı. Hz.Peygamberden 2210 hadis rivayeti ile en fazla hadis rivayet eden altıncı sahabi olmuştu”. Bütün bunlardan Ö. Rıza Doğrulun öne sürdüğü gerekçelerin, isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.

Doğrul, bir önceki maddede anlattığımız Hz. Âişe’nin bilgisi, kabiliyeti ve İslam’i bilgilerdeki büyüklüğünü genişçe anlatarak; “Bütün bunları 9-18 yaş arasında bir çocuk öğrenemez. Bu evliliğin 18-27 yaş arasında olması daha makul değil midir?” şeklinde bir akıl yürütmeğe girmiştir.

Böyle bir akıl yürütmenin zorlama olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, bunun için çocukların zeka ve öğrenme yaşına baktığımızda, çocuk eğitimcilerinin büyük çoğunluğunun kabul ettiği ve dünyada hemen hemen her yerde uygulanan öğrenme yaşı 7-20 yaşları arası olduğunu görürüz.
Bu yaşlar, genelde çocukların her bilgiyi toplama çağıdır. Yirmi yaş sonrası ise, artık bilgileri değerlendirme çağı başlamaktadır. Bir de sıcak iklimde çocukların bedensel ve zeka bakımından erken geliştikleri düşünülürse, öğrenme yaşının birkaç yıl daha düştüğü görülecektir. Buna göre, Hz. Âişe’nin Hz.Peygamberle birlikte yaşadığı (9-19) yaşları arası, onun öğrenmek için en müsait olduğu yaşlardır diyebiliriz. Hz. Peygamber’den sonra ki döneminde, elde etmiş olduğu bilgileri diğer Müslümanlara 45 sene boyunca aktarmıştır.

Hz. Âişe’nin Hz. Peygamberle nişanlanmadan önce, Cubeyr b. Mutim’in oğlu ile nişanlanmasından hareketle Doğrul, bu nişanlanmanın nübüvvet geldikten sonra olamayacağı, çünkü İslam’a göre müşrike kız verilmeyeceğinden dolayı bu nişanın nübüvvet gelmeden önce vuku bulması gerektiğini, bunun sonucu olarak da Hz. Âişe’nin İslam’dan önce doğduğunu iddia etmiştir.

Bu iddia da iki yanlış tespit etmekteyiz: Birincisi, aktarılan rivayetteki Hz. Âişe ile nişanlanan şahıs Cubeyr b. Mutim’in oğlu değil, bizzat Cubeyr’in kendisidir.” Yani Hz. Aişe, Mutim b. Adiyy’in oğlu Cubeyr ile nişanlanmıştır. Yazar burada bir isim yanlışlığı yapmıştır.
ikincisi ve daha önemli hatası ise, nübüvvetin gelişinden sonra müşrike kız verilmeyeceği görüşüdür.Halbuki Mekke döneminde böyle bir yasak yoktu. Bu yasağı bildiren ayet Medine’de inmiş ve bu nedenle sahabe müşrik eşlerini boşamışlardı. Ancak Mekke döneminde, sadece Hz.Ebubekir değil, Hz.Peygamber bile İslam’ın en büyük düşmanı olarak Kuran’da ismi zikredilen Ebu Leheb’in iki oğluna iki kızını vermiş ve Nübüvvet geldikten sonra da Ebu Leheb oğullannı zorlayıp bu iki kızı boşatıncaya kadar boşatmamıştı.

Müslümanlar için durum böyle olduğu gibi. Müşrikler için de böyle bir yasak bahis mevzu değildi. Mekke’de bu yasak ilk defa Haberu’s-Sahife olayında: yani, Mekkelilerin Müslümanlara boykot yaptıkları sırada gündeme gelmiş ve Müslümanlarla kız alışverişini durdurmuşlardı. Fakat Hz.Sevde’nin Hz. Peygamber ile evliliğinde olduğu gibi, boykottan sonra da bu yasağa uyulmuyordu. Nitekim Hz.Şevde nin müşrik olan babası nübüvvetin 10. Yılında Hz.Peygamberi beğendiği ve kızına denk bir insan gördüğü için onunla evlendirmişti.
Doğu toplumlarında, ülkemizde de olduğu gibi. çocukların küçük yaşta “Beşik Kertmesi’” adı altında sözlenmeleri oldukça yaygındır. Hz. Ebû Bekir gibi Mekke’nin saygın iş adamlarından birinin kızını, almak isteyenlerin çok olacağı muhakkaktır. İşte Hz. Aişe’nin Cübeyr ile sözlenmesi de bu kabil bir söz kesme olayıdır, diyebiliriz. Dolayısıyla, O. Rıza Doğrul”un söz konusu nişanlanmadan hareketle. Hz. Aişe’nin yaşının büyük olması gerektiği şeklindeki çıkarımına katılmıyoruz.

Doğrul. Hz. Aişe’nin nişanlısı Cubeyr b. Mutim’in annesinin Hz.Ebubekir’e “eğer bu kız benim evime girerse oğlumu atalarının yolundan çıkarır” demesini54 delil getirerek, Hz.Aişe’nin dînî et¬kinliğinden dolayı nişanın bozulduğunu söylemiş ve bu nişanın nübüvvetten önce vuku bulduğunu dolayısıyla da Hz. Aişe’nin yaşının rivayetlerde zikredilen yaştan büyük olduğu sonucuna ulaşmıştır.Bir kısım yazarlar da bu görüşte ona katılmaktadırlar.

Doğrulun bu yaklaşımı, yukarıda açıkladığımız üzere kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi. Ibn Hanbel’den naklettiği. Cübeyr b. Mutim’in annesinin Hz.Ebubekir’e söylediği sözün tercümesi de yanlıştır. Bu yanlış tercüme. Doğrul’un rivayetten yanlış sonuç çıkarmasında etkili olmuş olmalıdır. Ibn Hanbel’deki rivayetin tercümesi şöyle olmalıdır: “Ey Ebubekir! oğlumuzu senin kızınla evlendirdiğimizde, sen onu yeni dinine sokmak istersin ” Doğrulun yaptığı tercümeden, kadının oğlunu yeni dine sokacak şahsın Hz. Aişe olduğu anlaşılırken, rivayetin doğru tercümesinde söz konusu şahsın Hz.Ebubekir olduğu anlaşılmaktadır. Bizim tercümemize göre kadının korktuğu şahıs Hz.Aişe değil, bilakis Mekke döneminde birçok kimsenin hidayete ermesine sebep olan Hz.Ebubekir’dir. Kadın bundan dolayı oğlu Cübeyr’in Hz. Aişe ile evliliğini bozmuştur. Onunkorkusu oğlunun Hz. Ebubekir’in etkisine girmesidir.

Doğrul ayrıca bu rivayeti kabul edip kendisine delil olarak aktarırken, aynı rivayetin birkaç satır sonrasında yer alan; Hz. Aişe’nin 6 yaşında Hz.Peygamberle sözlendiği ifadelerini maalesef göz ardı etmektedir.

Rıza Savaş’da aynı rivayetten yola çıkarak, Cübeyr’le nişanın Hz. Ebu Bekir’in faal olarak tebliğe başlamasından önce olduğunu, buradan da nişanın bozulduğu nübüvvetin 10. yıllarında Hz Aişe’nin 14-15 yaşlarında olabileceği sonucuna varmaktadır. Bu tespiti esas kabul edersek akla şu soru gelmekte¬dir: Eğer bu nişan nübüvvetten önce veya en azın¬dan nübüvvetin ilk yıllarında yani Ebu Bekrin faal olarak tebliğe başlamadığı yıllarda oldu ise. neden Cübeyr in ailesi Hz.Hatice’nin vefatına kadar 10 yıl bekledi? Nübüvvetin 10. yılına kadar beklemeden bu nişanı daha önce bozması gerekmez mi idi? Bu gerekçeye göre daha önce bozmaları gerekiyordu. Bu konudaki bir diğer görüş de. Hz. Aişe’nin ifk hadisesi sırasında Hz.Peygambere karşı sarfettiği sözlerin o sıralarda 15 yaşlarında, olgun olmayan bir kızın söyleyebileceği sözler olmadığı, dolayısıyla Hz Aişe’nin yaşının daha büyük olduğu iddiasıdır.

Bu iddia, tamamen sübjektiftir. Çünkü, insanın önemli sözler söylemesi, yine önemli işler görmesi kişiye ve yaşa göre değişir. Örneğin, çeşitli sanat ve felsefe alanında çok küçük yaşlarda, ileri zeka seviye¬si gösterenler her zaman var olmuştur. Bu nedenle. Hz. Aişe on beş yaşında böyle önemli sözleri sarf edemez demenin bir delili yoktur. Ayrıca bu tezin, bilimsel bir dayanağı da söz konusu değildir.

Bu yaşlarda o sıcak bölgede genç kızlığının tam zirvesinde olan üstelik 6 yıldır Hz. Peygamberin yanında yaşayan, daha önce de Hz.Ebubekir gibi İslam’ın en önemli şahsiyetlerinden birinin yanında bulunan bir kimse bu sözleri rahatlıkla söyleyebilir. Üstelik bu kimse Hz.Aişe gibi gayet kabiliyetli, zeki bir kimsedir.
Rıza Savaş, Hz. Aişe’nin abisi Abdurrahman b. Ebi Bekir’le aynı anneden doğduklarını göz önüne alarak, iki kardeş arasındaki yaş farkını Hz. Aişe’nin yaşının tespitinde delil olarak kabul etmiştir. Ona gö¬re, o dönem şartları içinde iki kardeş arasındaki yaş farkının 10 yaş kadar olamayacağı, ancak 1-2 yaş olabileceği tezinden hareketle, Hz. Aişe’nin de 18 yaşlarında olacağı belirtmektedir. Çünkü, Abdurrah¬man b. Ebî Bekrin Bedir Savaşı’nda 20 yaşların¬dadır. Buna göre, aralarında 1-2 yaş fark bulunması
gereken Hz. Aişe de, 18 yaşlarında olmalıdır.

Rıza Savaş’in yukarıdaki tezini, o günkü Arap toplumunda yaygın olan çocuk edinme koşullan içinde makul kabul etmek gerekir. Ancak genel olan bu durumun, her özel durum için de aynı şekilde değişmez bir yasa imiş gibi kabul edilmesi, bilimsel olmadığı gibi. delil olarak da kabul edilemez. Bu sadece tahmini bir varsayımdır. Bir bilgiye/belgeye dayanmamaktadır. Çünkü, bir kadından doğan çocuklar arasındaki yaş farkının şu ya da bu miktarda olmasını sağlayacak bir çok neden olabilir. Bu nedenleri tespit etmeden, yukarıdaki gibi, sadece belirli bir adeti öne sürerek iddiada bulunmak, kabul edilebilir bir durum değildir. Bu nedenle, Hz. Âişe’nin yaşının büyüklüğünü, söz konusu yaklaşımla ispatlamak mümkün gözükmemektedir.

Dozy gibi müsteşrikler, 54 yaşlarında bir adamla, küçük bir kız çocuğunun evliliğini garip görüldüğünü belirtirlerken bazı yazarlarda insanlık tarihi boyunca böyle bir evliliğin olamayacağını söylemişlerdir.

Dozy kendi kültürünün tesirinde kalarak konuyu değerlendirmiş ve yadırgamışür. Biz bu iddialara, hem o dönemden, hem de günümüzden örnekler vererek cevap vermek istiyoruz. O dönemde bu tip evlilikler çoktu. 60 yaşlarındaki Halife Ömer’in Hz. Ali’nin çocuk yaşta baliğ olmamış kızı ile evlenmesi o dönemde bu yaş farkının problem olmadığını gösterir.

Zehebi’nin naklettiği şu rivayet bu konuda ilginç bir örnektir. Amr b.el-As. oğlu Abdullah b.Amr dan tam 11 yaş büyüktür.63 İbni Hacer bu yaş farkını 12 olarak verir. Bu rivayete göre. Amr yaklaşık 10-11 yaşlarında evlenmiş olmalıdır. 10 yaşında erkeklerin evlilik gerçekleştirebildiği bir yörede, daha erken ergenliğe giren kızların 9 yaşında evlilik yapması kadar normal bir şey olamaz. Yine 53 yaşlarındaki Hz.Ebubekir’e Hz. Ömer’in 20 yaşlarındaki kızı Hafsa’yı teklif etmesi yaş farkının o dönemde pek de garip karşılanmadığını göstermektedir.

Ergenlik yaşının yüksek olduğu ülkemizde bile kırsal kesimlerde kızlar 12-15 yaş arası evlenebilmektedir. Arabistan bölgesinde ise ergenliğin 8 yaşlarına kadar düştüğünü ve kızların 20 yaşlarında biyolojik gençlik çağını bitirme noktasına geldiğini biliyoruz.

Arap kültüründe yer alan bu durumun günümüzde de devam ettiğini, Kur’an Mesajı adlı eserin yazarı Muhammed Esed’in Medine’de iken, başından geçen evlilik göstermektedir. Bu evlilikte, ileri yaşlardaki Esed, 11 yaşlannda bir çocukla evlendirilmiştir. Buna itiraz eden Esed’e Araplar şöyle demişlerdir: “Kız kocasının evinde büyür”.

Günümüzde ergenlik çağı yüksek olan Batı ve ABD gibi soğuk bölgelerde bile 9-10 yaşlarında bakire bir kız çocuğu bulmanın çok zor ve bu yaşlardaki çocukların serbestçe cinsel ilişki içerisinde olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle insanlık tarihinde, Hz. Peygamberin evliliğinde olduğu gibi bir evlilik olmadığını iddia etmek, bilimsel değildir.
Bu yaşlarda evliliğin halen Batıda ve ABD’nin kırsal kesiminde uygulandığı bilinmektedir. Yapılan tespitlere göre Batı gibi soğuk ülkelerde bile ergenlik yaşları, çok küçük yaşlara kadar düşmüştür. Bu gerçekler göz önüne alındığında, Hz. Peygamber in o yaşta bir kız ile evliliğini garip karşılamamak gerekir. Nitekim Rodinson, Dermenghem, Caetani, gibi bir kısım Oryantalistlerde Hz.Aişe’nin evliliğinin o dönem şartları içerisinde normal olduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca insaflı Oryantalistlerden Watt; “Arabistan bölgesinde kızlar erken geliştiği için Âişe’nin bu yaşta evliliği normaldir” demektedir.

Burada şu noktayı da zikretmeliyiz; eğer Hz.Peygamberin bu evliliği içinde yaşadığı toplum tarafından garip bir evlilik olarak karşılanmış olsaydı, Hz.Peygamber aleyhinde en küçük eksikliği dahi kaçırmayan Mekkeliler bu durumu dillerine dolayacaklar ve Hz. Peygamber aleyhine kullanacaklardı. Fakat, bu doğrultuda her hangi bir şey kaynaklarda nakledilmemektedir. Ayrıca Hz. Aişe, Hz. Peygamberden önce Cübeyr’le nişanlanmıştı, yani, Hz.Peygamber ile nişanlanmasından daha küçük bir yaşta iken yapılmış olan bu tür evlilikler ya da nişanlanmalar, o günkü koşullarda doğal karşılanıyordu. Hatta daha küçük yaşlarda da olabiliyordu. Hz. Peygamberin Hz. Aişe ile 9 yaşında evlendiğiyle ilgili rivayetleri destekleyen başka rivayetler de vardır. Söyle ki: Hz. Aişe, evlendikten sonra kız arkadaşlarıyla oyunlar oynadığı ve oyuncakları olduğunu söylemiştir. Eğer iddia edildiği gibi 18 yaşında evlenmiş olsaydı, bu yaşlarda bir kadının oyuncaklarla oynaması normal ve makul bir davranış olamayacağından, bu konudaki rivayetlerin kabulü imkansız olurdu. Oysa bu rivayetler sahih olarak nakledilmiştir. Bu rivayetlerin bazdan şöyledir:

“Ben sokakta oynarken annem çağırdı, eve kapattı ve evleneceğimi anlattı ‘

“Ben Peygamberle evliyken evde arkadaşlarımla oynardım. Hz. Peygamber gelince arkadaşlarım kaçardı. Hz.Peygamber gider onları toplar benimle oynamaları için gönderirdi

“Ben evde arkadaşlarımla oynuyordum. Hz.Peygamber geldi. Oyuncaklarımı kastederek bunlar nedir ey Aişe” dedi. Ben de ”Süleyman in atları”dedim.

Bu rivayetlerden hareketle. Hz. Aişe:nin 18 yaşında evlendiğini iddia edip. sonra da Hz.Aişe’nin çocuklarla oyuncak oynadığı, oyuncakları olduğu. Hz.Peygamberin ona sokaktan arkadaş gönderdiğini kabul etmenin bir tenakuz olduğunu söylememiz gerekir.Sonuç olarak bu rivayetleri dikkate alarak, çocuk yaşta evlendiği Hz. Aişe’yi, Hz.Peygamber hem eğitmiş, hem de İslamî bilgiler ile yetiştirmiş ve bu arada onun çocukça isteklerine karşı da anlayış göstermiştir.
Konu ile ilgili bir diğer iddia da: Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlenmiş olduğuyla ilgili rivayetlerin gayet az ve şaz olduğundan hareketle, onun 17-18 yaşlarındayken evlenmiş olması gerektiği şeklindedir.

Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlenmiş olduğu rivayetlerini, az ve şaz olmakla eleştirerek kabul etmeyen yukarıdaki iddia, kendisinin ileri sürdüğü. Hz. Aişe’nin 17-18 yaşlarında evlendiğine dair hiçbir rivayet yoktur. Yani şaz bir rivayet bile yoktur. Dolayısıyla, söz konusu iddia sadece bir varsayımdan ibaret kalırken. 9 yaşında evlendiğine dair ise bir çok rivayetler bulunmaktadır. Bizzat olayın kahramanı Hz. Aişe’nin ağzından 6 yaşında nişanlandığı. 9 yaşında evlendiğine dair bir çok tarihi bilgilerin de varlığı tezimizi güçlendirmekte ve desteklemektedir. Bu konudaki tartışmaları noktalamadan önce şu konuyu da aktarmakta fayda mülahaza görüyoruz. Eğer 9 yaş rivayetlerini esas alırsak, bu noktada 9 yaşında evlendiği bir kızı 18 yaşında dul bırakmak ve Kuran da ki yasak gereği bir daha evlenememe-sine sebep olmak zulüm değil midir? şeklindeki bir soru akla gelebilmektedir.

Hz Aişe’nin 18 inde dul kaldığı doğrudur. Öncelikle 9 yaşında evlenen bu kızdan yani Hz. Aişe’den böyle bir pişmanlık hakkında bir rivayet göremediğimiz gibi bu evlilikten ötürü bir çok kazancı olduğunu kendisi aktarmaktadır.

Kimse ne zaman öleceğini bilemez. Nitekim insanlar çok genç yaşta da ölebilmektedir. Öyleyse bu düşünce ile mantıklı bir sonuca varmamız mümkün değildir. Ülkemizde bile halen 18-20 yaş arasında kocası ölüp ona sevgisinden dolayı bir daha evlenmeyen pek çok kadın vardır. Bu Özel bir durumdur, sevgi aşk vs. gibi çok özel şeyler vardır ki bunlar bir başkasının kendi öznelliği ile asla tenkit edemeyeceği realitelerdir. Ayrıca sevdiği ile evlenmediğinden dolayı hayat boyu evlenmeyenleri de dikkate alabiliriz.

Ayrıca Hz. Aişe Hz.Peygamberle evlenmeseydi ne kaybederdi? diye düşünmekte gerekir. Eğer evlenmeseydi onun yanında yetişemez, İslam’i bilgileri sahabelerin kendisine danıştığı birisi olmazdı. 2210 hadis aktarmazdı. Hatırı sayılır bir fakihe, müfessire. müctehide ve müftiye olmazdı.

Sonuç
Hz. Aişe’nin Hz.Peygamberle evlendiği evlilik yaşı konusunda klasik kaynaklarda yer alan onun 18 yaşında evlendiğini savunan bilginlerin görüşlerinin isabetli olmadığı göstermektedir.

Bu kadar rivayet, sadece yorumla reddedilemez. Rivayetlerin aksine getirilen deliller ise bilimsel olmaktan ziyade, tepkiseldirler. Dolayısıyla, Hz.Aişe’nin Hz.Peygamber’in hanesine küçük yaşta girmesinin pek çok hikmet ve hayırlı sonuçları dikkate alınmadan rivayetler değerlendirilmiştir. Ulaşılan sonuçlar ise tatmin edici olamamıştır.

Bölgenin iklim yapısını ve evlilik kültürünü göz önüne aldığımızda o zaman ve hatta günümüzde bu tür evliliklerin hiç de garip karşılanamayacağı ortadadır. Onun küçük yaşta oluşu hiçbir zaman problem edilmemiş, oyuncaklarıyla oynamasına ses çıkarılmadan, onun Hz. Peygamberle evliliği devam etmiştir.

Bütün bunlardan sonra özetle diyebiliriz ki Hz. Aişe’nin Hz. Peygamberle nişanlandığı yaş 6 dır. Bu da nübüvvetin 10. yılına tekabül etmektedir

Evlendiği yaş 9 dur. Bu da Hicretin I. yılında olmuştur. Genelde rivayetlerde bu noktada odaklanmıştır. Bu evlilik o zaman hiçbir kimse tarafından garipsenmemiş ve o dönemde gerçekleşen buna benzer bir çok evlilik bulunmaktadır.

Bireyler ve toplumlar bir tarih dilimine ve kültürel geleneğe aittir. Bundan kopmak imkansızdır. Bu nedenle, her hangi bir tarihi olayı değerlendirirken onu kendi tarihselliği ve kültürel çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir. Yoksa, kendi şartlarımızı ölçü alarak farklı bir tarih diliminde yaşayan ve farklı toplumsal yapılanmalara sahip birilerini yargılamak: hem doğru değildir, hem de bilimsel bir yöntem olarak kabul edilemez

Herşey açıklanmış zaten. Bu noktada Hz. Aişe ile ilgili İfk hadisesine de bir göz atalım.

İFK HADİSESİ: Adını, Kur'an'daki olaya ilişkin âyetlerde (en-Nûr 24/11-22) iki defa geçen (en-Nûr 24/11, 12) ifk kelimesinden alır. İfk "iftira, en kötü ve en çirkin yalan" demektir. İfk, Kur'an'da ayrıca iki yerde (el-Furkân 25/4, Sebe' 34/43) sözlük anlamında geçmektedir. İftiraya yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hz. Aişe'den aynı şekilde nakledilen hadise şöyle gelişmiştir:

Resûl-i Ekrem Mustalik (Müreysî) Gazvesi'nden dönerken beraberinde götürdüğü eşi Âişe, konakladıkları bir yerde sabaha karşı tekrar hareket emri verildiğinde tabii ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşır. Geri gelirken boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığın düşmüş olduğunu fark eder ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle dönüp aramaya koyulur; ancak karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok vakit kaybeder. Konak yerine geldiğinde diğerlerinin hareket ettiğini görür ve yokluğunu anlayınca aramaya çıkacakları inancıyla orada beklemeye başlar; bu arada uyuyakalır. Ordunun artçılarından Safvân b. Muattal es-Sülemî görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu bulur ve devesine bindirip hayvanı yederek orduya yetiştirir; fakat hızlı yürümekle birlikte kendisi yaya olduğu için kafileye ancak kuşluk sıcağında mola verdikleri zaman ulaşabilir.

Söz konusu gecikme başlangıçta kötüye yorumlanmamış, hatta kimsenin dikkatini bile çekmemişken, hicretten önce Hazrec kabilesinin reisi olan ve Medine'nin yönetimi kendisine verilmek üzere iken Hz. Peygamber'in gelmesiyle bundan mahrum kalan Abdullah b. Übey b. Selûl'ün başlattığı dedikoduyla birlikte iç huzursuzluklara yol açan önemli bir olay halini almıştır. İslâmiyet'i istemeyerek kabul ettiği için münafıkların reisi diye bilinen Abdullah b. Übey ile adamlarının Resûl-i Ekrem'i ve kayınpederi Hz. Ebû Bekir'i küçük düşürmeye ve aralarını açmaya yönelik sözleri, bazı müminlerin de katılmasıyla (kaynaklar bunlardan Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş'ın adını vermektedir) kısa zamanda yayılma istidadı göstermişti. Sefer dönüşü rahatızlanarak bir ay kadar yatan Hz. Âişe ise bunu duymamış, sadece bu süre içerisinde daha önceki rahatsızlıklarında gösterdiği ilgiyi göstermeyen Resûlullah'ın odasına seyrek uğramasından bir şeyler olduğunu sezmişti. Hz. Âişe, hastalığının nekahet döneminde bir tesadüfle babasının teyze kızı Ümmü Mistah'tan oğlunun bu dedikoduyu anlattığını duymuş ve üzüntüsünden tekrar hastalanmış, arkasından da Hz. Peygamber'den izin alıp babasının evine gitmişti…..” (İslam Ans. T.D.V. 21/507–509) olay bundan ibarettir.

5.1-Siz bu olayı bir senariste verseniz belki 10 tane film yapar ama bu sadece film olmaktan ileri gitmez. Dursun’un yazdığı senaryo da belki en kötülerinden olurdu.

5.2-“Ali, gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığına da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu tanıklığa başvurduğunda, cariye, "hanımı için iyilikten başka bir şey bilmediğini" söylüyor.

Berire, Hz. Aişe’yle sürekli beraberdi, belki de Hz. Peygamberden daha fazla yanında oluyordu. T. Dursun Berire'nin sözünü kabul etmiyor, görmezden geliyor ve hemen geçiştiriyor.

5.3-Hz. Peygamber'in hanımlarından hiçbiri iftirada en ufak bir rol almadıkları gibi, onu tasvip edici en ufak bir söz bile söylemediler. O kadar ki, uğruna kız kardeşi Hamne bint-i Cahş'ın iftirada rol oynadığı Hz. Zeyneb bile rakibesi (Hz. Aişe) hakkında ancak iyi sözler etti. Bizzat Hz. Aişe (r.a) bunu şöyle açıklar: "Hz. Peygamber'in hanımları içinde Zeynep benim en güçlü rakibimdi. Fakat iftira olayıyla ilgili olarak Hz. Peygamber kendisine görüşünü sorduğunda, o şöyle cevap vermişti: "Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin ederim ki, onda takvadan başka bir şey görmüş değilim." (Mevdudi,Tefhimü'l-Kur'an 3/502)

5.4-Eğer Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin zina yaptığına inansa ve boşasaydı kim ne diyebilir di ki? Kaldı ki Hz. Ali boşamasını söylemiştir, ama Hz. Peygamber vahyi beklemiştir. Yüce Allah'ta onun masum olduğunu kafirlerin dedikodularıyla hareket edilemeyeceğini bildirmiştir.

5.5-Zina yapan kadınla kim beraber olmak ister ki, Hz. Peygamber olsun.

5.6-Bu olayı o zaman gündeme getiren siyasi amaç peşinde koşan, inanç olarak kâfir olan münafıklardı, onlar günümüzde de mevcuttur ve kıyamete kadar da olacaktır.

5.7-Rivayetlerde, söylentileri birkaç kişinin yaydığı ifade olunmaktadır. Bunlar da Abdullan b. Übeyy, Zeyd b. Rifa (muhtemelen Yahudi münafık Rifaa b. Zeyd in oğlu), Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hamne bint-i Cahş'tı. Bunlardan ilk ikisi münafık, kalan üçü ise yanlış anlama ve zayıflıktan dolayı şerre karışmış müslümanlardı. Şerre az veya çok bulaşmış başka kişilerin adlarına Hadis ve Siyer kitaplarında rastlanmamaktadır.

5.8-O gün ordunun artçısı olan Safvân b. Muattal es-Sülemî'dir. Bir Müslüman'ın, Peygamberin eşine karşı anormal bir duygu taşıdığını hangi akıl kabul edebilir ki?

İstanbul Eyyüb semtinde mezarı bulunan Eba eyyul el-Ensari'nin karısı iftira söylentilerinden söz ettiğinde, bu büyük sahabi şöyle demiştir: "Ey Eyyub'un annesi, Aişe'nin yerinde orada sen olsaydın böyle bir şey yapar miydin?" Karısının "Allah'a yemin olsun ki asla yapmazdım." demesi üzerine de şunu söylemiştir: "O halde Aişe senden daha iyi bir kadındır. Bana gelince, Safvan'ın yerinde ben olsaydım, böylesine kötü bir düşünceyi aklımdan bile geçirmezdim. Safvan ise benden daha iyi bir müslümandır.”(Mevdudi,Tefhimü'l-Kur'an 3/503)

Böyle bir durumdan vazife çıkaran ayrıca kendisini hoca gibi lanse eden herhangi birisinin ders okuttuğu zamanlarda ki talebelerden birisinin, hocasının karısına sulandığını ya da … var saymalı mıyız…?
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/aise.htm

Tekrardan Efendimizin 55 ile 65 yaşlarında çocuklu hanımlar ile evlenerek onları ve çocuklarını himayesine ve sorumluluğuna aldığını görmekteyiz:

4-Hz. Hafsa: Hz. Ömer’in kızı Hafsa, Huneys b. Huzafe ile evlenmiş kocasının Uhud savaşında şehid olmasıyla 22 yaşında dul kalmış. Fiziki olarak pek güzel olmadığı rivayet edilen Hz.Hafsa okuma yazma bilen nadir insanlardandır. Babasının, Hafsa’yı Hz. Osman’la olmayınca da Hz. Ebubekir’le evlendirme isteği onlar tarafından kabul görmeyince Hz. Peygamber Hafsa’yla Hicri 3. yılda evlenmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hafsa ile evlendiğinde 56 yaşlarındaydı.

5-Huzeyme kızı Zeynep: 60 yaşında dul. Amir b. Sa’saa kabilesiyle ilişkileri düzeltmek için bu evliliği yaptığı tahmin edilmektedir. Fakat Hz. Zeyneb, evlilikten 8 ay sonra ölmüştür.

6-Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul. Mahzum kabilesindendir. Peygamber (a.s) Hicri 4. yılda Ümmü Seleme ile evlendikten sonra aynı kabileden olan meşhur komutan Halid b. Velid Müslüman olmuştur. Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde 57 yaşlarındaydı.
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/hzmuhammedinevlilikleri.htm


7-Cahş kızı Zeynep: Sonrasında ise Hz. Zeynep'le gene soruların sorulduğu bir evlilik gelmekte. Bunu Muhammed Esed Tefsirinden okuyalım:

AHZAB 37. VE BİR ZAMAN, (42) [ey Muhammed,] Allah'ın lütufta bulunduğu ve senin de iyilik ettiğin kişiye, (43) "Eşini terk etme ve Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!" demiştin. Ve [böylece] Allah'ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi (44) içinde gizlemiştin; çünkü insanlar[ın ne düşüneceklerin]den çekiniyordun, oysa çekinmen gereken yalnız Allah olmalıydı! (45) [Fakat] sonra Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde (46) onu seninle evlendirdik ki [gelecekte] evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlar[la evlendikleri] için müminler suçlanmasın. (47) Ve Allah'ın buyruğu [böylece] yerine getirilmiş oldu.

42 - İz edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 2, not 21. Yukarıdaki ayetle, 4. ayette ve devamında değinilen "tercihe bağlı" ilişkiler konusuna yeniden dönülmektedir. Muhammed (s)'in tebligatına başlamasından yıllar önce eşi Hz. Hatice, Kuzey Arabistan kabilelerinden Benî Kelb soyundan gelen ve kabile savaşlarından birinde çocuk yaşta esir alınarak Mekke'de satılan genç bir köle olan Zeyd b. Hârise'yi kendisine hediye etti. Muhammed (s), çocuğu alır almaz serbest bıraktı ve bir süre sonra da evlatlığı yaptı. Zeyd de, buna karşılık, İslam'ı ilk kabul edenler arasında yer aldı. Yıllar sonra, bir kölenin yahut özgürlüğüne kavuşmuş eski bir kölenin "özgür doğmuş" bir kadınla evlenmesine karşı eski Arap toplumunda mevcut olan önyargıları kırmak için Hz. Peygamber, Zeyd'i kendi öz halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlenmeye ikna etti. Zeyneb, Hz. Peygamber'i o'nun haberi olmadan çocukluğundan beri seviyordu ve bu nedenle, bu evlenme teklifine büyük bir isteksizlikle ve yalnızca Hz. Peygamber'in otoritesine saygıdan dolayı razı oldu. Zeyd de bu beraberliğe istekli olmadığından (çünkü o sırada kendisi gibi özgürlüğüne kavuşmuş eski bir köle olan, oğlu Üsâme'nin annesi Ümmü Eymen ile mutlu bir evliliği vardı) bu evliliğin ne Zeyneb'e, ne de Zeyd'e mutluluk getirmemiş olması sürpriz değildi. Zeyd, kendisini sevmediğini gizlemeyen yeni eşini birkaç defa boşamanın eşiğine kadar geldi, fakat her seferinde tahammül göstermeye ve ayrılmamaya Hz. Peygamber tarafından ikna edildiler. Ancak sonunda evliliğin yürüyemeyeceği kesinleşti ve Zeyd, Zeyneb'i H. 5. yılda boşadı. Kısa bir süre sonra da Hz. Peygamber, geçmişteki mutsuzluğundan dolayı üzerinde hissettiği ahlakî sorumluluğu telafî etmek için Zeyneb ile evlendi. 43 - Yani, Zeyd b. Hârise'ye. Allah, onu müminlerden biri kılmış, Hz. Peygamber de yanına evlatlık olarak almıştı. 44 - Yani, Muhammed (s)'in bizzat desteklediği ve ısrarla tavsiye ettiği Zeyd ile Zeyneb'in evliliğinin yürümeyeceği ve boşanma ile biteceği gerçeğini (bkz. bir sonraki not). 45 - Lafzen, "halbuki Allah, kendisinden korkmana daha çok layıktı (ehakk)". Bu ilahî uyarıya (ki, Kur'an'ın "Muhammed (s) tarafından üretildiği" iddiasını tek başına çürütmektedir) atıfta bulunan Hz. Ayşe'nin şöyle söylediği rivayet edilir: "Allah'ın Rasûlü, kendisine vahyedilenlerden birini gizlemek isteseydi, muhakkak ki bu ayeti gizlerdi" (Buhârî ve Müslim). 46 - Lafzen, "ona karşı arzusu [veya onun üzerindeki "hakkı"] sona erdiğinde", yani onu boşamak suretiyle (Zemahşerî). 47 - Hz. Peygamber'in, Zeyneb'in geçmişteki mutsuzluğunu telafî etme isteği dışında, evlatlığının eski eşiyle evlenmeye zorlanmasındaki (ayette "Biz onu seninle evlendirdik" ifadesiyle vurgulanmıştır) ilahî maksat, müşrik Arap inançlarının tersine, evlatlık ilişkisinin, biyolojik ebeveyn çocuk ilişkisinden kaynaklanan evlilik sınırlamalarından hiç birine tâbi olmadığını göstermektir (karş. bu surenin 4. ayeti, not 3).
AHZAB 38. [O halde,] Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi (48) [yapmasından dolayı] Peygamber'e hiçbir suç isnad edilemez. [Gerçekte, bu] sizden önce gelip geçenler için de Allah'ın bir uygulamasıydı; (49) ve [şunu unutma ki] Allah'ın iradesi mutlaka tecelli eder.

48 - Yani, Zeyneb ile evlenmesini; bu da yürürlükteki hukukun bakış açısını ortaya koymayı ve Hz. Peygamber'in kişisel ahlakî sorumluluğu olarak gördüğü konuda o'nu tatmin etmeyi amaçlıyordu. 49 - Yani, Muhammed (s)'den önceki bütün peygamberlerde, Muhammed (s)'de olduğu gibi, bütün şahsî istekler, Allah'a teslim olma kararlılığına uygun düşen isteklerdi: bu da, Allah'ın seçiciliğini karakterize eden ve -daha sonraki yan cümleciğin ifade ettiği gibi- onların "kaçınılmaz/mutlak kader"lerini (kaderen makdûren) oluşturan, doğuştan edinilmiş uyumlu bir ruh halidir. 39. [Ve bu,] Allah'ın mesajlarını [dünyaya] tebliğ edenler, O'ndan korkanlar ve O'ndan başka kimseden korku duymayanlar [için de geçerli olan Allah'ın âdetidir]: hiç kimse, Allah kadar, [insanların yaptıkları için] hesap sorucu değildir!

Bu konuda şu kaynağa da bakabilirsiniz:
http://www.sadabat.net/ateizm/zeyneb.htm

Geri kalan evlilikleri de şu şekildedir:

8- Ümmü Habibe: 55 yaşında dul. Mekke başkanı Ebu Sufyan'ın kızı, kocasıyla birlikte Müslüman olan ve Habeşistan'a hicret eden Ümmü Habibe, alkolik kocasının Hıristiyan olması ve orada ölmesi üzerine Hicri 7. yılda evlilik gerçekleşir. Bu evlilikten kısa süre önce inen bir ayet şöyledir: "Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir." (Mümtehine/7) Mekke'nin fethi ile de babası Ebu Sufyan Müslüman olur. Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Habibe ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı.

9- Cüveyriye.
Beni Mustalık kabilesi reisi Haris'in kızı.

Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi reisi Hâris bin Ebî Dırar`ın kızı idi. Müreysi Gazâsında alınan esirlerden biri de kendisiydi. Kocası Müsafi bin Safvan Peygamberimizin amansız düşmanlarından biri idi. Harpte öldürülünce Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.
Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.102
Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays`la anlaşmış, kesişme yapmıştı.* Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve kurtuluş fidyesinin ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, "Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?" diye sordu.
Beklenmedik bir soruya muhatap olan Hz. Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?
Bir anlık bir tereddütten sonra, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?"
Peygamber Efendimiz, "Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir" buyurdu.
Hz. Cüveyriye Bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efendimizin yurtlarına varmadan bir kaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay Medine`den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.103
Bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimizin teklifine cevabı şu oldu:
"Yâ Resûlallah! Eğer, beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saâdet olamaz!" 104

Hâris bin Ebî Dırar`ın Müslüman Olması
Hz. Cüveyriye`nin babası Hâris bin Ebî Dırar da o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine`ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini vadide iki dağ arasında kuytu bir yerde sakladı. Sonra Peygamber Efendimizin huzuruna geldi, "Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar onun kurtuluş fidyesidir" dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Akik`ten, filan dağlar arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin" diye sordu.
Hâris birden şaşırdı. Hiç kimse develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek mânâsızdı. Derhal "Ben, şehâdet ederim ki, Allah`tan başka ilâh yoktur. Muhakkak sen de Allah`ın Resûlüsün. Vallahi, yaptığımı Allah`tan başka kimse bilmiyordu" diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.105
Peygamberimiz, Sabit bin Kays`a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye`yi kendisinden istedi. Sabit bin Kays tereddüt göstermeden, "Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, sana onu bağışladım" dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye`yi babasına teslim etti.

Hz. Cüveyriye`nin Peygamberimizle Evlenmesi
Müslüman olan Hz. Cüveyriye`yi zevceliğe kabul etmek üzere Peygamber Efendimiz onu babası Hâris bin Ebî Dırar`dan istedi. Baba Hâris buna muvafakat gösterdi.
Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye`yi zevceliğe aldı.106
Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye`yi zevceliğe aldığını gören Ashab-ı Kiram, "Resûlullahın zevcesinin akraba ve taallûkan artık esir kalmamalıdır" diyerek ellerindeki Bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.
Bunun için Hz. Âişe der ki: "Ben, kavmi için Cüveyriye`den daha hayırlı, daha mübârek bir kadın bilmiyorum."107
Gerçekten de Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.
Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye`yi eş olarak aldığını duyan Müstalıkoğullarından birçok kimse de, bu mürüvvet ve alicenaplığa hayran kalıp, Medine`ye gelerek Müslüman oldular.
Peygamber Efendimizin Bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde içtimâî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâma ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâma yardımcı kılmaktı. Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da, tabiî olarak onları o insanın yardımına koşturur.
İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.

Hz. Cüveyriye`nin Asıl Adı
Hz. Cüveyriye`nin asıl adı Berre idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, "kadıncık" veya "kızcağız" mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı.108
Hz. Cüveyriye, son derece takvâ sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem odasına giderek, "Yiyecek bir şey var mı?" diye sormuştu.
Hz. Cüveyriye, "Hayır, yâ Resûlallah! Yanımda yiyecek birşey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın azadlımıza sadaka olarak verdim"109 cevabını vermişti.Hz. Cüveyriye, hicretin 57. yılında vefat etti. Baki mezarlığına defnedildi.

102. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:116.
* Kesişme yapmak; bir esirin tayin edilen muayyen miktarı kazanıp efendisine vererek, esirlikten kurtulmaya kendini müsait hale getirmesi demektir.
103. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:303.
104. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:117.
105. Sîre, 3:308.
106. A.g.e., 3:308.
107. Sîre, 3:308; Tabakât, 8:177.
108. Tabakât, 8:118.
109. Müsned, 6:430.
Kyanak: http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=5528

10-Safiye:
Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Hayberin fethedilmesinden sonra Hz. Peygamber onunla Hicri 7. yılda evlenmiş üç yıl evli kalmışlardır. Hz. Peygamber, Hz. Safiye ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı. Bu evlilik ile ilgili iddialar ve cevaplar aşağıda ayrı bir başlıktadır.

HZ. SAFİYYE OLAYI

Rıza GÖRÜŞ

1-Safiye: T.Dursun’un dramatik bir tarzda anlattığı ve sanki Yahudilerin toptan kılıçtan geçirildiği izlenimi verdirmeye çalıştığı Beni Kurayza Yahudileri ile olan savaştan önce Hendek savaşından bahsetmek gerekir. Hendek savaşından önce, Benî Kureyza Yahudileri, hiç bir gruba taraf olmamışlardı. Ama Benî Nadîr Yahudileri onları bu savaşa katmaya çalıştı. Safiyye'nin (ra) babası Huyey b. Ahtab kalkıp doğrudan Kureyzâ oğullarının lideri Ka'b b. Esed'in yanına gitti. Ka'b görüşmeyi reddetti. Huyey: "Ben ucu bucağı olmayan deniz gibi bir ordu getirdim. Kureyş ve bütün Araplar ayağa kalkmışlar, hepsi de Muhammed'in kanına susamış durumda­lar. Bu fırsat, elden kaçırılacak gibi değil. Artık İslâm'ın sonu geldi" dedi. Ka'b hâlâ savaşa katılmaya razı değildi. "Muhammed'i daima sözünde duran biri olarak tanı­dım. O'nunla yaptığım anlaşmayı bozmam ve verdiğim sözde durmamam mertliğe sığmaz" dedilerse de savaşa katılarak Müslümanlarla yapılan anlaşmayı “Muhammed kimdir, anlaşma nedir, biz tanımıyoruz” diyerek bozdular, ihanet ettiler.

Hendek savaşından sonra geri çekilen Benî Kurayza’lılar, Safiyye'nin (ra) babası Huyey b. Ahtab’ı yanlarında götürdüler. Hz. Peygamber, “Hiç kimse silahını bırakmasın, hedef Kureyza” diyerek, Beni Kureyza’nın anlaşmayı bozmalarının hesabını sormak için yola çıktı. Beni Kureyza’lılar özür dileyip anlaşma zemini hazırlayacaklarına, Peygambere küfürler yağdırdılar. Kuşatma yaklaşık bir ay sürdü. Sonunda Sa’d b. Muaz’ın vereceği karara razı olacaklarını bildirdiler. Sa’d b. Muaz Tevrat’a göre hüküm verdi ve erkeklerin öldürülmesine karar verdi. Bu yaklaşık savaşa katılan 400 (Bkz. İbni Hişam, Beni Kureyza gazvesi) kişinin öldürülmesi demekti ve Yahudiler buna hiç itiraz etmediler.

Peki, Hz. Peygamber Beni Kurayza’ya karşı nasıl davranmıştı:

1.1-Yahudilere anlaşma yapılmış ve dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bildirilmişti.

1.2-Aleyhinde pek çok karar olan Beni Kurayza’ya haklar vererek, Beni Nadir’le eşit seviyeye çıkarmıştı.

1.3-Beni Nadir sürgüne gönderilmiş ama Beni Kurayza’yla tekrar anlaşma yapmıştı.

1.4-Beni Kurayza Hendek savaşına katılarak anlaşmayı bozdu.

1.5-Hendek savaşının çıkmasını sağlayan Safiyye’nin (r.a) babası Huyey b. Ahtab’ı koruma altına alarak kalelerine götürmüşlerdi.

Her iki taraftan insanların öldüğü bir savaşı başlatan, binlerce insanı zor duruma düşüren, anlaşmaları bozan, Müslüman hanımların kaldığı kaleye saldıran Beni Kurayza’ya onların Kutsal kitapları doğrultusunca verilen karara Yahudiler bile itiraz etmemişken T. Dursun niye itiraz ediyor onu anlamakta güçlük çekiyoruz. Yahudi’den çok, Yahudicilik acaba niye?

Yüzlerce ağaca soykırım yapıldı diyen çevreci(?) T. Dursun, Hz. Peygamberin(a.s) bunu geçimlerini hurmadan sağlayan Yahudilerin direnişlerini kırmak, teslim olmalarını sağlamak ve her komutanın ordusunu az zayiatla başarıya ulaştırmak için ne yapılması gerekirse onu yaptığını anlamasını beklemiyoruz zaten.

Bizzat kendisi elleriyle yüzlerce hurmayı diken, “Savaşta çocuklara, kadınlara, yaşlılara, ağaçlara zarar vermeyin.”, “Kıyametin koptuğunu görürseniz elinizde fidan varsa onu diken” diyen Hz. Peygamberin bu yönünü ortaya çıkarmasını da kendisinden beklemek abesle iştigal olur. Ateist, ateistliğini yapar.

Safiye, Kurayza liderin kızı, Nadir kabilesinin liderinin karısıydı. Babası ve kocası ölmüş, kendisi de esir edilmişti. Dıhyetü’l Kelbi gelerek bir hizmetçi istemiş Hz. Peygamber de “Bizzat giderek bir tane al.” Diyerek tercihi Kelbi’ye bırakmış o da giderek Safiye’yi almıştı. Daha sonra bir Müslüman gelerek bu seçime Safiyye’nin konumunu göstererek itiraz etmiş ve Safiyye ile Hz. Peygamberin evlenmesinin doğru olacağını söylemiştir. (Müslim 4/546)

Hz. Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned, 3/138)

Hz. Safiyye, şu rivayeti nakleder: “Hz. Muhammed, Medine’ye hicretten sonra babamla amcam O’nu dinlemeye gitti. Döndükten sonra amcam, babama “O mu?” (Yani beklediğimiz peygamber mi?) diye sordu. Babamda “Vallahi “O” diye cevap verdi. Amcam “Peki ne yapacağız?” diye sordu. Babam: “Vallahi ben yaşadığım müddetçe ona iman etmeyeceğim.” Diye cevap verdi.

İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıkta T.DURSUN dan daha ileri olan Oryantalist Leoni Caetani bile: “Muhammed'in, dâima nefsine ve ihtirasına hâkim olmayı bilen adamlardan biri olduğunu ispat etmek zor bir şey değildir.”

“Evliliklerinden birçoğu bazı kabilelerin sevgi ve yakınlığını çekmek yahut taraftarlarından bazılarını daha sıkı bağlarla bağlamak gibi bir siyasî bir düşünceyle yapılmıştı.”

Welhausen isbat etti ki, eski Araplarda bir zaferin tam ve hakikî sayılabilmesi için, yenilenlerden birinin kızının, galip gelenin eşi olması gerekirdi. Muhammed'in harp meydanlarındaki evliliklerini bu âdet bize açıklar.” (İslam Tarihi, A. KÖKSAL, 9/290)

Dedikten sonra Dursun’un şapkasını çıkarıp üstadı Leoni Caetani’n önünde susması gerekirdi. Ayrıca, Tarih boyunca Avrupa-Asya-Afrika'da hatta Osmanlı'da bu tür evlilik örnekleri çok fazladır.

2.1- "Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılma rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırlamıştır. Hayber seferine giriştiği tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hayber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat ve Kadın"ın savunması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.) diyen Dursun Sadece yukarıda Beni Kurayza’ya verilen hakları görseydi acaba tavrı değişir miydi? Hiç sanmıyorum “gavur gavurluğundan vazgeçmez ama bu onun ve İlhan Arsel’in İslam tarihinden ne kadar haberdar olduğunu gösterir. Dursun için biraz geç ama İ.Arsel üstatlarından L. Caetani’yi birkaç daha okusa iyi olur. Cehaletten kurtulur hiç olmazsa.

2.2- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarım, sevdiklerini öldürttüğü bir kadını (Safiyye'yi), o acılı gününde koynuna nasıl alabilmişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Diyen Dursun, Safiye’nin Yahudi akrabalarının yanına gitme hakkı varken gitmeyip, peygamberle evlenmesini okuyucusundan gizlemiştir.

Ayrıca Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba' mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir. (İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)

Nerede ne zaman ne yapacaklarını sana mı soracaklardı?
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/safiyyeolayi.htm

11-Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) :
Resulullah İslâm’a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs’tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca, Resulullah Mariye’yi kendisine almıştı. Bilahare azad ederek, onunla evlenmiştir ki, oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.
Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te’sir icra etti. Müslümanlarla Mısır’daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz. Peygamber’le evli oluşudur.
Kaynak: http://www.resulullah.org/altsayfa.php?s=yazi_oku&id=139
12-Meymune:
Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz’in amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor." yorumunu yaptılar.

Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi, yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu hâlde Mekke’de müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve Mekkeliler’e karşı bir jest yapma vardır.
Kaynak: http://www.resulullah.org/altsayfa.php?s=yazi_oku&id=139

Yukarıda da kısaca görüldüğü gibi Peygamberin evlilikleri, siyasi ve sosyal sebeplere dayalıdır. Müslümanların 10 yıl gibi kısa bir sürede Arabistan yarımadasına hâkim olmalarının altında yatan sebeplerden birisi de budur. Hz. Peygamberin evli kaldığı sürelere, evlendiğinde kaç yaşında olduğuna ve evlendiği kadınların yaşlarına bakılırsa mesele "buzağı altında, öküz arayan" Dursun gibilerin aktarmaya çalıştığından daha faklı olduğu görülecektir.
Kaynak: http://www.sadabat.net/ateizm/hzmuhammedinevlilikleri.htm


İşte tüm evlilikler, iddialar ve cevaplar bunlar. Özellikle sadabat.net sitesine çok teşekkür ediyoruz bu tip aydınlatıcı yazılar yazdıkları için.

Burada belirtmekte fayda var çok kadınla evlilik zannedildiği gibi İslamiyetin icad ettiği birşey değildir. İslam öncesi arap geleneği daha doğusu neredeyse tüm dünyanın geleneğidir. İslam bunu haram kılmamış çünkü doğrudan haram kılacak birşey yok ama açıkça tavsiye etmemiştir

Nisa 3. Eğer yetimlere karşı adil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman, size helal olan [diğer] kadınlardan (3) biri ile evlenin –[hatta] ikisi, üçü veya dördü [ile]; ama onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman [sadece] bir tane ile– yahut meşru şekilde sahip olduklarınız (4) ile (evlenin). Bu, doğru yoldan sapmamanız için daha uygundur.

3 - Lafzen, "sizin için iyi ve güzel olanlar"dan -Yani, bu surenin 22-23. ayetlerinde sıralanan yasaklanmış olanlar dışındaki kadınlardan (Zemahşerî, Râzî). Hz. Peygamber'in dul eşi Hz. Ayşe tarafından yapılan bir yoruma göre bu, yeterli mehir verme gücü bulunmayan veya mehir vermeye hazır olmayan velilerinin evlenmek istediği yetim kızların (farazî) durumuna işaret etmektedir. Bunun anlamı, sözkonusu velilerin böyle bir adaletsizlikten kendilerini korumaları ve onlar yerine başka kadınlarla evlenmeleri gerektiğidir (karş. Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr; Müslim ile Neseî). Ancak bu ayetin açıklanması konusunda Hz. Ayşe'nin çağdaşlarının tümü kendisiyle aynı kanaatte değillerdi. Bu bakımdan Sa‘îd b. Cübeyr, Katâde ve diğer Tâbiîn'e göre yukarıdaki pasajın anlamı şudur: "Nasıl ki yetimlerin haklarına tecavüz etmekten haklı olarak çekiniyorsanız, aynı şekilde evlenmeye niyetlendiğiniz kadınların hak ve çıkarları için de aynı ihtimamı göstermelisiniz". Taberî, bu pasaj ile ilgili yorumunda, yukarıdaki açıklamanın değişik bazı şekillerini nakleder ve onu kesin olarak tasvip ettiğini belirtir. 4 - Lafzen, "sağ ellerinizin sahip oldukları" -Yani, Allah yolunda girişilen bir savaşta esir alınanlar (bu konuda bkz. sure 2, not 167 ve 168, sure 8, not 72). Açıktır ki "ikisi, üçü veya dördü (ile); ama ... korkarsanız" ibaresi, hem cümlenin ilk bölümünde değinilen hür kadınlar, hem de esirler -çünkü bu her iki isim de "evlenin" emir-fiili ile bağlantılı olarak kullanılmaktadır- ile ilgili bir yan cümleciktir. Böylece cümlenin tümü şu anlama gelir: "Size helal olan [diğer] kadınlar arasından veya meşru şekilde sahibi olduklarınız [arasın]dan biri ile evlenin; [hatta] ikisi, üçü ya da dördü [ile]. Ama onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, [sadece] bir tane [ile]". Bununla, kadınların hür mü yoksa menşe itibariyle esir mi olduğuna bakılmaksızın evlenilecek kadın sayısının dördü geçmemesi îma edilmektedir. Muhammed Abduh, yukarıdaki ayeti işte bu şekilde anlamıştır (bkz. Menâr IV, 350). Bu görüş, ayrıca hem bu surenin 25. ayeti, hem de kadın esirler ile evlilikten bahseden 24:32. ayet ile desteklenmiştir. Yaygın görüşün ve geçen yüzyıllardaki pek çok Müslümanın uygulamasının aksine, ne Kur'an ne de Hz. Peygamber'in örnek hayatı, evliliğe dayanmayan cinsel ilişkiye hiçbir şekilde izin vermemektedir. Birden fazla (azamî dörde kadar) evliliğe izin verilmesine gelince, bu, "Onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman [sadece] bir tane ile [evlenin]" hükmü ile öylesine sınırlandırılmıştır ki böylesi çok evlilikten yalnızca çok istisnaî durumlarda ve istisnaî şartlar altında söz edilebilir (bkz. 24:32'nin ilk cümleciği ve ilgili 42. not). Aynı iznin neden kadınlara verilmediği de sorulabilir. Ama cevabı basittir: Kadın-erkek ilişkilerini etkileyen ruhsal sevgi faktörüne rağmen cinsel isteği belirleyici biyolojik faktör, her iki cinste de üremedir; ve kadın bir defada sadece bir erkekten hamile kalıp diğerine hamile kalmadan önce dokuz ay beklemek zorunda olduğu halde bir erkek her kadınla birlikteliğinden çocuk babası olabilir. Böylece eğer kadına fıtraten çok-evlilik içgüdüsü verilmiş olsaydı sadece israfta bulunulmuş olurdu; ama erkeğin çok-evlilik eğilimi, biyolojik bir temele sahip bulunmaktadır. Açıktır ki biyolojik faktör, evlilikteki sevginin unsurlarından yalnızca bir tanesidir ve elbette her zaman en önemlisi değildir; ama yine de temel bir faktördür ve bu nedenle de evlilik kurumunun belirleyicisidir. İnsan tabiatını daima hesaba katan bir geniş-görüşlülükle İslam Şeriatı, erkeğin birden fazla kadın sahibi olmasına izin verip kadının bir defada birden fazla erkek ile evlenmesine müsaade etmeyerek sadece evliliğin sosyo-biyolojik işlevini (neslin korunması da dahil) korumayı amaçlar; oysa ölçülemez olan ve bu nedenle hukukun kapsamı dışında kalan evliliğin ruhsal yönü, tarafların tercihine bırakılmıştır. İslam'da evlilik tamamen serbest bir sözleşmeye dayandığından, boşanma başvurusu, her iki tarafa da daima açıktır. (Evliliğin kadın tarafından sona erdirilmesi konusunda bkz. sure 2, not 218.)

Efendimizin hanımlarının kendi vefatından sonra evleneneme durumları ile ilgili de bir iddia var. Bu noktada
eski bir yazımızdan alıntı yaparak bu iddiayı da ele alalım.

Bildiğiniz gibi Efendimizin Hanımlarının kendi vefatından sonra evlenmesi yasaklanmıştır ilahi bir hükümle. Hemen ayeti okuyoruz:

AHZAB 6. Peygamber, müminler üzerinde, onlar[ın kendileri üzerinde sahip olduğun]dan daha büyük hak sahibidir, ve [o'nu bir baba gibi gördüklerinden] Peygamber'in eşleri onların anneleridir: (8) [bu şekilde] yakın olanlar, Allah'ın buyruğu gereğince, birbirleri üzerinde [Yesrib'deki] müminlerden ve [Allah rızası için oraya] göç etmiş olanlardan daha fazla hak sahibidirler. (9) Ancak [öteki] yakın dostlarınıza karşı da (10) en güzel şekilde davranmalısınız: bu [da] Allah'ın buyruğu gereğidir.

8 - Bu ayet, daha önce iradî ve tercihe dayalı ilişkilerin (kan bağına dayalı yakınlıklardan farklı şekilde) anılması ile bağlantılı olarak, tercihe dayalı manevî ilişkinin en üst tezahürüne işaret etmektedir: yani, Allah'tan vahiy alan Peygamber ile onun izinden gitmeyi özgürce kabul eden kişi arasındaki ilişkiye. Bu konuda Hz. Peygamber'den şu Hadis rivayet edilir: "Beni kendinize babanızdan, çocuklarınızdan ve bütün insanlıktan daha yakın görmedikçe hiç biriniz gerçek mümin olamazsınız." (Enes'den naklen Buhârî ve Müslim ve benzer rivayetlerle öteki Hadis külliyatı.) Bütün Sahâbe, Hz. Peygamber'i toplumun manevî babası olarak görürdü. Bir kısmı -mesela İbni Mes‘ûd (Zemahşerî'den naklen) yahut Ubey b. Ka‘b, İbni ‘Abbâs ve Mu‘âviye (İbni Kesîr'den naklen)- yukarıdaki ayeti, "o'nu babaları [olarak] gördüklerinden" açıklayıcı ifadesini eklemeden okumazdı. Tâbi‘în'in büyük kısmı da -Mücâhid, Katâde, ‘İkrime ve Hasan Basrî de dahil olmak üzere (karş. Taberî ve İbni Kesîr)- aynı şeyi yapardı: bu açıklamayı parantez içinde eklememin sebebi budur. (Yine bu surenin 40. ayetine ve buna ait 50. nota bkz.) Hz. Peygamber'in eşlerinin "müminlerin anneleri" olma konumlarına gelince, bu, Allah'ın Elçisi'nin hayatının en mahrem tarafını paylaşmış olmalarından kaynaklanır. Bunun sonucu olarak onlar, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra yeniden evlenemezlerdi (bkz. aşağıdaki 53. ayet), çünkü bütün müminler onların manevî "evlatlar"ı idi.

9 - Bkz. 8:75'in son cümlesine ait not 86. O notta açıklandığı gibi, bu iki ayete (8:75 ve 33:6) miras kanunları açısından bakıldığında tatmin edici bir açıklama getirilemez: sözkonusu ayetleri bu açıdan yorumlama çabaları, Kur'an söyleminin mantıkî yapısını ve iç tutarlılığını zedelemekten başka bir anlam ifade etmez. Diğer taraftan, her iki ayetin temelde benzer (yani, manevî) bir anlama sahip oldukları açıktır. Tek fark, Enfâl suresinin son cümlesinin bütün müminlerin genel anlamdaki kardeşliğini vurgulamasına karşılık, bu ayetin, her mümin ile Allah'ın Rasûlü arasındaki derin ve özel ilişkiyi öne çıkarmasıdır.

10 - Yani, Kur'an'da çok sık vurgulandığı gibi (özellikle de 8:75'de), bütün öteki inananlara karşı (bkz. önceki not): Başka bir deyişle, bir müminin Hz. Peygamber'e karşı beslediği yüce sevgi, "bütün müminler kardeştir" (49:10) gerçeğini gözardı etmesine yol açmamalıdır. Son derece kompleks bir terim olan ve bu bağlamda "en güzel şekilde" diye çevirdiğim ma‘rûf terimi, "güzelliği herkesin kavrayacağı ölçüde bariz olan herhangi bir hareket" olarak tanımlanabilir (Râğıb).

Peygamberimizin Hanımları İslam toplumunun manevi anneleri olarak bildirilmiştir. Müminler ise Onların manevi evlatları... Çünkü onlar İslam karşıtlarının ağızlarına en fazla doladıkları konuları bildirmişlerdir: Mahremiyetlerini.

Elbette bildireceklerdi çünkü O peygamberdi. Kendisi bizzat öğrencilerine tuvalette def-i haceti yaparken uyacakları ölçüye kadar herşeyi büyük bir olgunlukla öğretmişti. Öğrencileri de iktisati hayatlarından, sosyal hayatlarına aile içi ilişkilerinden yemek yeme usulune kadar herşeyi sormuşlardı.

Konumuz tam olarak bu değil. Çelişkili durum olarak nitelendirilmeye çalışılan bir ayet var üstteki ayetle. Okuduğumuz gibi Ahzab 6'da Efendimizin Hanımları müminlerin manevi anneleri oldukları bildirilirken, Efendimizin hiç kimsenin babası olmadığı bildirilmektedir Ahzab 40.da

AHZAB 40. [Ve bilin ki, ey müminler,] Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, (50) fakat o, Allah'ın Elçisi ve bütün Peygamberler'in Sonuncusu'dur. (51) Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

50 - Yani, o bütün toplumun manevî "baba"sıdır (karş. bu surenin 6. ayeti ile ilgili not 8), yoksa yalnız bir kişinin veya belli kişilerin değil: böylece, hasbelkader bir peygamberin fiziksel neslinden gelmiş olmanın, tek başına kişiye bir erdem kazandıracağı anlayışı reddedilmiş olmaktadır.

51 - Yani, mühürün (hâtem) bir dökümanın sonunu göstermesi gibi, o da peygamberlerin sonuncusudur. Hâtem terimi, bu anlamının yanında, aynı zamanda bir şeyin "sonu" veya "sonucu" anlamındaki hitâm ile de eş anlamlıdır: Bundan, Muhammed (s) aracılığıyla vahyedilen mesajın -Kur'an'ın- bütün ilahî vahiylerin sonu ve özü olarak görülmesi gerektiği anlamı çıkarılır (karş. 5:48'in ikinci paragrafının ilk cümlesi ile ilgili not 66 ve 7:158 ile ilgili not 126). Ayrıca bkz. 21:107, not 102.

Aslında bu ayeti zikredilirken hemen öncesinde gelen evlatlığı Zeyd'in hanımı Zeynep ile evlenmesi olayına atıfta bulunulduğu bildirilmektedir çeşitli müfessirler tarafından ama biz bu iki ayeti neden hanımları manevi ana olurken Efendimizin baba olmuyor sorusununa cevap verme adına birlikte kullanacağız.

El-cevap: Efendimiz zaten manevi babalarıdır. Fakat Efendimizin hanımlarının manevi ana olması özel bir durumdur ve bu durum ise Efendimiz'den kaynaklanmaktadır. Oysaki Efendimizin özel durumu hanımlarından değil Cenab-ı Hakk'ın kendisinden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca bir kimsenin bir şekilde akraba yahutta başka bir bağ ile Efendimizin hanımlarının soyundan olması önemli değil iken, bizzat Efendimizn soyundan olması çok büyük öneme sahipmiş izlenimi uyandırabilmektedir. Hatta ehl-i şia'nın bazı mezheplerince yönetim yalnızca Peygamberimizin soyundan gelenlerin hakkıdır. Şu anda bile. (anti-paratez belirteyim İslam toplumunda değer verilen seyyid kavramının kendi şahsi fikrimce aslunda hiçbir değeri olmadığını bildirmek isterim nacizane.)

Oysa ki Ahzab 40 Efendimizin Cenab-ı Hakk'tan kaynaklanan özel durumunu göz önüne alarak Efendimizin kimsenin biyolojik olarak baba hükmünde bakılamayacağı bildirilmiştir

Ahzab 6. da ise Efendimizin Hanımlarının Efendimizden kaynaklanan özel durumları göz önüne alınarak müminlerin manevi anneleri olarak bildirilmiştir. Ve Efendimizden kaynaklanan özel durumları nedeni ile Efendimiz öldükten sonra evlenmeleri doğru bulunmamıştır.
(AllahuAlem)

Yani Efendimiz ile Efendimizin hanımları bir değildir. Birbiri ile kıyas ederek Kur'andaki hükümlere bakamazsınız. Niye o öyle ama bu böyle değil diyemezseniz. Yaparsanız hata ederseniz. Benden uyarması.

3-) Sonuç

Gördüğünüz gibi Peygamberimiz hayatının büyük bir çoğunluğunu tek eşli ve dul olarak geçirmiştir. Son dönemde yaptığı evlilikler ise çoğunlukla onun himayesine aldığı bakılmaya muhtaç yaşlı hanımlar ve onların evladlarıdır. Hz. Hatice'den sonra yaptığı 11 evliliğinin 7'si 50-65 yaşları arasında değişen bayanlardı. Ve Hz Aişe dışındakilerin hepsi ise dul idi.

Bu evlilikleri cinsel eksenli düşünmek, cinsellikten başka hiçbir şey düşünmeyen zihinlerin işidir. Bizim göstermek istediğimiz ise Efendimizin aynı tüm Peygamberler gibi hayatlarındaki değişmez kaide işlemiş ve bu durum onun için sıkıntıdan başka birşey olmamıştır. Her evliliği aslında başka bir problem başka bir sorumluluktur. Yani çok kadınla evliliği görülüyor ki asla onu mutlu eden bir gelişme değil aksine yapılması gereken bir vazife idi. Cinsel eksenli düşünmek ise yalnızca art niyettir, demagojidir.

Bu evliliklerin ardındaki sır ise onun hayatı boyunca bitmeyen çilesinin evinin içindeki durumudur.
Turan Dursun'un bilerek argo ifadelerle tercüme ettiği Hz. Aişenin şu sözü bize neden bu evliliklerin yapıldığını izah etmekte:

"Son zamanlarda yetişen en büyük âlimlerden olan Molla Sadreddin YÜKSEL şöyle der: “Hz. Âişe'nin söylediği sözden maksadı şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber'e hibe eden kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah c.c. gerçekten Onun arzu ve isteğini —meselâ eşleri arasında nöbet usulünün uygulanmasından muaf tutulmasını— süratle yerine getiriyor. Artık ben de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O'nu da —Peygamberi de— rahatsız edebilirdi.”"


Efendimizin evlilikleri aslında onun cihad yapmasından ya da saldırılara uğramasından ya da toplum içinde kınanmasında hiçbir farkı yoktur. O'nun için bir sıkıntı bir imtihandı. Böyle olduğu için nasıl cihad sırasında ya da tebliğ sırasında Allah'ın yardımı ve yol gösteren ayetleri eksik olmamışsa özel hayatını düzenlenmesi konusunda da bu ayetler eksik olmamıştır.

Mesela en tartışmalı olanı, Ahzab 51. Efendimizin cinsel ilişki sırası ile alakalı yaşanan bir sıkıntı ile alakalı.

Ahzab 51. [Şunu bil ki,] onlardan dilediğini bir süre yanından uzaklaştırabilirsin ve dilediğini de yanına alabilirsin; ve [bir süre] uzaklaştırdıklarından birini yeniden istemende bir vebal yoktur: (62) bu, [seni her gördüklerinde] gözlerinin parlamasını (63) ve [gözden çıkarıldıkları zaman] üzülmemelerini ve onlara vermek zorunda olduğun her şeyden hoşnutluk duymalarını sağlar: çünkü [yalnız] Allah kalplerinizden geçeni bilir; ve Allah her şeyi bilendir, halîmdir. (64)

62 - Böylece Hz. Peygamber'e, doğuştan adalet duygusuna sahip olmasına ve her zaman eşlerine mutlak bir eşitlik duygusuyla yaklaştığını hissettirecek şekilde davranmasına rağmen, onlara karşı kocalık mükellefiyetlerinde katı bir "dönüşüm" (rotation) kuralına uymak zorunda olmadığı söylenmektedir.

63 - Yani, Hz. Peygamber onlardan birine ne zaman yaklaşsa, bunu kocalık "sorumluluğu"nun bir gereği olarak değil de, içten gelen bir şefkat ve sevgi ile yaptığına kesinlikle emin olduklarından.

64 - İbni Hanbel'in Müsned'inde Hz. Ayşe'den rivayet edilen bir Hadis'e göre "Hz. Peygamber, sevgisini eşleri arasında eşit bir şekilde paylaştırır ve şöyle dua ederdi: Ey Allah'ım, ben elimden geleni yapıyorum, öyleyse benim elimde olmayıp [yalnızca] Senin kudretinde bulunan bir şey[i yapamadığım]dan dolayı beni sorumlu tutma!" -bu şekilde kalbinin içindekine, yani [eşlerinden] bir kısmını ötekilerden daha fazla sevmesine işaret etmek istiyordu.

İddia şu:
Allah’ın işi gücü yok da, Muhammed’in cinsel ilişkilerine bir düzen getiriyor. Bu ayette diğer Müslüman’lara en ufak bir uyarı veya yarar yok. Sünnete uyarak onlar da karılarını istedikleri sıra ile düzmeleri dışında, tabii..
Kaynak: Ateist bir siteden alıntı.

Peki Kur'an'ı Efendimiz kendi yazdı ise böyle özel birşeyi neden Kur'an'a koysun. Kendisi zaten bu kuralı kendiliğinden koyabilirdi. Hanımları bu iddia sahibi gibi ateist değillerdi. O'nun sözünü zaten her şekilde dinliyorlardı aynı tüm sahabeler gibi.

Aslında bu ayet en fazla şüphe yaratan ayet gibi duruyorsa da; gören gözler için Peygamberliğin en büyük delillerinden, kitabı kendisinin yazmadığının en açık delillerinden biridir. Çünkü hiç kimse ama hiç kimse böylesi özel bir durumu, kendi özel hayatını başkalarına açıklamak istemez. Daha önceki kutsal kitaplar gibi Kur'an'ın da nesilden nesile okunacağını bilen biri ne diye kendi özel halini açık etsin. Ağzından çıkan herşey zaten kural iken.

Bu ayet aslında benim burada savunduğunu desteklemesi açısından çok büyük bir delildir.
Konu her ne olursa olsun İlahi sıkıntı var ise İlahi yol gösterme de vardır.
Nasıl ki müşrikler ile tartışırken cevap ayetleri var ise ilahi yardım olarak.
Nasıl ki cihad ederken moral ve destek ayetleri var ise ilahi yardım olarak.
Aynı şekilde özel hayatını ilahi bir şekilde idame ettiren Efendimize aile içinde yaşadığı problemleri ve huzursuzlukları aşma husunda da ilahi yardım bulunmaktadır. İşin ilginci bu vazifenin fedakarlık taşıması peygamberlikten sonraki evliliklerinde kendini göstermektedir. Her evlilik beraberinde problemleri de getirdi. Peygamberimiz dualarında da zaten devamlı olarak kendisinin adaletli olmak için elinden geleni yaptığını bildirmesi ise çok manidardır. İnsana dair kıskançlık, huysuzluk ve diğer bütün hanımlarının sorunları ise ilahi kaideler ile aşılmıştır. Şahsi olarak koyabilceği kaideler ile de aşılabilirdi ama ilahi kaidelerle aşılmıştır çünkü kendisi evliliklerini şahsi istekleri için değil fedakarlığı ve sorumluluktan kaçmamasında dolayı yapmıştır. Eğer şahsi isteklerle evlilik yapmış olsa idi emin olun bu ayetlerinde hiçbiri olmaz idi.

Dikkat ederseniz Efendimiz Hz. Hatice ile peygamberlik geldikten sonra 10 yıl daha birlikte olmuştur ama Hz. Hatice ile ilgili evliliğini düzenleyen hiçbir ayet yoktur. Ki Hz. Hatice ile birlikteliğinde de belli başlı sorunlar ile uğraşmaktaydı. Örneğin çok kadınla evliliğin gelenek olduğu o toplumda bir sürü evlenme teklifi almasına hatta Hz. Hatice'nin bizzat Efendimize de kendisinin yaşlandığını söyleyerek izin vermesine rağmen kendisi evlenmemiştir. Yani çözümü kendisi sağlamıştır, kararı kendisi vermiştir. Çünkü Hz. Hatice ile evlilik kararını da kendisi vermiş idi.

Velhasılı Kelam;
Başkasının özel hayatını bilip o konu hakkında spekulasyon yapmak, argo muhabbet yapmak dünyanın en kolay işidir. Herkes de pûr dikkat dinler zaten. Magazin haberlerinin dünyanın en populer haberleri olması boşuna değildir. Onun için zaten asla ve kati suretle hiçkimse özelinin bilinmesini istemez. Bunun için direnir.

Kur'an'ın genel uslubuna bakılırsa ve ayetlerin geliş nedenleri incelenirse Efendimizin şahsı ve özeli ilgili bu tip ayetlerin neden var olduğu daha iyi anlaşılır kanaatindeyim.

Sözün özü; bu evlilikler asla ve kati suretle kendimizde hissettiğimiz gibi cinsel eksenli olmamıştır. Evlenilen 12 hanımın 7 tanesinin Efendimizden büyük yada yaşıt ve 50-65 yaşları arasında çocuklu olması zaten herşeyi göstermekte ; Hz. Aişe dışındakilerin ise hepsi dul bayanlardı. Hz. Aişe'nin özel durumu ise yukarda izah edilmiştir.

Son söz olarak bu izahatlar zaten bütün sorulara cevap vermektedir ama özel olarak Hz. Muhammed'i(s.a.v) mübarek bir insan olarak kabul etmeyenlere tavsiyem yiğidi öldür ama hakkını ver atasözünü anlamına bir daha baksınlar.

ENCODEUM
TRADITION OF HIDDEN KNOWLEDGE

12 Mayıs 2007 Cumartesi

AHİR ZAMAN HADİSLERİ İLE İLGİLENENLERE UZMANLIK SORUSU

Naim b. Hammad, Ebu Cafer'den tahric etti, O(s.a.v) şöyle dedi: "Beni Haşimde'den sağ avucunda ben bulunan bir genç, siyah bayraklılarla Horasan'dan çıkar, onun önünde Şuayb b. Salih bulunur ve Süfyani ordusu ile savaşır onları hezimete uğratır." Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler - AHİR ZAMAN MEHDİSİNİN ALAMETLERİ syf:63
İlginç; rivayete göre (ki rivayetin sahihliğini(sağlamlığını) bilmiyoruz ama bunun gibi siyah sancaklı hadisleri çoktur) doğudan "siyah sancaklı" bir grup çıkacakmış.

Bu zamanda bu kadar çok dillendirilen siyah sancak fikrinden habersiz müslüman görmek kolay değil, ki bazıları İslamiyetle ilgilenmese bile maşallah bu hadislerle baya bi içli dışlı, e tabi gelecekten, özel bilgilerden haberdar olduğunu sanma insana ayrı bir hava katıyor.

Birçok kişi de tip bu hadislere bakarak kendine siyah sancaklı diyor.

O zaman kendine siyah sancaklı diyenler yada diyeceklere benden bir soru.

"Siyah sancak" tabiri, fikri Peygamberimiz'in değil çünkü o gelecekteki insanlara bakarak konuştu. Evet, tarih içinde "siyah sancak" tabirini ilk söyleyen peygamber oluyor ama bu gelecekten bir haber yani kendisinin tasarladığı yada ürettiği bir fikir olmamalı. Onlarda siyah bir bayrak görüyor. E İslamdan bi haberlerin bile ahir zaman hadislerini bilip konuştuğu günümüz toplumunda İslam için savaşacak ordu mesuplarının bu hadisleri bilmemesine imkan yok, o zaman da gelecekteki insanlar da düşünerek birşey bulmuş yada karar vermiş değiller çünkü onlar da Peygamberden duyuyorlar ve siyah bir bayrağı kendilerine sancak yapıyorlar.

Yani, "Siyah bayrak" tabirinin sahibi peygamber değil çünkü O gelecektekini gördü; gelecektekiler de değil çünkü onlar da ilk peygamberden duydu.

Bu durumda, siyah sancak fikri kime ait?

07 Mayıs 2007 Pazartesi

İslamiyet ve İdeoloji: Zeytin Dağına Bir Yolculuk

1. Müslüman Olmak Nedir? Ne değildir? (Taklidi ve Tahkiki imana NEFS ve RUH üzerinden tasavvufi bir bakış)
2. Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir? (Ruh’a Daha Yakından Bakış ve İlk Yazıya Tenkit)
3. Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?(Sapıklığa Farklı ve Derinlemesine Bir Bakış)
4. NEDEN YARATILDIK SORUSUNA ALLAH'IN İSİMLERİ ÜZERİNDEN BİR CEVAP

Yukarda, 5 başlıkta topladığım "müslüman olmak nedir" yazı dizisinin ilk dört bölümünün linkleri bulunmakta. Şimdi okuyacağınız ise beşincisi ve sonuncusu olacak inşallah. Seriye taklid-i ve tahkik-i imanı, insanı oluşturan parçalar(nefs+ruh+akıl) üzerinden izah ederek başladık. Daha sonra Ruh'u anlamaya çalıştık biraz biraz. Hemen akabinde günahkar olma ile sapıklığın farkını işlemeye çalıştık. En sonda ise Rabbimizi tanımaya ve neden yaratıldığımızı Esma'ül Husna üzerinden sorgulamaya çalıştık çok zorlanarak da olsa. Bundan önceki yazıların toplamında insanı ve yaradanı anlatmaya çalıştık fakat bu dizi de eksik son bir halka var ki o da Rabbi insana ne buyuruyor ve ne vaad ediyor. Onu da bu yazı ile izah etmeye çalışıp bitireceğiz inşallah. Ayrıca bu yazı bundan önceki dört yazıda neyi neden savunduğumu çok daha net ve detaylı anlatacak inşallah. Sonuna kadar gitmenizi tavsiye ederim. Bundan sonrası ise tefekkür ve tasdiğimize kalmış. İnşallah Allah tasdiğimizi yani şehadetimiz kabul eder.

Bu yazı boyunca İslamın tüm diğer fikirlerden ayrım noktasını ve aslında tüm diğer fikirlerin temelde yahudilikten çıktığını görmeye çalışacaz inşallah.. İlk yazıda demiştik ki:" (...)Bu konuyu çözersek evreni, insanı, ayetlerin bize gösterdiğini, putpersetliği, tarihsel olayları hatta siyasi olayları çok rahatlıkla çözeriz" Bakalım doğru mu demişiz. Yazı boyunca bize yol gösteren bir kitap olacak; bir Harun Yahya harikası: "Yeni Masonik Düzen".

Hiç lafı uzatmadan sözü Harun Yahya'ya bırakıyoruz. Sonra yorumlamaya başlıyacaz inşallah.

Din ve İdeoloji ya da
Gerçek Cennet ve Sahte Yeryüzü Cennetleri

Avrupa toplumları Aydınlanma felsefesiyle tanışana kadar, bu toplumların aklında pek fazla çözülmemiş sorular yoktu. İnsanın ne olduğu, hayatın ne anlam taşıdığı, insanın nasıl doğruyu bulabileceği ve neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda farklı düşünceler taşımıyorlardı. Bu soruların cevapları din tarafından verilir; yetkisini yine dini kıstaslardan alan yöneticiler, insanları yönetirdi. Din ahlakının insana öğrettiği temel değerlerin başında da, az önce vurguladığımız gibi, yeryüzünün insan için geçici bir yurt olduğu ve ölümden sonra sonsuz bir hayatın varlığı, insanın bu asıl yurt için çalışması gerektiği, kısaca ahiret inancı geliyordu.

Aydınlanma ise din ahlakını ortadan kaldırdı. Bu durumda yukarıda sözünü ettiğimiz sorulara yeni cevaplar aranmaya ve verilmeye başlandı. İdeolojiler böyle doğdu. Burada ilginç olan, Aydınlanma sonucu doğan bütün ideolojilerin de liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk, faşizm gibi hayatın, insanın ve dünyanın ne olduğu konusunda ortak bir "dindışı"lıkta (sekülerizm) buluşması. Diğer bir deyişle, hepsinin, dinin insana gösterdiği temel hedef olan Cennet'ten yüz çevirip, insanlara "yeryüzü cennetleri" vaad etmesi, insanın ölümden sonra neleri yaşayacağını göz ardı edip, yalnızca dünyada neler yaşayacağı ile ilgilenmesi.

Evet, Aydınlanma akımının getirdiği en önemli kavram, gerçekte bu "yeryüzü cenneti" kavramıydı. Aydınlanmacılar, ölümden sonra bir mükemmel hayat beklemenin yanlış olduğunu ve "Cennet"in, insan çabası ile yeryüzünde de oluşturabileceğini öne sürdüler. (İslam'a göre de yeryüzünde adil ve mutlu bir yaşam kurulabilir, ancak bu asla Cennet'in kendisi olamaz, onun bir örneği olabilir.)

Bizim için burada önemli olan, Avrupa toplumlarını Teslis gibi sapkın inançlar da içermesine rağmen ölümden sonrasını öngören bir dini bırakıp, yeryüzü cennetlerine kimin, daha doğrusu hangi anlayış biçiminin yönelttiği.

Aydınlanma felsefesinin mimarları aslında Katolik düşüncesini reddederken "dinsiz"leşmiyor, tam tersine yeni ve daha farklı bir "din"i kabul ediyorlardı. Bu yeni din de ilahları ve putları vardı. Aydınlanmacılar'ın çoğu bir yaratıcının varlığını kabul eden "deist"lerdi. Hıristiyanlıkla bu yeni dinin arasındaki asıl önemli fark, ölümden sonra yaşam (ahiret) düşüncesinin reddedilmesiydi. Kısaca, ideolojilerle birlikte, "yeryüzü cennetleri"ni hedef seçen "ahiretsiz din"ler ortaya çıktı.

Peki acaba Aydınlanmacılar'ın bu "ahiretsiz din" düşüncesine kapılmalarına sebep olan düşünce nedir? Acaba Aydınlanmacılar'ı etkileyen bir medeniyet ve düşünce biçimi, "yeryüzü cennetleri"ni çoktandır arayan bir "din" var mıydı acaba? Bu soruya ışık tutabilecek bir yorumu, Bosnalı Müslümanların lideri ve önemli bir İslam düşünürü olan Aliya İzzetbegoviç yapıyor:

Dinler arasında Yahudilik dünyevi, 'sol eğilim'i oluşturuyor. Dünyevi cennet perspektifini vaad eden ve sonradan ortaya atılan bütün Yahudi teorileri bu eğilimden ileri gelmiştir. 'Eyüp Kitabı' daha bu dünyada gerçekleşmesi gereken adaletin rüyasıdır. Yani öbür dünyada değil, bu dünyada ve hemen şimdi!... Hz. İsa'nın gelmesinden önce Yahudiler, geleceğini haber verdikleri Tanrı Melekutunu hıristiyanlar gibi ahirette değil, bu dünyada bekliyorlardı. Yahudi dini (apocalyptic) edebiyatında Mesih öç alan ve adaleti uygulayan kişi olarak övülmektedir... Doğru dürüst olanların mutsuz oldukları bir dünya anlamsızdır. Yahudi adaletinin ve her 'sosyal' adaletin esas tutumu işte budur. Burada, yani bu dünyadaki cennet fikri özünde Yahudidir ve sadece içeriği bakımından değil, kaynağı bakımından da öyledir. 'Geçmiş ve gelecek tarih için Yahudi kalıbı, bütün devirlerde ezilenlere ve mutsuzlara kuvvetli bir çağrıdan ibarettir. Bu kalıbı Aziz Augustin Hıristiyanlığa, Marks ise sosyalizme aktarmıştır. (B. Russell, The History of Western Philosophy) 'Yeryüzünde cennet' isteyen bütün ihtilaller, ütopyalar, sosyalizmler ve diğer akımlar özünde Eski Ahit (Tevrat) kaynaklıdır, Yahudi kökenlidir.(Alia İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, Çev. Salih Şaban, 2.b., İstanbul: Nehir Yayınları, Haziran 1993, ss. 275-277)

(...)

Yahudilik; Bir Din mi, Yoksa İdeoloji mi?

Tüm bu incelediğimiz bilgilerin ardından, İbrani öğretisinin kendisinin ne olduğu sorusuyla karşılaşıyoruz.

Din ve ideolojiler arasındaki en önemli farka yazının başında değindik: Din, insanlara, bu dünyadaki yaşamın geçici bir yaşam olduğunu, asıl amacın bu dünyayı yaratan Allah'ın rızasına uygun davranmak, O'na kulluk etmek ve öteki dünyadaki (ahiret) Cennet'i kazanmak olduğunu haber verir. Buna karşılık, ideolojiler, insanlara bu dünyada mutlu bir yaşam vaadederler, insanların Allah'a karşı sorumlu olduklarını, bu dünyadaki geçici yaşamdan sonra O'na hesap vereceklerini ya reddeder, ya da görmezlikten gelirler. Kısacası, dinin (ki Allah katında tek geçerli din İslam'dır) amaçları ilahidir ve bu dünyayla birlikte, ondan daha da çok, öteki dünyadaki asıl ve sonsuz yaşamı kapsar. İdeoloji ise ilahi değil, dünyevi amaçlara yöneliktir.

Aydınlanma felsefesine temel oluşturan Yahudiliği incelediğimizde, bu "din"in, aslında bir din olmaktan çok, bir ideoloji olduğunu görüyoruz. Irkçı, dünyevi, ilerlemeci ve materyalist bir ideoloji...

Din ve ideoloji arasındaki farkları göz önünde bulundurarak Yahudiliği incelediğimizde, çarpıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz.

Birincisi, Yahudiliğin kendine tabi olanlara neler vaadettiği ve onları ne gibi amaçlara yönelttiğine bakıldığında ortaya çıkmaktadır. Yahudilik, kendine tabii olanları, bu hayatın ardından başlayacak olan asıl ve ebedi bir hayata kavuşturmak gibi bir hedef taşımaz. Tam tersine, Yahudiliğin vaadi yalnızca bu dünya ile sınırlıdır. Kendine tabi olanlara, Mesihi bir dönem vaadeder. Mesihi dönemde vaad edilen de, ruhsal bir kurtuluş değildir (yani Yaratıcı'ya daha çok yakınlaşmak, O'nun rızasını daha çok kazanmak gibi bir hedef yoktur). Mesihi dönemin tek vaadi, dünya egemenliğidir. Yani dünyevi ve materyalist bir hedef. Aynı ideolojiler gibi...

İkincisi, Yahudilik, kendine tabi olanlara, şahsi bir kurtuluş da vaad etmez. Yani, her Yahudi Mesihi dönemi görecek ve dinin "nimet"lerinden yararlanacak şeklinde bir düşünce yoktur. Tam tersine, kurtuluş, bilinmeyen bir gelecekte var olacak olan bir kurtuluştur. Yahudiliğe tabi olanların görevi, bu kurtuluşa katkıda bulunmaktır. Bireyler ölür, gider. Ama önemli olan sonuçta Yahudiliğin kendisinin üstün gelecek olmasıdır.

Bu kuşkusuz, ideolojilerin de vaadidir. Hem sosyalizm, hem de liberalizm, hedeflerine kısa sürede varılacağını öne sürmez; tam tersine, hedeflerin uzak olduğunu, ancak bireylerin kendilerini feda ederek, ilerdeki bir zamanda kurulacak "yeryüzü cenneti" için çalışmalarını emrederler. (Çin Komünist Par- tisi, Çin'in ancak 21. yüzyılın ortasında gerçekten sosyalist bir ülke olacağını, bunun için de çok çalışmak gerektiğini açıklamıştı. Liberallere göre de "vahşi kapitalizm"den kurtulmak zaman ister; İngiltere'de ikiyüzyıl sürdüğü gibi).

Bir başka deyişle, hem Yahudilikte, hem de ideolojilerde, dünya hayatı, binlerce yıl kesintisiz süren bir hayat olarak anlaşılmakta, bireylere bu uzun görünen hayatın sonunda ulaşılacak bir "yeryüzü cenneti" vaadedilmekte ve bu hedefe yönelik bir "ilerleme" kavramı sunulmaktadır. Oysa, dünya hayatı, ortalama 60-70'er yıllık dilimlerden ibarettir ve tek tek her insan bu dilimi Allah için yaşamakla yükümlüdür. Kendinden öncekilerin ne yaptığının, ya da öldükten sonra "arkasında" ne olduğunun kendisiyle bir ilgisi yoktur. Kuran'da, geçmiş kavimlerin kıssaları anlatılırken, "onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz" (Bakara Suresi, 134) şeklinde buyurulmuştur. Buna karşın, Yahudiler kendilerini binlerce yıldır süren ve nesilden nesile aktarılan bir geleneğin temsilcisi olarak görmektedirler. Yahudilik, bu noktada, bir ideoloji olan muhafazakarlıkla da çok iyi birleşmektedir.

Üçüncüsü, Yahudilik ulusçudur. Bir ulusun, daha doğrusu bir ırkın temsilcisidir ve o ırk için bir "yeryüzü cenneti" kurma hedefindedir. (Mesihi dönemle gelecek olan bu "yeryüzü cenneti", diğer ırklar açısından bir "yeryüzü cehennemi"dir kuşkusuz). İdeolojiler de öyledir; insanların bir kısmına seslenirler, bu "kısım" ise ilahi kıstaslara göre belirlenmiş bir kısım değildir. Ulusçuluk, ırkçılık ve faşizm, açıktır ki yalnızca bir ırka kurtuluş vaadetmektedir. Sosyalizm "proletarya"nın, kapitalizm zenginlerin cennetidir. Oysa dine (İslam'a) göre, insanlar arasında ırk, ulus, sınıf gibi farklar yoktur. Tek fark, ilahi kökenlidir, iman edenlerle etmeyenler arasındadır. Bu da Yahudilikteki gibi aşılmaz bir sınır değildir. Dileyen iman edenlerden olur, dileyen inkar edenlerden.

Dördüncüsü; Yahudilik, aynı ideolojiler gibi kalplere değil, bedenlere seslenir. Yahudilik, yalnızca nelerin yapılması gerektiği üzerinde duran ve "niyet", "ihlas", "Allah rızası" gibi kalbe yönelik İslami kavramlardan hiç haberi olmayan bir öğretidir. Bunun en açık ifadesi, Türk Yahudilerince yayınlanan Şalom gazetesindeki Yahudi düşüncesi ile ilgili bir yazıda yer alıyor:

'Tanrı'ya inanmak' Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Resul Jeremiah bile (16:11) İsrail'in başkaldırısını Tanrı'nın ağzından şöyle anlatır: 'Beni terkettiler ve kanunlarımı uygulamadılar'. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise şöyledir: 'İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar' (Şalom, 8 Mart 1989.)

(...)


Önemli yerlerin aktardığım yazının tamamı buradan okumanızı tavsiye ederim: http://www.harunyahya.org/kitap/YMD/YMD3.html

Yukarda çok güzel bir şekilde izah edildiği gibi (herhangi bir) ideoloji'nin aktardığı şey dünyada mutluluk ve daha fazlasını elde etme üzerinedir. Din'in aktardığı şey ise hiç görmeden bilmeden gidilecek ahiret hayatıdır. Ne demiştik ilk makelemizde :
Nefs yalnızca ister. Başka hiçbişey yapmaz. Devamlı olarak ister. İstediği şeyler dünyevidir.
Peki ikinci makelede Ruh'u anlatırken ne demiştik:
Çünkü Ruhun asıl aşkı dünyada hiç elde edilemeyecek olan şeydir.

Ruh uhreviyi ister, nefs dünyeviyi; ideoloji dünyayı vaad eder, din uhreviyi. Bu noktada şöyle bir izahat yapabiliriz. Bir fikrin din olabilmesi yalnızca uhreviyi vaad etmesi ile, ideoloji olabilmesi ise yalnızca dünyeviyi vaad etmesi ile belli olur. İslamiyet bir din midir peki? Ayetlerin dünya hayatına değer vermeyerek ve mutluluğu ahirette vaad ederek bunu desteklemesi lazım. Kontrol edelim:

Ankebut 64. Bu dünya hayatı sadece bir oyundan ve bir eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşam odur.Ah keşke bilmiş olsalardı.

Muhammed 36. Ancak dünya hayatı oynamak ve oyalanmaktan ibarettir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükafatınızı verir.Ve sizden mallarınızı istemez.

ve daha bir çok ayette bu şekilde tanımlanmıştır dünya hayatı. Dünyada sıkıntı çekmenin ise ahireti isteyenler için kaçınılmaz olduğu açıkça bildirilmiştir. Hiçbir fikir böyle birşeyden bahsetmez. Bahsedemez. İnancın dinden farkı budur işte, her inanç din değildir.

Bakara 213. Sizden öncekilerin çektiğini çekmeden cennete gireceğinizimi sanırsınız.Elçi ve onunla beraber olanların başına öyle sıkıntılar geldiki “Allah’ın yardımı nerde” dediler.Deki Allah’ın yardımı pek yakındır.
Dünyaya hiçbir değer verilmemiştir Kur'an'da. Yalnızca uhrevi olan vaad edilmiştir. Bu da O'nun din olduğunu tasdikler. Oysa ki ideoloji yalnızca dünyevi olanı vaad eder. Etmelidir eğer ideoloji olmayı istiyorsa.

"Peki ikisi birden olmaz mı?"

HAYIR OLMAZ! İkisi birden olmaz. Hem bu dünyada hem öte dünya vaadi olmaz. Olamaz. Bunun için ilk yazıyı detaylı bir şekilde yazdım. Nefs hiçbir zaman uhrevi olanı istemez. İsteyemez. Ruh ise uhrevi olanı ister yalnızca. Dünyevi olanı isteyemez. Bu kuraldır.

Mesela; Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış sözüne bunun için defalarca karşı çıkmışımdır önceki yazılarımda. Putperestlik : Yalnızca İnanan Olup Müslüman Olamamak yazısında şöyle demiştim:

Mesela dersin ki:”Yarın ölecekmiş gibi ahirete ,hiç ölmeyecekmişiz gibi dünyaya çalış”. Bak bu putperestliğin mihenk taşıdır. Putperestliğini O’nun(S.A.V) üzerinden gizleme çaban
Zayıf ve Uydurma Hadisler Üzerine Bir Çalışma yazısında ise:

Örneğin "hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış" sözü. Nasıl da doğru gibi duruyor değil mi. Oysa ki bu düşünce tamamen İslamiyetin felsefesine, davasına aykırıdır. Zaten sözdeki gibi; yarın ölecekmiş gibi ahiret hiç ölmeyecekmiş gibi dünya düşüncesi aynı yerde barınamaz...

demişim. "Ben hem dünyaya hem ahirete çalışıyorum"; iyi birşey değildir. Zaten ahirete çalışma diye birşey yoktur. Dünyaya ahiret için çalışırsın. Fakat bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Biraz sonra örneklierini vereceğimiz gibi ahirete çalıştığını sanarak dünyaya yani nefsine çalışanlar da çoktur. Kendini kandıranlar. Zaten Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?(Sapıklığa Farklı ve Derinlemesine Bir Bakış) yazısında anlatmaya çalıştığım işte bu kavramdı. Dünyaya yani nefsine ahirete çalıştığını sanarak çalışma. Günahkarlık değil bu, sapıklık. Orda demiştik ki:

İşte günahkarlık ile sapkınlığın farkı budur. Günaha girme aşamasında din ile kendinizi kandırıp kandırmadığınızdır. Yani günahkar günaha girerken günaha girdiğini bilir ve her an onu melek yada aklı döndürebilir günahtan. Ama sapık günaha girerken onu döndürecek olan meleği (ki melek döndümek için dini kullanır) gene din ile susturur.
Sapık olmayı belirleyen husus günahın ne kadar büyük olduğu yada çok küçük olduğu değil. Günaha girerken kendinizi dinle kandırıp kandırmadığınızdır.

Size daha keskin bir bilgi vereyim. İlk yazıda dedik ki:

(...)Bu ise ilim+açlık+zikir ve tefekkür ile olur ancak. Şurası çok önemli ki birinin bile eksik olması sizi tahkiki imana taşımayacaktır.

Dördünün aynı anda olması gerekiyor. Var mı bizde dördü? Yok. O zaman kötü bir haberim var. Bizler hiçbir zaman için uhreviyi isteyen bir davranışta bulunamayız. İbadet edişi bile nefs-i emmarenin nefsanidir. Ne dedik: Her inanç din değildir.

"İnsanların çoğu Allah'a puta tapar gibi tapar. Dünyalık için." Necip Fazılın evliyaların sözlerini derlediği Halkadan Pırıltılar (Bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Benim için dönüm noktalarından biri olmuştur bu eser.) isimli kitabında okumuştum bu sözü. Herşeyi açıklıyor aslında; niye nefs-i emmarenin kurtuluşunu zayıf olduğunu, bizlerin aslında hiç yol katedemediğimizi. Çünkü hem dünya için hem ahiret için gayret ediyoruz. Yok aslında ahiret için hiç gayret etmiyoruz. İstediğimiz herşey nefsani ama bunların ruhani, uhrevi, dini olduğunu sanarak kendimizi kandırıyoruz. İçimizde beliren uyarıları bu şekilde dindirmeye çalışıyoruz.

Dünya için hareket etmeyeceksin, hem de hiç. "Biraz dünya biraz ahiret" ya da "hem dünya hem ahiret" diye birşey yoktur İslamiyette. Nefse hiçbir geçit vermez İslamiyet. Verir ise o da ideoloji olmuş olur çünkü. Yani "hem ahiret hem dünya " dediği her anda insan, müslüman bakış açısını kaybedip, bir ideoloji mensubu oluyor, istediği kadar red etse de. Bunun için herhangi bir partiye yada siyasi akıma üye olmaya gerek yok. Ben de zaten siyasi oluşumları referans alarak değil, insanı referans alarak ideolojiyi anlatmaya çalışıyorum. İdeoloji mensubu olma nefstendir ve insan buna çok hazırdır. Din mensubu olma ise Ruh'tandır, onun için müslüman olmak bu kadar zor. Onun için bu beş yazıyı hazırladım nacizane. Onun için insanların rahatça "Elhamdülillah müslümanım" deyişlerini kabul edemiyorum. Evet bir yaratıcıya inanıyorsun, kabul ediyorum ama nefsani olarak inanıyorsun. Ruhani olarak değil. Seni mutlu etmesini istediğin ilah için ibadet ediyorsun, adak adıyorsun, kimi zaman aç kalıyorsun (oruç) ama bunları yapmanın nedeni gene nefsani oluyor çünkü ilk yazıda da dediğimiz gibi nefsinin istediğinden vazgeçmek hakikaten o istekten vazgeçmektir, onun yerine bir başkasına koymak değildir.

Mutluluğa ulaşmak için yapılan ibadet ise bu kapsama girmektedir. Nefsin isteği olan mutluluğa ulaşabilmek için nefsin bir diğer isteğinden vazgeçiyorsun.((dikkat! açlık+ilim+tefekkür+zikir yok ise istenilen mutluluk mutlaka nefsani olacaktır. Yoksa cennet vaadi ruhani mutluluktur ve haktır. Buna ulaşmanın yolu bunu istemekten, isteyebilmekten geçer. Bunu isteyebilmek ise açlık+zikir+tefekkür ve ilmin birlikteiği ile olur)) Elbette bu durum İslami bir hareket değil. Ama en kötüsü şu ki bunu İslami sanıyor insanoğlu. İslamın bunu aktardığını sanıyor. Bu yazıları hazırlamanın temel nedeni de tekrardan beliriyor. İnsanlar nefslerini isteklerini yerine getirdiklerini farkında değiller İslamiyet olarak aktarılan şeye uyduklarında. Oysa ki yalnıza bir nanca uymakta insanoğlu bir dine değil. Bu durum alnını secdeden kaldırmayan bir dindarı bile kapsıyor. Tekrardan yazıyorum ki müslüman olmak başka dindar olmak başkadır, inanç başka din başkadır.

Kur'anda defalarca "Allah'ın lütfundan isteyin" yazar. Lütfundan istemek demek, kıskançlığınızdan başkasında gördüğünüzden dolayı istememek demektir. Oysa ki dünyevi olarak istediğimiz herşey nefsanidir ve temelde kıskançlığımızdan, başkasında gördüğümüzden ya da kendimizi övdürmek istediğimizden kaynaklanır. Mesela ÖSS'de başarılı olmak isteği, hepimiz nasıl da dualar ettik değil mi. Peki neden? Tamamen nefsani.

-"Ama başarılı olmak iyi birşey değil mi?"

İşte ben de bunu göstermeye çalışıyorum: Bu başarı isteği tamamen dünyevi başka isteklerden kaynaklanıyor ve Allah katında hiçbir değeri yok.(AllahuAlem)
Çünkü O'nun lütfundan istemedik. Bu tip dünyevi bir kavramı ruhani olarak isteyemezsin, Ruh bununla ilgilenmez.

-"Ama ben ÖSS'de iyi bir yeri kazanamayı dinim için istiyorum, aslında ahiret için istiyorum"

Peki açlık+zikir+tefekkür+ilim ile meşgul musun?

-"Hayır"

O zaman sen sadece kendini kandırırsın, başkasını değil. Yukarıda saydığım dört şeyi yapmayan hiçkimse uhreviyi isteyemez. Bu böyledir.

Bu ÖSS duaları güzel bir örnek oldu aslında. Biraz daha üstüne gidersek: Mesela şahıs dedi ki "ben bunu aslında dinim için istiyorum" ama saydığımız dört şeyi yapmıyor. İşte o zman bu sapıklık oluyor. Allah'tan nefsani isteğini istemek günah çünkü yanlış olduğunu biliyorsun ama nefsani isteğini dini bir istek olarak mütala edip kendini kandırman ise sapıklıktır. Çünkü yanlışı doğru olarak benimsedin.

Putperestlerin birçok müslümandan daha dindar olduklarını yazdık defalarca ki onlar da yaratıcı kavramını kabul ettiklerini de yazdık defalarca, putun ardındaki ilahi güce taptıklarını. Peki putperestler neden putperesttiler taptıkları aslında fiziksel put değil ise?

Çünkü ruhani olarak taptıkları ilahı kendi elleri ile yapmışlardı. Yanlış anlaşılmıştır: Put; helvadan yapılan şekiller değil burada, kendi elleri ile şekillendirdikleri dinleri, ilahları. Onların fikirleri yani ideolojisi "kuldan yaratıcıya doğru iken", müslümanların fikirleri yani dini "yaratıcıdan kula doğru" dur. Müslümanlıkta mesele bir yaratıcıyı kabul edip etmeme meselesi değildir yazni inanç değildir. İşte bunu günümüze uyarlarsak; kendi kendine geliştirdiğin bir mantığı dine sokarsan ve ona uyarsan İslam adı altında bir anda putperestliğe uymuş olursun. Yani dini kendin şekillendirirsin ve aslında elinle yaptığına taparsın. "Güzele bakmak da sevaptır" yada ne bileyim "Şucu olunmadan müslüman olunmaz" yada "Hayır canım bunu yapmak günah olur mu hiç" vs. gibi söylemler buna örnek olabilir.

Kabul ettiğin yaratıcıya kendi kuralların ile taparsan, yönelirsen puta tapmış olursun, İsmine Allah demen hiç önemli değil, camide ibadet yapman da önemli değil. O zaman bizlerin bilmemiz gereken kabul ettiğimiz yaratıcının hangi özelliklere(sıfatlara) sahip olduğudur. Allah'ın sıfatlarını yaratılışın nedeni üzerinden aktarmaya çalıştığım yazının nedeni buydu. Sıfatlarını, bize "yalnızca kendisinin lütfundan istememizi" bildirdiğini bilmez isek, kendi koyduğumuz kurallara göre tapmaya, istemeye başlarız. O da bizi dünyevi isteklere götürür. O'nun sıfatlarını ve kurallarını bilmez isek elbette kuralları kendi kafamıza göre belirleyecez yani kendi isteklerimize göre. İlim+tefekkür+açlık+zikir'den herhangi biri yok ise istediklerimiz ruhani değil, nefsani olacak dolayısıyla isteklerimiz doğrultusunda koyduğumuz kurallar ise tamamen nefsimize hizmet edecek şekilde olacak. Yani dünyevi olacak. Dinle ideolojinin farkı da burada tekrar kendisini gösterecek. Dikkat ederseniz putperestlerin taptıkları ilahların hep dünyevi kavram üzerine kurulu olduklarını görürsünüz. Güneş tanrısı, Savaş tanrısı, bereket tanrısı... gibi dünyevi mutluluğun anahtarları.

Kendi belirlediğimiz kurallar, inancımız ve ahlaki kabullerimiz yaradanda kula doğru değil, kuldan yaradana doğru olacak. Bizden çıkan herşey ise nefsani yani dünyevi olacak. İşte ideolojilerin çıkış noktası budur. Dinlerin bozulup ideoloji haline gelmeye başladığı anlardır bunlar. Günümüz toplumunda da vardır demiştik. Ek örnek olarak; hani derler ya "insanlara iyi davrandıktan sonra ibadete gerek yok" yada "çalışmak da ibadettir dolayısıyla şu ibadetleri yapmana gerek yok çalışırken" gibi. Sıfatları bilmediği için kuralları kendi koymaya başlıyor insan, buna tipik örneklerdir bunlar. Oysa ki Allah dünyevi iyilik adına yapılan iyiliğin kendi katında değeri olmadığını bildirmiştir zaten. Ama bunun bilinmemesi insanların kendi kendilerine iyilik tanımları yapmalarına ve bunların İslamiyette de yani dinde de sevap olduğunu söylemelerine götürüyor. Bu koyulan kural kendi inancında kendi ideolojinde sevaptır, dinde değil.

Bakın dikkat ederseniz müslümanlıktan bahsederken kesinlikle işin ibadet boyutunu ele almıyorum tamamen fikirsel duruşunuz önemli. Yani düşünceniz önemli, yaptığınız fiiliyat değil. Eğer İslamiyetin ne sunduğunu anlayabilirsek ve bunu düşünüp tasdik edebilirsek, belki çok büyük günahkar olup fakat müslüman olabiliriz. Ama bunu yapmadan ibadete, fedakarlığa(oruç, zekat, namaz gibi dikkat ederseniz her ibadet fedakarlıktır) koyulursak çok büyük bir dindar olabiliriz ama müslüman olamayız.

Nasıl ki istemek hem nefsani hem ruhani oluyor ise, inanma da hem nefsani hem Ruhani oluyor bu şekilde. İşin daha da kötüsü bu nefsani inancı Ruhani sanıyor insanoğlu, inanç eşittir İslamiyet sanıyor ve günahkarlıktan sapkınlığa kayıyor. İlim+açlık+zikir ve tefekkür yok ise istediğin herşey nefsten gelecektir bundan kaçış yok. İşte bu durum da ideolojiyi ve ideolojilerin vaad ettiğini çıkarır ortaya.

Bakın ilk yazıda ne dedik:
Şeytan : Yalnızca mantık kurmaya çalışır en baştada belirttiğim gibi.Nefsin isteklerin doğruluğunu anlatmaya çalışır
Bütün ideolojiler: nefsin istekleri doğrultusunda aklına karşı şeytanın yaptığı mantıksal çıkarımlardır. İşte ideoloji budur. Satanizmi siyah giyip metal müzik dinlemek değildir. Gerçekten satanizm, şeytandan gelen budur.

Tekrardan Harun Yahya'nın "Yeni Masonik Düzen" isimli kitabına bakalım. Yahudilerin nasıl ideolog olduklarını Zeytin Dağı ile ilgili çok ilginç bir bilgi ile anlamaya çalışalım:

Ancak yahudi öğretisinde Mesih'le ilgili bir başka önemli inanış vardır ki, buna daha önce pek değinmedik. Bu, Mesih'le birlikte ölü yahudilerin dirileceği ve "iyi" olanlarının yani yahudi kimliğine ve ırk bilincine yeterince sahip olanların nerede gömülü olurlarsa olsunlar mezarlarından kalkarak Vaadedilmiş Topraklar'a dönüp "yeryüzü cenneti"nde yaşayacakları inancıdır. Üçüncü bölümde yahudi dininde bildiğimiz anlamda bir ahiret, cennet ve cehennem inancı olmadığını, aksine yahudi öğretisinin temelinde "yeryüzü cenneti" kavramının yattığına değinmiştik. İşte bu yeryüzü cenneti, inanışa göre, Mesih gelince kurulacak ve "iyi" yahudiler de Mesih sayesinde diriltilip sözkonusu "cennet"e dahil olacaklardır. Encyclopaedia Judaica, bu inanışı aktarırken, Mesih'le birlikte diriliş beklentisinin yahudi geleneğinde son derece yaygın olduğunu, ancak dini otoritelerin bazı ayrıntılarda (diaspora yahudilerinin dirildikten sonra nasıl Filistin'e dönecekleri, giyinik olup olmayacakları gibi) farklı görüşler öne sürdüğünü bildiriyor.54

Bu konudaki yahudi inanışı, Mesih'in gelmesiyle birlikte önce Kudüs'teki, özellikle de kutsal Zeytin Dağı'ndaki yahudilerin dirileceğini, ardından Kutsal Topraklar'daki diğer yahudilerin ve en son da diasporadakilerin dirileceğini öngörüyor. (Tüm İsrail liderlerinin Zeytin Dağı'na gömülmesinin, Robert Maxwell gibi ünlü yahudilerin buraya gömülmek için vasiyette bulunmalarının nedeni, bu dağın Mesih geldiğinde yaşanacağı umulan "diriliş"in ilk durağı oluşudur).

İşte bu ölülerin diriltilişi inancı, yahudilerin bekledikleri Mesih ile İslam kaynaklarında anlatılan Mesih-i Deccal'in aynı kişi olduğunun bir başka göstergesidir. Çünkü İslam kaynaklarında, Mesih-i Deccal'in, Bediüzzaman'ın dediği gibi "ispiritizma ve manyetizma"nın etkisiyle, "ölüleri diriltme" şovları yapacağı anlatılır. Hadislerde söylendiği gibi bunlar yalnızca birer ilüzyon, birer göz boyama olacaktır; ama yine de bu durum Mesih-i Deccal'in karizmasının ve bağlılarının ki bunların çoğu yahudilerdir ona olan inancının artmasına yarayacaktır.

İlgili kaynaklarda "Deccal'in adamları olacak, bunların bir kısmını öldürüp sonra diriltecek" deniyor. (Kaynak: Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri s. 213) Ancak bu gerçek bir ölüm ve dolayısıyla gerçek bir diriltme değildir. Aynı kaynakta olay şöyle açıklanıyor:

Onun öldürdükleri yanındaki şeytanlar, yani cinlerdir. Onları göz boyayıcılık yapak öldürüyormuş gibi görünür, hakikatte ise böyle bir şey yoktur... Cahilleri daha kolayca kandıracak... Çünkü cahillere gelip, istersen ölü babanı ve anneni dirilteyim, diyecek. O da, evet göster, deyince yanındaki şeytan adamın babası şekline girecek ve, oğlum ben senin babanım, bu adama uy, diyecek.Muhammed B. Resul El Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri s. 214, 217.
Kaynak: http://www.harunyahya.org/KITAP/YMD/YMD13a.html
Dünyada diriliş ve cenneti dünyada yaşamak. İşte herşey burda çözüldü. İslamiyet ve ideolojiler tam burda kendini gösterdi.

Desem ki size Darwin çok dindar bir yahudidir ve Evrim Teorisi Tevratta bir ayet. Temelde evrim basamağında onlara göre homo sapiens(insan)dan sonra Yahudi gelir.

Desem ki size Marxın aktardığı "herkes emeğinin karşılığını alacak" ifadesindeki herkes dünyada yalnızca yahudiler kaldıktan sonraki yaşanacak durumdur onlara göre. Hatta dünya üzerinde gerçek manada "komün hayatı" yalnızca İsraildeki kibbutzlarda(köylerinde) yaşanır.

Desem ki size "dünyada cennet" fikrinin, inancının yani ideolojinin ihtiyaç duyduğu bilimsel dayanağını Darwin fikirsel dayanağını ise Marx hazırlamıştır ve aslında ikisi de dindar bir yahudidir ve dinlerinin yani ideolojilerinin gereğini yerine getirmişlerdir. Nerdeyse bütün ideologların neden yahudi olduklarını da bu durum çok iyi açıklıyor aslında.

Bu inançları olduğu için hiçbir yahudi, yahudi olmayan ile evlenmez. Çünkü dünyada cenneti yaşamak isterler. Milliyetçilik bu işin özüdür. İşte bu blog sayfasında yayımlanmış milliyetçilik karşıtı yazıların nedeni budur. Türk-İslam yada Kürt-İslam kelimesini asla ve kati suretle kabul etmeyişim budur. Nefs-Ruh olmaz. Din-İdeoloji olmaz. .

-"E ama hem ırkımızı, ulusumuz sevicez(ne demekse) hem de dinimiz sevicez"
Bak ne diyorum baştan beri. Olmaz. Olamaz. Din ve ideoloji aynı yerde olmaz. Ruh ve nefsin isteğini savunmayı aynı yere koyamazsın. Buna izin vermem, kusura bakma. Hele bunu dini söylemlerle aktarmanı kabul etmem.

İnanın bana yahudiler yani tamamen ideoloji diyenler; "birazcık ondan birazcın bundan" diyenlerden çok da ha samimi ve dikkate değer gelir benim için. "Birazcık ondan birazcık bundan" diyenler ne onu ne de bunu bilmeyenlerdir. Yani ne dini ne de ideolojiyi bilmeyenlerdir. Hah işte putperstlikte budur. Bak dini nasıl da nefsine uygun kendi elleri ile şekillendirdi.

"Birazcık ondan birazcık bundan"ı kendine inandırdı. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış" tüm bunlar sebebi ile putperestliktir. Dini kendi ellerinle nefsine uygun şekillendirmen. Hiç ölmeyecemiş gibi dünyaya çalış dediğin anda melek devreye girecek "yanlışsın bu ideoloji" diyecek, bak devreye giren meleği hemen akabinde nasıl din ile susturuyor: "yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış". Sözün ilk kısmı nefsten geliyor kendi isteğini açığa çıkarıyor, ikinci kısım ise şeytandan meleği susturmak için geliyor. Seni dinle kandırıyor. Günahkarlığa değil sapıklığa itiyor.

Sözün özü İslamiyet "din" olduğu için dünyayı vaad etmez. Yani nefse hitap etmez. Hem de hiç.

Her nekadar Yahudi olabilmek için yahudi bir anneden doğmak gerekiyorsa da prodesurde; istersek çok rahatlıkla yahudi yada bir ideoloji mensubu olabiliriz. Bunun için herhangi bir partiye başvurmaya da gerek yok. Yapılacak iş çok basit: Canla başla dünyaya çalışmak.

Şeytan bir ideologtur, Deccal de bir ideologtur, belki de ideolojinin ta kendisidir (En doğrusunu Allah bilir).

Nefsi izah ederek başladığımız serüvenimiz Zeytin Dağında son buldu.
İzlediğimiz güzergahın faydalı olduğunu ümid ederek bitirelim yazımızı.

Allah; ilmini alıp akabinde tefekkür ve tasdik ederek müslüman olmuş sonrasında ise açlık ve zikir ile nefsini terbiye etmeye koyulmuş ve esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalışan kullarından eylesin bizleri inşallah...

04 Mayıs 2007 Cuma

NEDEN YARATILDIK SORUSUNA ALLAH'IN İSİMLERİ ÜZERİNDEN BİR CEVAP

"Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?" yazılarının devamı olarak düşündüm bu yazıyı. Yazının devamını okumadan önce eğer okumadıysanız konu ile alakalı aşağıda linklerini verdiğim 3 yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Ve aynı zamanda Allah'ın sıfatları ve isimlerine tekrardan bakmanızı... Hatta konu boyunca bu isimlerin açıklamaları yanınızda olmasında fayda var. Çünkü hepsinin Türkçe karşılıklarını yazmıyacağım.
1. Müslüman Olmak Nedir? Ne değildir? (Taklidi ve Tahkiki imana NEFS ve RUH üzerinden tasavvufi bir bakış)
2. Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir? (Ruh’a Daha Yakından Bakış ve İlk Yazıya Tenkit)
3. Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?(Sapıklığa Farklı ve Derinlemesine Bir Bakış)

Aslında bu meseleyi ele alıp almama konusunda yaşadığım kararsızlık bu satırları yazdığım şu anda bile devam ediyor. Açıkçası konunun ağırlığı tedirgin ediyor beni biraz. Hayır; bu meseleye hadisi kudsi olarak aktarılan "ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim" sözü üzerinden yaklaşmayacağım. Bu rivayet edilen söz ve bu sözün açıklamalarında bildirilen "dünyanın yaratılış gayesi aşk ve hikmettir" cümlesi açıkçası merakları tatmin etme konusunda çok da başarılı olduğu söylenemez. Hatta bu söz ile birlikte daha bir çok soru da ardı ardına beliriyor insan aklında. İşin ilginci yalnızca mutasavufların kitaplarında geçen bu sözün hadis olduğunu bildiren tek bir delil yada rivayet de yoktur. Ama belki de bizler anlayamıyoruz bu sözün derinliğini, ağırlığının üstesinden gelemiyoruz. Evet belki gerçekten hadis falan değil ama belki sonuna kadar doğru bir söz. Ama biz gene de bu söz üzerinden gitmeyeceğiz. Bizler cevaba Esmaü'l Hüsna üzerinden ulaşmaya gayret edicez. Bu yazımızın konusu olan yaratılışın, varoluşun gayesini çözmek müslüman olabilmemizde önemli bir aşama olacak inşallah bundan sonraki yazıda ise İslamiyetin ne olduğunu ve ideolojilerden farkını iktibas edip bu seriyi bitirecez inşallah gerisi tefekkür ve tasdik etmemize kalmış.

Evet nedir hayatın sırrı? Tamam, kabul bu kadar ahenk, düzen, tasarım bir yaratıcısız olamaz ama neden yarattı? Bu sorular beni zorlarken ilginç bir tespitle karşılaşmıştım:

(...)Bir yönü daha var ki o da önemlidir: İnsanın yaratılmasının, yeryüzüne gönderilmesinin tek sebebi onun sınanıp cennete ya da cehenneme gönderilmesi değildir. İnsan, ilahi isimlere bir tecelli aynasıdır. Dünyada öyle şeyler var ki cennette yoktur.

Mesela, hastalık. İnsan hasta olacak ki dua etsin, Allah da ona Şafi ismiyle şifa versin. Mesela, günah. İnsan günah işleyecek ki af dilesin, Allah da Gafur ismiyle affetsin. Daha bunun gibi nice isimler vardır ki ancak dünyada tecelli eder. İnsan da ona o isimlere ayna olur.

Not: Bu yazı Ömer Sevinçgül’ün EZELÎ SIR KADER kitabından alınmıştır.
Kaynak: http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1954
Tabi ya, hastalık ahirette yok. Yalnızca dünyada var. Dünyada önceki alemde de yoktu.(bu cümlede kullandığım önce kelimesine dikkat). Yalnızca dünyada var ve Allah'ın Şafi ismi var. Yada tam tersi bir durum Allah'ın El-Bâis ismi var "Ölüleri dirilten ,kabirlerden çıkaran." Bu ise dünya aleminde tecelli edecek birşey değil, dünyadan sonraki ahiret alemine ait.(sonra kelimesine dikkat).

Anahtar kelime tecelli etmek. Allahın isimlerini tecelli etmesi ne demek. Bunu anlamamız lazım. Ben buna çözüm bulabilmek için Alâddin Başar Hoca'nın Esmâ-i Hüsna kitabını alıp okudum. Bu noktada size bu kitaptan alıntılar yapmak istiyorum ince noktaların açıklandığı...

Cenab-ı Hak, daha sonra yaratacağı hayvanlara rızık olmak üzere bitkileri yarattı, sonra bu rızka muhtaç mahlukları yarattı ve bu ikincilerin birincilerle beslenmelerinde Rezzak ismi tecelli etmiş oldu. Sadece bitkileri yaratsaydı da hayvanları yaratmasaydı , o ilk yaratılanlara rızık denilemezdi. Onlarda Hâlık, Mâlik, Musavvir gibi isimler yine tecelli ederdi ama Rezzak ismi tecelli etmezdi. Nitekim dünyamız böyle bir devir yaşadı. Bitkiler yeryüzünü kaplamıştı ama ortada bunları yiyecek hayvan yoktu. İşte o devirdeki bitkiler rızık değildiler, sadece ilâhi birer eserdiler.
Esmâ-i Hüsna syf:17, Alâddin Başar

Tecelli ediş budur. Ama her isim tecelli eder mi?

Şu var ki, henüz hiçbir varlığın yaratılmadığı dönemde de , bu isimler vardı idi, ama tecelli etmemişlerdi.
Mahlukatın yaratılmasıyla tecelli eden isimler, fiilî isimlerdi; Rezzak, Hâlık, Muhyî, Mumit gibi...( encodeum not: Yazar bu hususu açıklamadan önce syf:25'te ilahi isimlerin fiili sıfatlarla ilişkisini şu şekilde açıklamış: "İlâhî isimlerden çoğu fiili sıfatlara dayanırlar. Hâlık ismi, yaratma fiiline; Muhyî ismi, ihya(hayatlandırma) fiiline; Musavvir ismi, sûret verme fiiline; Mumit(ölüm verici) ismi, imâte (ölümü verme) fiiline dayanır.")
Zâtî isimlerin varlığına bu âlemde birçok delil varsa da bu, 'tecelli' demek değildir. Meselâ, Kadîm ismi hiçbir şeyde tecelli etmez. Çünkü evveli olmamak ancak Allah'a mahsustur. Ama biz, eşyanın evvellerine bakarak bunları yaratan Allah, Kadîm'dir, ezelîdir diyebiliriz. Yani, Allah'ın Kadîm ismini eşyanın evvelerinde okuyabiliriz, fakat bu bir tecelli değildir.

Şu noktayı da önemli belirtmek isterim:
Tecelli etmek başkadır, ayna olmak başkadır. İnsanın ölümünde Allah'ın Mümit(ölümü yaratan) ismi tecelli eder, fakat Bâkî ismi tecelli etmez. Ama, insanların ölümleri Bâkî ismine bir ayna olurlar; yani biz, ölümlerde Allah'ın Bâkî ismini okuyabiliriz.

Demek oluyor ki, alêmlerin yaratılmasıyla Allah'ın fiilî isimleri tecelli etmiş oldular. Böylece gördüğümüz ve göremediğimiz ilâhi eserler vücut buldular.
a.g.e syf: 26-27

İsimlerin tecelli edişini aktardık. Herşeyde Allah'ın bir ismi, sıfatı bulunmaktadır. Herşeyde. İnsanda, arıda, çiçekte, bulutta, iyilikte, hastalıkta... Bizler bu isimlerin tecellisine vesile oluruz. Hatta bu noktada yazarın da kitabına aldığı Bediüzzaman'ın şu sözü ne güzel açıklar meseleyi.
Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalış... SÖZLER

Allah bazı sıfatlarını bizimle paylaşmıştır. Hayat, İlim, Sem(işitme), Basar(görme)... Sübutî sıfatlarından bahsetmekteyim. Bunların bizde bulunmasının nedeni O'nu bir şekilde idrak etmeye götürmesidir. Elbette Allah'ın görmesi insanın görmesi gibi değildir, elbette Allah'ın işitimesi insanınki gibi de değildir. Farkı şu ki: O'nunkiler sonsuzdur; sonsuzluk insanoğlu içinse tanımsızdır. Yani ifade edilemeyecek olandır. Fakat insanda bulunan sıfatlar sınırlıdır. Yani tanımlıdır. Aslında islami kaynaklarda geçen Allah'ın sıfatları için kullanılan sonsuz ifadesi tanımsız ile eşdeğerdir. Yani insan gözü Electromagnetic Spectrum'da 400 nm ile 700 nm aralığındaki elektromanyetik radyasyona duyarlıdır (10^14 ile 10^15 Hertz frekansları arası). Bu demek değildir ki Allah bütün frekanslardaki Elektromagnetik dalgayı (ışığı) görür. Bu şekilde kıyas yapmak için değildir bu sıfatlar. Fakat bir şekilde var olduğunu idrak etmek içindir. Yani varlığının mahiyetini anlamak için değil, yalnızca var olduğunu anlamak için birer vesiledirler.
İnsan bu sıfatlara sahip olmasaydı, Allah'ın sıfatları ona meçhul olurdu.
a.g.e syf: 29

Bizdeki bu sıfatlar bir şekilde O'nu tefekkür etmeye, O'nun var olduğunu anlamaya götürüyor bizi. Yoksa O'nu hiç anlayamayacaktık.

İsterseniz biraz farklı alemlerde tecelli olma husunda isimlerden örnek verelim. Mesela Rahman ve Rahim. Rahman ismi müslüman yada kafir; insan, hayvan yada bitki gibi her canlıya her türlü rızkını veren, koruyup gözten mansına gelirken Rahim ismi ise Müslümanlara ebedi cenneti hazırlayan manasındadır. Yani Rahman ismi dünyevi Rahim ismi ise uhrevidir.
Rahman ismi dünyada nâil olduğumuz nice nimetlere, Rahim ismi ise ahirette kavuşmaya namzet olduğumuz ebedi saadetlere nazarımızı çevirir.
a.g.e syf: 34

Bir de El-Kuddüs ismine bakalım. El-Kuddûs: "Her şaibeden münezzeh, çok temiz ve pak olan".
"O dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kainatını alem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor" ŞUALAR

Buna göre Kuddüs isminin azami bir tecellisi de cehennemde tahakkuk edecektir.
Mizanda günahları ağır basan müminler, bu günahlardan temizlenmek üzere Cehenneme gidecekler ve gerekli azabı tattıktan sonra tertemiz olarak cennete varacaklardır.
a.g.e syf: 40
Diyebilir miyiz ki Cehennem dediğimiz şey Allah'ın Kuddüs isminin tecellisi?

Allah'ın sıfatları ve tecelli etmesinin izahatı bunlar. Daha detaylı ayrıntılar ve daha çok örnekler için mutlaka en sonda vereceğim linkleri takip ederek bu kitaba ulaşmaya çalışmanızı tavsiye ederim nacizane.

Bizim için önemli olan kısım geldi. Neden yaratıldık? Bu isimlerin tecelli etmesini istemesinden mi?
Hayır.(AllahuAlem)
Yaratıldık çünkü bu isimler var. Yaratıldık çünkü bu isismlerin sahibi Allah var. Bizim var oluşumuzun nedeni Allah'tır. Bu bir istek değildir. Bu bir ihtiyaç da değildir. Yukarıda 'sonra ve önce kelimesine dikkat' diyerek iki yeri belirttim. Bize göre önce Ruhlar alemi sonra dünya alemi sonrasında ise ahiret alemi vardır. Yani bize göre herşey zaman düzleminde devam eder. Sırası ile. Fakat Allah katında herşey sırası ile hareket edecek diye birşey yoktur. İşte şimdi neden yaratıldığımızı anlamanın zamanı:

Bu alemler Allah'ın sıfatlarının tecelli edişleridir. Yani bu bir istek, ihtiyaç değildir. Kesinlikle zaman düzleminde düşünmeyin. Fourier dönüşümünü bilen arkadaşlar fonksiyonları genlik-zaman düzleminden genlik-frekans düzlemine nasıl taşıdığımızı bilirler. İşte aynen bunun gibi bize göre Alem-zaman düzlemi olan şey yani zamanda sırası ile devam eden önce ruhlar alemi sonra dünya alemi sonra ahiret alemi bir başka boyuta yani Allahın sıfatları - Alem düzlemine taşınıyor. İfade ederken zamanla ifade etmiyecez. Artık zaman yok yalnızca Allah'ın bir ismi ve ismin tecelli alemi var. Yani ahiret Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi. Dünya Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi. Ruhlar alemi Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi diyecez.

O zaman varoluşun nedenini bir istek değil, Allah'ın var olması olduğunu anlarız. Çünkü biz O'ndanız.

Şimdi, yazının en başında ne denmiş yaptığımız alıntıda.

Mesela, hastalık. İnsan hasta olacak ki dua etsin, Allah da ona Şafi ismiyle şifa versin. Mesela, günah. İnsan günah işleyecek ki af dilesin, Allah da Gafur ismiyle affetsin.
Peki, Bediüzzaman ne demiş:

Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalış... SÖZLER
Peki, Kur'an ne demiş:
"Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık (Zariyat Suresi, 56)

Kulluk edeceksin ki isimler tecelli olsun.
"Deki; Eğer duanız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var."
(Furkan suresi 77.Ayet)

Duamız olmasa yani Bediüzzamanın deyimi ile isimlerin tecellisine mazhar olmaya çalışmasak ne ehemmiyetimiz var. Yani ibadet etmemiz, ibadet etme vazifemiz O'nun bir isteği yada ihtiyacı değil. İsimlerin tecelli edişi. Varlığımızın nedeni bu: Allah'ın isimleri.

İşte tüm bunları birleştirir tekrardan toparlarsak insanın yaradılış gayesi bir istek yada bir ihtiyaç değildir. İnsanın varolmasının nedeni Allah'ın bu sıfatlarının varolmasıdır. Yani Cenab-ı Hakk'ın varolmasıdır. Zaman kavramını işin içine katmadan düşünürsek daha belirleyici olabilir anlatmaya çalıştıklarım. Zaten yukarda kurduğum bu cümlede : "Yani ahiret Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi. Dünya Allah'ın şu sıfatlarının tecelli alemi." geçen alem kelimesini bilerek kullandım. Burada tecelli yeri demedim yada tecelli zamanı da demedim. Alem ne zamanı ne de yeri ifade etmiyor. Eğer zaman yada yer dersem Allah'a zaman ve yer isnad etmiş olurum ki bu durum birçok alim tarafından şirk olarak nitelendirilmiştir.

Bizler şu zamanda var değiliz. Bizler bizimle alakalı Allah'ın isimlerin tecellisinde varız. Ahiret dünyadan sonra var değil, ahiret kendisi ile alakalı isimlerin tecellisinde var, ruhlar alemi bu dünyada önce vardı değil, ruhlar alemi kendisi ile alakalı isimlerin tecellisinde var. İşte şimdi zamanı çıkardık aradan, kaldı bize Yaradan...

Çok önemli bir husus daha var. Örneğin Şafi ismi var dedik hastalıkara şifa veren. Şimdi şu soru çok kritik:
Şafi ismi olduğu için mi hastalık var?
Hastalık olduğu için mi Şafi ismi var?

Yada dedik ki El-Kuddüs ismi var dolayısıyla cehennem var.

El-Kuddüs ismi olduğu için mi cehennem var?
Cehennem olduğu için mi El-Kuddüs ismi var?

Şafi ismi olduğu için hastalık var. El-Kuddüs ismi olduğu için cehennem var. Zaten bu durum da her yaratılmışın neden var olduğunu bir kez daha izah ediyor. İsimler var, isimlerle birlikte tecellileri var. Zamansızlıkta yani herşeyin heran ve devamlı olduğu bir alemde herbiri ayrı bir sıfat barındıran bütün yaratılmışlar ve ve bütün alemler(dünya,ahiret vs...) toplanıp tekibir şeye işaret ediyor. O'na. O olduğu için bunlar var.

İnsanın varoluş nedeni Allah'ın sıfatlarının tecellisi dedik. Zaman düzleminde sınırlı bir zaman aralığında varmışız gibi dursak da, Allah'ın sıfatları düzleminde sınırsız bir aralıktayız. Biz O'ndanız ve O'nun sıfatları, tecellileri ile birlikte var olduğu için biz varız. Bu bir ihtiyaç değil, bu böyle. Varlığımızın nedeni bu iken ; mahiyeti akıl+nefs+ruh'tur. Üçü birleşir insanı oluşturur, bütün yaratılmışlar birleşir sıfatları tecelli eder; sıfatlar Allah'ı gösterir. Allah ise bize iman etmemizi, O'na yönelmemizi söyler kurallar vasıtası ile. Yönelmemiz ise aslında sonsuzdur Allah katında
. Çünkü yöneldikçe sıfatlar tecelli olur ve O'nun sıfatları sonsuzdur.

"Peki Allah'ın sıfatları tecellileri birlikte olmak zorunda mı?" derseniz. Kesin birşey söyleyemem, bu soru insanoğlunun aklını aşar. "Ama sanırım öyle ki bizler varız" diyebilirim. (En doğrusunun Allah bilir). Ama zorunluluk demek doğru olmaz, "bu, bu şekilde" diyip bırakmalıyım. Yani "Allah'ın sıfatları tecellileri ile birliktedir ve dolayısıyla bizler varız"(En doğrusunu Allah bilir) diyip bırakmalıyım Çünkü bu kısmı açıklayabilmek demek mahiyetini ifade edebilmek demektir ki o zaman bu çok büyük hata ve aynı zamanda şirk olur. Çünkü O'nun mahiyeti izah edilemez. İzah edilemediği için Allah'tır. Zaten bu yazıda anlatmak istediğimi anlatmada ne kadar zorlandığımın müşahedesi, bu mevzunun ne kadar ağır olduğunu göstermeli okuyanlara.

"Peki, bu noktada, neden yaratıldık sorusunun cevabı Allah'ın sıfatlarının tecellileri ile varolması ise(En doğrusunu Allah bilir) Allah neden var ?" derseniz bu noktayı ne bu fakir ne de başka hiç kimse hiçbir şekilde ne açıklayabilir ne tasavvur edebilir. İşte burası bu konunun bittiği yer. Bundan ötesinde ne sorulacak bir soru var ne de verilecek bir cevap var. Yalnızca çok derin ve uzun bir sessizlik...

Allah affetsin beni.

Yararlanılan Kaynak:
http://www.zafer.com/productDetail.aspx?lngProductID=76&lngCategoryID=51
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=58913
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=M7TK3J4ZBH1H4NI2FA9E

24 Nisan 2007 Salı

Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?(Sapıklığa Farklı ve Derinlemesine Bir Bakış)

İlk iki makalede (makale 1 - makale 2 ) müslümanlığın tasdik süreci olduğundan bahsettik. İnsanı oluşturan parçaları ele almaya çalıştık. Bu parçaları iyi anlayabilirsek tarihi, siyaseti hemen herşeyi çok rahatlıkla çözeriz dedik. Aynı müslümanlığın alınan ilim ve ilim dolayısıyla edindiğimiz bilgilerin doğruluğunu, mantığını tasdik etme süreci olduğunu çözmemiz gibi. Putperestlik makalelerinde müslümanlığın ibadet etmekten bağımsız olduğun aktarmaya çalışmıştım. Yani hayatınız boyunca hiç ibadet etmeseniz dahi müslüman olabilirsiniz, hayatınız boyunca devamlı ibadet etmiş olsanız dahi hiç müslüman olmamış olabilirsiniz. Yani bir insanın camiye gidip secde etmesi yada yılın belli günlerinde kendini aç bırakması yada iyi bir insan olması o kişiyi müslüman yapmaz. Bunların sayesinde dindar olabilirsiniz ama müslüman olamazsanız. Müslümanlık ilim+tasdiktir; ibadet değildir. Bu saydığımız ibadetler müslümanlıktan sonra yapılırsa Allah'ın rahmetine ulaştıracak şeylerdir inşallah. Müslümanlıktan önce yapılan şeylerin hiçbir değeri yoktur. Zaten ilk makalede de onu aktarmaya çalışmıştım nacizane iyilik yapıyorsanız müslüman olmadan mutlaka bunun nefsani bir çıkarımı vardır "ya size iyi desinleri" diye "yada başka zaman ona ihtiyacımız olur mantığı ile". Dolyısyıla zaten müslümanlık aşamasını geçmeden sevaba giremezsiniz. Çünkü yaptığınız şeyi dünyevi bir çıkar için değil; hiç görmediğiniz, hissetmediğiniz, varlığından hep bir şüphe yaşadığınız Allah için yapabilmektir sevaba girmek. Müslüman olmayan birinin bu şekilde hareket etmesi ise anlamsızdır.

Şunu hiçbir zaman unutmamakta fayda var ki Peygamber Efendimiz ateistlerle savaşmadı. Peygamber Efendimiz dindarlar ile savaştı. Şaşırtıcı gelebilir ama öyle. Putperestler günlerinin büyük bir kısmını ibadet ile geçirirlermiş. Üstelik Kabe'de. Ama Efendimiz gene de onlara karşı çıktı, savaştı. Bunları neden anlattım derseniz sapkınlığın ne olduğunu açıkça anlatabilmek için yaptığımı söylemek isterim. Bu yazımızın konusu sapkınlık.

Bir günahkar kavramı vardır bir de sapık, bir günahkarlık bir de sapkınlık. Sapkınlık yada sapıklık genel halk dilinde cinsel fetişizim yada cinsel eksenli anormal durum olarak ifade edilse de biz tabi ki de bu şekilde olduğunu düşünmüyoruz. Peki nedir sapıklık nedir farkı günahkarlıktan dersek. Fark şudur:
Hatılarsanız ilk makalede bir diagram vermiştim. Sizi bir yanınızdan günaha iten bir yanınızdan iyiliğe teşvik eden nefs ve ruhu göstermiştim. Aynı şekilde sizi uyaran melekten ve aklınızdan bahsetmiştim. O diagram üzerinden açıklamlarımda günaha girmenin nefsani bir hareket olduğunu (şeytani değil), şeytanın, yalnızca günaha girme isteğine karşı çıkan, uyaran melek+aklın etkisini ters yönde etki edecek şekilde mantıklı çıkarım yaptığından bahsetmiştim. İşte o anda eğer ki yenilirseniz ve yenildiğinizin farkında olarak dahi şaytana uyup nefsinizin isteğine boyun eğerseniz yalnızca günahkar olursunuz. FAkat şeytanın telkini din eksenli olur ve siz buna uyarak günaha girerseniz sapık olursunuz.

Mesela faiz. Faiz alabilir insan bunun günah olduğunu bile bile yaparsa günahkar olurs. Melek devamlı olarak uyarır bunun günah olduğunu yanlış olduğunu söyler. Sizi din ile uyarır. Ama şeytan eğer ki "Faiz bu zamanda alınabilir, haram değildir" der ve buna uyarak günaha girerse insan günahkar değil sapık olurs. Çünkü insanı uyaran o manevi gücün tek silahı olan dini, bizzat kendisini kandırma aracı, aklına mantıklı çıkarım aracı olarak kullanmıştır insan. Artık o kadar savunmasızdır ki hiç kimse, hiçbir şey uyaramaz artık onu. İşte günahkarlık ile sapkınlığın farkı budur. Günaha girme aşamasında dinle kendinizi kandırıp kandırmadığınızdır.Yani günahkar günaha girerken günaha girdiğini bilir ve her an onu melek yada aklı döndürebilir günahtan. Ama sapık günaha girerken onu döndürecek olan meleği (ki melek döndümek için dini kullanır) gene din ile susturur. Meleğin silahını bizzat kendisine doğrultur. Aynı AIDS gibi, herhangi bir sisteminiz hasta olursa bağışıklık sistemi devreye girer. Ya bağışıklık sistemi hasta olursa? ZAten AIDS öldürmez, AIDS olup bağışıklık sisteminizfelç olduğunda örneğin en basit bir nebze yada gripte bile ölebilirsiniz. Aynı bunun gibi. Sizi koruyan meleğe kendi silahı olan dini çeviriseniz. En ufacık bir günahta dahi sapık olacaksınızdır. Artık nasıl uyarılabilir ki şahıs?

İşlediğniz en ufacık günahta bile sapık olabilirsiniz dedik. Örneğin yalan söylemek yada dedikodu yapmak. Bunları yaparken "bu kadarcık günah olmaz" yada "bu günah değildir" gibisinden telkinlerle içinizdeki uyarıcı sesi susturursanız o minick günah sizi günahkarlıktan sapıklığa taşıyacaktır. Aynı şekilde işlediğiniz büyük günahlarda sapıklığın yanından bile geçmeyebilirsiniz. Yani kesinlikle günaha girme aşamasında bize şeytanın "boşver önemli değil" yada "tövbe edersin" yada "sen haklısın" gibi telkinleri ile içimizde belirdiği anda asla ona din ile uymamalıyız.

Girişte Efendimizin savaştığı insanların dindar insanlar olduklarını bunun için anlattım. Karşısında atesitler olsaydı belki bu kadar büyük problem yaşamazdı ama karşısında zaten kendi dinlerine tabi olmuş bu uğurda fedakarlık yapan insanlar vardı. Yani kendilerini gene din ile kandırmışlardı. Din işte bu kadar hassas birşey. Biri bugün çıksa çıksa camilerde ibadet eden insanlara karşı mücadele edeceğini söylese. Demez misiniz ki sen kutsalla savaşıyorsun. Ona karşı çıkışınız gene din eksenli olmaz mı. Camilerde ibadet eden İslamiyetten bi haber dindar biri, onların yanlış olduğunu söyleyen dindar biri daha. Kim haklı? KAbe'de ibadet eden dindar putperestler, onlara karşı çıkan Peygamberimiz. Bu kısım tefekkür etmeye değer.

Efendimizin yaşadığı problemi az buçuk resmedebilmişimdir inşallah. O dinle uyarmaya çalışıyordu ama karşıdakiler kendilerini zaten dinle kandırmışlardı. Kendi inançlarını doğru zannetmekteydiler. Karşılarında koskoca peygamber olmasına rağmen iman etmiyorlardı edemiyorlardı. Çünkü zaten imanlıydılar. Çünkü onlar günahkar değil sapkındılar. Kendilerini batıl inançları ile kandırmışlardı. Bakara-7'nin tefsirini okumanın zamanı geldi:

Bakara 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde (7) vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları.

7 - Bâtıl inançlara inatla sarılan ve hakikatin sesini dinlemeyi reddeden kişinin zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybedeceği ve "böylece, sonunda kalbinin mühürlenmiş olacağı" (Râğıb) şeklindeki ilahî kanuna bir atıf. Bütün tabiat kanunları Allah tarafından vaz?edildiğinden -ki bunlara bir bütün olarak sünnetullâh ("Allah'ın kanunu") adı verilir- bu "mühürleme" Allah'a izafe edilmektedir; oysa bu, insanın hür tercihinin sonucudur, bir "önceden takdir edilme" değildir. Aynı şekilde, bu dünyadaki hayatları sırasında hakikate karşı bilerek kör ve sağır kalmış olanlar için öteki dünyada hazırlanmış olan azap da, onların hür tercihlerinin tabii bir sonucudur; tıpkı öteki dünyadaki mutluluğun, insanın dürüst ve erdemlice davranarak iç aydınlığı ve huzuru elde etmeye yönelmesinin bir sonucu olması gibi... Kur'an'da Allah'ın "mükafat"ına ve "ceza"sına yapılan atıflar bu şekilde anlaşılmalıdır.

Peki bu durumun şu anda islam toplumunda geçerli olduğu konular var mıdır dersek Mehdi ve ahir zaman hadisleri konusunda bunu görüyorum.
Etrafınızda vardır birileri, Ahir zaman hadislerini anlatan, şu hadis çıktı, bu hadis çıktı, falan filan... Yada Mehdi konunda konuşan. Hayatında belki bir kere olsun Kur'an eline alıp tefekkür etmemiş kişi bile maşallah bu hadisleri ezbere biliyor. İslamiyeti hiç bilmiyen biri görse zanneder ki İslamiyet gelecekten haber verme dini.

Örneğin bu hadislerin içinde siyah bayraklılar diye tabir edilen birileri var. Ben birçok grup gördüm kendini bu siyah sancaklı olarak tabir eden. İşte bu durum sapkınlıktır.

Dikkat edin siyah bayraklı olmayı isteme durumu yemelde uhrevi bir makam değil dünyevi bir makamdır; kurtarıcı olma, birilerini kurtarma, kendini nefsani olarak övmekten başka birşeyi yoktur. Ne demiştik Ruh dünyevi hiçbir şeyi istemez nefs ise yalnızca dünyevi olanı ister. İlginç gelebilir ama kendini bu siyah sancaklılardan sayma bu sebepten ötürü sapıklıktır. Aslında bu sebepten ötürü sapıklık değildir. Bu istek nefsani bir istektir (ki zaten bu gibi meseleleri konuşanların çok heyecanlı bir şekilde sanki hiç kimsenin bilmediğini bilen, özel bilgiilere ulaşmış, özel bir insan gibi kendini düşünerek anlattığını dikkate alırsak niye tam anlamıyla nefsani olduğunu görebiliriz.)

İşte bu gibi durumda melek devreye giremez, uyaramaz bile. çünkü şeytan ne yapar. "İyi de bak hadiste geçiyor,dini bir şey, iyi bir şey bu, bunu iste, istemende ne sakınca olabilir ki" der. Böylece artık sizi uyaracak hiçbir şey kalmamış demektir. Bu ise günahkarlık değil sapkınlıktır. Nefsin dünyevi, o romantizm ile karışmış isteğini, özel farklı ve diğerlerinde üstün bir insan olmz isteğini bizzat din üzerinden, hadisler üzerinde isteme. Kendini bu şekilde özel bir insan olarak tasavvur etme.

Velhasılı kelam asla kendimizi din ile kandırmamalıyız. Nefsimize dini bir çıkarım yapmamalıyız. Aksi takdirde bizi uyaracak hiçbirşey kalmaz. Ve günahkarlıktan sapkınlığa kayarız. Ne kadar günahkar olsak da günahkarlık aşamasında müslümanlığımız devam eder ama sapkınlık aşamasında müslümanlığın devam ettiği konusu muallaktadır. Müslüman olmak nedir ne değildir yazı dizisinde bu konu anahtar bir öneme sahiptir. Sapkınlığın ne olduğunu bilmek kendini bilmekten geçer, kendini bilmek ise müslümanlıktan.

21 Mart 2007 Çarşamba

Hadisteki 73 Fırkanın 73 Tane Olmadığını Biliyor Musunuz?

Bilmiyor iseniz aşağıdaki açıklamalar şaşırtıcı gelebilir. Arapçada 7 ve türevi sayılar (7, 70,700) çokluk ifade edermiş. Yani belli bir sayısal değeri değil. 7, 70 gibi ifadelerin geçtiği ayet ve hadislerin mecazi bir anlam taşıdığı müfessirler tarafında dile getirilmiş.

Benim için ilginc olan; bu hadiste hep bir şüpheli durumun olduğunu düşünürdüm. Acaba neden Efendimiz böylesine spesifik sayısal bir değer vermiş ki acaba diye. Ne yazık ki Arapça bilmemek bizleri yanıltabiliyor kimi zaman.

Mesela meşhur "Ölüler hakkında konuşmayın" hadisi. Allah Allah? İlk duyduğumda acaba neden böyle birşey denmiş ki demiştim. Düşünün hayatı boyunca insanlara zarar vermiş bir şahıs ve verdiği zararlar belki şu an bile devam etmekte. Neden konuşmayalım ki? Öldü diye bütün suçları yok mu oldu demiştim kendi kendime. Sonradan öğrendim ki hadis türkçeye yanlış çevrilmiş. Aslı, "Ölüleriniz hakkında konuşmayın"mış. Öyle her ölen kişi değil.

Şimdi şu 7 ve 70 olayını müfessrilerin anlatımlarına bakarak anlamaya çalışalım

İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Dârimî tarafından kaydedilen sahih Hadis: "Yahudiler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya bölünmüşlerdir; benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya bölünecektir." (Burada hatırlanmalıdır ki, klasik Arapça'da "yetmiş" sayısı -tıpkı "yedi" sayısının "muhtelif" ya da "çeşitli" anlamı ifade etmesi gibi- çoğu zaman, belirli bir sayısal değeri değil, bir "çokluğu" ifade etmek için kullanılır; dolayısıyla, burada Hz. Peygamber'in ifade etmek istediği husus da, Müslümanların sonraki çağlarda pek çok hizip ve fırkalara ayrılacağı, hatta bu konuda Yahudi ve Hristiyanları bile geride bırakacakları hususudur.)

Kaynak: Muhammed Esed(r.a) Tefsiri Müminun - 53

Tövbe - 80 ayetinin tefsirinde ise şöyle ifade edilmektedir 70 ifadesi

80. (İmdi,) onların bağışlanmaları için [Allah'a] ister dua et, ister etme, [hiçbir şey fark etmeyecektir; çünkü] onlar için istersen yetmiş kez (110) af dile, Allah'ı ve O'nun Elçisi'ni inkara yeltenmelerinden ötürü Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, böylesine kötülüğe batmış bir topluluğu doğru yola çıkarmaz. (111)

110 - Yani, pek çok kere. Arapça'da "yetmiş" sayısı genellikle "çok, pek çok" anlamında kullanılır, tıpkı "yedi" sayısının da "muhtelif" sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılması gibi (bkz. Lisânu'l-‘Arab ve Tâcu'l-‘Arûs). Başka derlemeler yanında Buhârî ve Müslim'de kaydedilen pek çok güvenilir rivayet, Hz. Peygamber'in, düşmanlarını affetmesi için sık sık Allah'a dua ettiğini ortaya koymaktadır.

111 - Yani, "haksız ve günahkarca davranışlarında olumsuz derecede ileri giden, kötülükte inat ve ısrar gösteren (temerrüd) kimseleri... (ki) böyleleri tevbe etmek ve imana erişmek konusundaki yatkınlıklarını bütün bütün kaybetmişlerdir" (Menâr X, 657).
Bu ilginç bilgiyi aktarmak istedim.

Yararlanılan Kaynaklar:
1- ) Muhammed Esed Tefsiri
2-) 73 FIKRA yazısı

20 Mart 2007 Salı

Efendimizin Hanımlarının Evlenememe Nedeni ve Efendimizin Hz. Zeynep'le evliliği

Ağır başlık, ağır konular... İslam karşıtlarının çok fazla konuştuğu ve ekseri toplumun pek de bilgi sahibi olmadığı bu iki konu hakkında konuşmaya çalışacağım Muhammed Esed(r.a) tefsirini referans alarak. Efendimizin(s.a.v) hanımlarının evlenememeleri ile ilgili sorulan Ahzab 6 ve 40'ı ve Hz. Zeynep ile evliliğinin aktarıldığı Ahzab 37-38-39 bu yazımızın konusu. Başlayalım.

Bildiğiniz gibi Efendimizin Hanımlarının kendi vefatından sonra evlenmesi yasaklanmıştır ilahi bir hükümle. Hemen ayeti okuyoruz:

AHZAB 6. Peygamber, müminler üzerinde, onlar[ın kendileri üzerinde sahip olduğun]dan daha büyük hak sahibidir, ve [o'nu bir baba gibi gördüklerinden] Peygamber'in eşleri onların anneleridir: (8) [bu şekilde] yakın olanlar, Allah'ın buyruğu gereğince, birbirleri üzerinde [Yesrib'deki] müminlerden ve [Allah rızası için oraya] göç etmiş olanlardan daha fazla hak sahibidirler. (9) Ancak [öteki] yakın dostlarınıza karşı da (10) en güzel şekilde davranmalısınız: bu [da] Allah'ın buyruğu gereğidir.

8 - Bu ayet, daha önce iradî ve tercihe dayalı ilişkilerin (kan bağına dayalı yakınlıklardan farklı şekilde) anılması ile bağlantılı olarak, tercihe dayalı manevî ilişkinin en üst tezahürüne işaret etmektedir: yani, Allah'tan vahiy alan Peygamber ile onun izinden gitmeyi özgürce kabul eden kişi arasındaki ilişkiye. Bu konuda Hz. Peygamber'den şu Hadis rivayet edilir: "Beni kendinize babanızdan, çocuklarınızdan ve bütün insanlıktan daha yakın görmedikçe hiç biriniz gerçek mümin olamazsınız." (Enes'den naklen Buhârî ve Müslim ve benzer rivayetlerle öteki Hadis külliyatı.) Bütün Sahâbe, Hz. Peygamber'i toplumun manevî babası olarak görürdü. Bir kısmı -mesela İbni Mes‘ûd (Zemahşerî'den naklen) yahut Ubey b. Ka‘b, İbni ‘Abbâs ve Mu‘âviye (İbni Kesîr'den naklen)- yukarıdaki ayeti, "o'nu babaları [olarak] gördüklerinden" açıklayıcı ifadesini eklemeden okumazdı. Tâbi‘în'in büyük kısmı da -Mücâhid, Katâde, ‘İkrime ve Hasan Basrî de dahil olmak üzere (karş. Taberî ve İbni Kesîr)- aynı şeyi yapardı: bu açıklamayı parantez içinde eklememin sebebi budur. (Yine bu surenin 40. ayetine ve buna ait 50. nota bkz.) Hz. Peygamber'in eşlerinin "müminlerin anneleri" olma konumlarına gelince, bu, Allah'ın Elçisi'nin hayatının en mahrem tarafını paylaşmış olmalarından kaynaklanır. Bunun sonucu olarak onlar, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra yeniden evlenemezlerdi (bkz. aşağıdaki 53. ayet), çünkü bütün müminler onların manevî "evlatlar"ı idi.

9 - Bkz. 8:75'in son cümlesine ait not 86. O notta açıklandığı gibi, bu iki ayete (8:75 ve 33:6) miras kanunları açısından bakıldığında tatmin edici bir açıklama getirilemez: sözkonusu ayetleri bu açıdan yorumlama çabaları, Kur'an söyleminin mantıkî yapısını ve iç tutarlılığını zedelemekten başka bir anlam ifade etmez. Diğer taraftan, her iki ayetin temelde benzer (yani, manevî) bir anlama sahip oldukları açıktır. Tek fark, Enfâl suresinin son cümlesinin bütün müminlerin genel anlamdaki kardeşliğini vurgulamasına karşılık, bu ayetin, her mümin ile Allah'ın Rasûlü arasındaki derin ve özel ilişkiyi öne çıkarmasıdır.

10 - Yani, Kur'an'da çok sık vurgulandığı gibi (özellikle de 8:75'de), bütün öteki inananlara karşı (bkz. önceki not): Başka bir deyişle, bir müminin Hz. Peygamber'e karşı beslediği yüce sevgi, "bütün müminler kardeştir" (49:10) gerçeğini gözardı etmesine yol açmamalıdır. Son derece kompleks bir terim olan ve bu bağlamda "en güzel şekilde" diye çevirdiğim ma‘rûf terimi, "güzelliği herkesin kavrayacağı ölçüde bariz olan herhangi bir hareket" olarak tanımlanabilir (Râğıb).

Peygamberimizin Hanımları İslam toplumunun manevi anneleri olarak bildirilmiştir. Müminler ise Onların manevi evlatları... Çünkü onlar İslam karşıtlarının ağızlarına en fazla doladıkları konuları bildirmişlerdir: Mahremiyetlerini.

Elbette bildireceklerdi çünkü O peygamberdi. Kendisi bizzat öğrencilerine tuvalette def-i haceti yaparken uyacakları ölçüye kadar herşeyi büyük bir olgunlukla öğretmişti. Öğrencileri de iktisati hayatlarından, sosyal hayatlarına aile içi ilişkilerinden yemek yeme usulune kadar herşeyi sormuşlardı.

Konumuz tam olarak bu değil. Çelişkili durum olarak nitelendirilmeye çalışılan bir ayet var üstteki ayetle. Okuduğumuz gibi Ahzab 6'da Efendimizin Hanımları müminlerin manevi anneleri oldukları bildirilirken, Efendimizin hiç kimsenin babası olmadığı bildirilmektedir Ahzab 40.da

AHZAB 40. [Ve bilin ki, ey müminler,] Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, (50) fakat o, Allah'ın Elçisi ve bütün Peygamberler'in Sonuncusu'dur. (51) Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

50 - Yani, o bütün toplumun manevî "baba"sıdır (karş. bu surenin 6. ayeti ile ilgili not 8), yoksa yalnız bir kişinin veya belli kişilerin değil: böylece, hasbelkader bir peygamberin fiziksel neslinden gelmiş olmanın, tek başına kişiye bir erdem kazandıracağı anlayışı reddedilmiş olmaktadır.

51 - Yani, mühürün (hâtem) bir dökümanın sonunu göstermesi gibi, o da peygamberlerin sonuncusudur. Hâtem terimi, bu anlamının yanında, aynı zamanda bir şeyin "sonu" veya "sonucu" anlamındaki hitâm ile de eş anlamlıdır: Bundan, Muhammed (s) aracılığıyla vahyedilen mesajın -Kur'an'ın- bütün ilahî vahiylerin sonu ve özü olarak görülmesi gerektiği anlamı çıkarılır (karş. 5:48'in ikinci paragrafının ilk cümlesi ile ilgili not 66 ve 7:158 ile ilgili not 126). Ayrıca bkz. 21:107, not 102.

Aslında bu ayeti zikredilirken hemen öncesinde gelen evlatlığı Zeyd'in hanımı Zeynep ile evlenmesi olayına atıfta bulunulduğu bildirilmektedir çeşitli müfessirler tarafından ama biz bu iki ayeti neden hanımları manevi ana olurken Efendimizin baba olmuyor sorusununa cevap verme adına birlikte kullanacağız.

El-cevap: Efendimiz zaten manevi babalarıdır. Fakat Efendimizin hanımlarının manevi ana olması özel bir durumdur ve bu durum ise Efendimiz'den kaynaklanmaktadır. Oysaki Efendimizin özel durumu hanımlarından değil Cenab-ı Hakk'ın kendisinden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca bir kimsenin bir şekilde akraba yahutta başka bir bağ ile Efendimizin hanımlarının soyundan olması önemli değil iken, bizzat Efendimizn soyundan olması çok büyük öneme sahipmiş izlenimi uyandırabilmektedir. Hatta ehl-i şia'nın bazı mezheplerince yönetim yalnızca Peygamberimizin soyundan gelenlerin hakkıdır. Şu anda bile. (anti-paratez belirteyim İslam toplumunda değer verilen seyyid kavramının kendi şahsi fikrimce aslunda hiçbir değeri olmadığını bildirmek isterim nacizane.)

Oysa ki Ahzab 40 Efendimizin Cenab-ı Hakk'tan kaynaklanan özel durumunu göz önüne alarak Efendimizin kimsenin biyolojik olarak baba hükmünde bakılamayacağı bildirilmiştir

Ahzab 6. da ise Efendimizin Hanımlarının Efendimizden kaynaklanan özel durumları göz önüne alınarak müminlerin manevi anneleri olarak bildirilmiştir. Ve Efendimizden kaynaklanan özel durumları nedeni ile Efendimiz öldükten sonra evlenmeleri doğru bulunmamıştır.
(AllahuAlem)

Yani Efendimiz ile Efendimizin hanımları bir değildir. Birbiri ile kıyas ederek Kur'andaki hükümlere bakamazsınız. Niye o öyle ama bu böyle değil diyemezseniz. Yaparsanız hata ederseniz. Benden uyarması.

Şimdi de İslam karşıtlarının gene üzerinde çokça durdukları üç beş konudan biri olan Efendimizin Hz. Zeynep ile evliliğine geldi sıra. Muhammed Esed tefsirinden Ahzab 37-38 ve 39. ayetlerine bakalım

AHZAB 37. VE BİR ZAMAN, (42) [ey Muhammed,] Allah'ın lütufta bulunduğu ve senin de iyilik ettiğin kişiye, (43) "Eşini terk etme ve Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!" demiştin. Ve [böylece] Allah'ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi (44) içinde gizlemiştin; çünkü insanlar[ın ne düşüneceklerin]den çekiniyordun, oysa çekinmen gereken yalnız Allah olmalıydı! (45) [Fakat] sonra Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde (46) onu seninle evlendirdik ki [gelecekte] evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlar[la evlendikleri] için müminler suçlanmasın. (47) Ve Allah'ın buyruğu [böylece] yerine getirilmiş oldu.

42 - İz edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 2, not 21. Yukarıdaki ayetle, 4. ayette ve devamında değinilen "tercihe bağlı" ilişkiler konusuna yeniden dönülmektedir. Muhammed (s)'in tebligatına başlamasından yıllar önce eşi Hz. Hatice, Kuzey Arabistan kabilelerinden Benî Kelb soyundan gelen ve kabile savaşlarından birinde çocuk yaşta esir alınarak Mekke'de satılan genç bir köle olan Zeyd b. Hârise'yi kendisine hediye etti. Muhammed (s), çocuğu alır almaz serbest bıraktı ve bir süre sonra da evlatlığı yaptı. Zeyd de, buna karşılık, İslam'ı ilk kabul edenler arasında yer aldı. Yıllar sonra, bir kölenin yahut özgürlüğüne kavuşmuş eski bir kölenin "özgür doğmuş" bir kadınla evlenmesine karşı eski Arap toplumunda mevcut olan önyargıları kırmak için Hz. Peygamber, Zeyd'i kendi öz halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlenmeye ikna etti. Zeyneb, Hz. Peygamber'i o'nun haberi olmadan çocukluğundan beri seviyordu ve bu nedenle, bu evlenme teklifine büyük bir isteksizlikle ve yalnızca Hz. Peygamber'in otoritesine saygıdan dolayı razı oldu. Zeyd de bu beraberliğe istekli olmadığından (çünkü o sırada kendisi gibi özgürlüğüne kavuşmuş eski bir köle olan, oğlu Üsâme'nin annesi Ümmü Eymen ile mutlu bir evliliği vardı) bu evliliğin ne Zeyneb'e, ne de Zeyd'e mutluluk getirmemiş olması sürpriz değildi. Zeyd, kendisini sevmediğini gizlemeyen yeni eşini birkaç defa boşamanın eşiğine kadar geldi, fakat her seferinde tahammül göstermeye ve ayrılmamaya Hz. Peygamber tarafından ikna edildiler. Ancak sonunda evliliğin yürüyemeyeceği kesinleşti ve Zeyd, Zeyneb'i H. 5. yılda boşadı. Kısa bir süre sonra da Hz. Peygamber, geçmişteki mutsuzluğundan dolayı üzerinde hissettiği ahlakî sorumluluğu telafî etmek için Zeyneb ile evlendi.

43 - Yani, Zeyd b. Hârise'ye. Allah, onu müminlerden biri kılmış, Hz. Peygamber de yanına evlatlık olarak almıştı.

44 - Yani, Muhammed (s)'in bizzat desteklediği ve ısrarla tavsiye ettiği Zeyd ile Zeyneb'in evliliğinin yürümeyeceği ve boşanma ile biteceği gerçeğini (bkz. bir sonraki not).

45 - Lafzen, "halbuki Allah, kendisinden korkmana daha çok layıktı (ehakk)". Bu ilahî uyarıya (ki, Kur'an'ın "Muhammed (s) tarafından üretildiği" iddiasını tek başına çürütmektedir) atıfta bulunan Hz. Ayşe'nin şöyle söylediği rivayet edilir: "Allah'ın Rasûlü, kendisine vahyedilenlerden birini gizlemek isteseydi, muhakkak ki bu ayeti gizlerdi" (Buhârî ve Müslim).

46 - Lafzen, "ona karşı arzusu [veya onun üzerindeki "hakkı"] sona erdiğinde", yani onu boşamak suretiyle (Zemahşerî).

47 - Hz. Peygamber'in, Zeyneb'in geçmişteki mutsuzluğunu telafî etme isteği dışında, evlatlığının eski eşiyle evlenmeye zorlanmasındaki (ayette "Biz onu seninle evlendirdik" ifadesiyle vurgulanmıştır) ilahî maksat, müşrik Arap inançlarının tersine, evlatlık ilişkisinin, biyolojik ebeveyn çocuk ilişkisinden kaynaklanan evlilik sınırlamalarından hiç birine tâbi olmadığını göstermektir (karş. bu surenin 4. ayeti, not 3).

AHZAB 38. [O halde,] Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi (48) [yapmasından dolayı] Peygamber'e hiçbir suç isnad edilemez. [Gerçekte, bu] sizden önce gelip geçenler için de Allah'ın bir uygulamasıydı; (49) ve [şunu unutma ki] Allah'ın iradesi mutlaka tecelli eder.

48 - Yani, Zeyneb ile evlenmesini; bu da yürürlükteki hukukun bakış açısını ortaya koymayı ve Hz. Peygamber'in kişisel ahlakî sorumluluğu olarak gördüğü konuda o'nu tatmin etmeyi amaçlıyordu.

49 - Yani, Muhammed (s)'den önceki bütün peygamberlerde, Muhammed (s)'de olduğu gibi, bütün şahsî istekler, Allah'a teslim olma kararlılığına uygun düşen isteklerdi: bu da, Allah'ın seçiciliğini karakterize eden ve -daha sonraki yan cümleciğin ifade ettiği gibi- onların "kaçınılmaz/mutlak kader"lerini (kaderen makdûren) oluşturan, doğuştan edinilmiş uyumlu bir ruh halidir.

39. [Ve bu,] Allah'ın mesajlarını [dünyaya] tebliğ edenler, O'ndan korkanlar ve O'ndan başka kimseden korku duymayanlar [için de geçerli olan Allah'ın âdetidir]: hiç kimse, Allah kadar, [insanların yaptıkları için] hesap sorucu değildir!

Muhammed Esed(r.a)'in açıklamalarının üstüne herhangi bir şey söylemenin gerekli olduğunu düşünmüyorum.

Not: Sizlere nacizane tavsiyem Kur'an okurken kafanıza takılan bir husus olursa mutlak Muhammed Esed(r.a)'e danışmanızdır.
http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&kid=31 (burada online olarak bulunması yanında)
Buradan da çok uygun fiyata sipariş edebilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=933

16 Mart 2007 Cuma

Diyanet'in İlhan Arsel'e Cevabı (1989)

Her ne kadar bu sayfada yalnızca kendime ait yazıları yayımlıyor olsam da bazı erişmesi güç yada çok önemli olduğuna inandığım dökümanlar için konu açmanın zorunluluğuna kanaat getirdim. Bundan önce Zayıf ve Uydurma Hadisler Üzerine Bir Çalışma isimli başlıkta uydurma ve zayıf hadislerle ilgili çok önemli bir dökümanı koymuştuk. Şimdi ise sırada 1989 yılında bir soru önergesine karşı hazırlanmış 10 sayfalık bir döküman var. Diyanet İşlerinin İlhan Arsel'in iddialarına T.B.M.M'den gelen istek üzerine hazırladığı bir döküman. İçinde ilginç, güzel başlıklar bulunmakta. Özellikle "cimâ'a kadir olmayan PİR'e" konusu var ki, fıkra gibi.
Okumanızı tavsiye ederim.
Sayısallaştırırken kullandığım programlardan dolayı kelime hataları olabilir.
Dikkatinize.

Linkler:
http://www.divshare.com/download/234720-689